25 Ağustos 2019
24 Zi'l-Hicce 1440
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • fa : Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
  • fa'al : (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
  • fa'alâne : f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
  • fa'aliyet : İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
  • fa'fa' : Kasap. * Çoban. Hafif kimse.
  • fa'faa : Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp 'fâfâ' demek.
  • fa'faî : Koyun çobanı.
  • fa'l : İşlemek mânâsına mastar.
  • fa'm : Dolu.
  • faal : Balta sapı. * Kerem.
  • faale(t) : (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
  • fabrika : Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
  • faci' : (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
  • fâcia-nüvis : f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
  • faciat : Fâcialar, belâlar, musibetler.
  • facir : Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
  • facire : Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
  • fadil : (Bak: Fâzıl)
  • fadir : (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
  • fağfur : Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.
  • fagire : Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.
  • fagosit : yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.
  • fagr : Açmak.
  • fahamet : (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
  • fahamet-penah : f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
  • faheka : Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
  • fahh : Ağ, kapan, tuzak.
  • fahham : Kömürcü.
  • fahhar : Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
  • fahhare : Ağaç kap.
  • fahharî : Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
  • fahhaş : Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
  • fahim : (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât. ◊ Akıllı. Anlayışlı.
  • fahimâne : f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
  • fahir : (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
  • fahiş : Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
  • fahişe : Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
  • fahite : (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
  • fahl : İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse. ◊ Yavaşlık, hilm.
  • fahm : Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş. ◊ Büyük, kebir, ulu.
  • fahmî : (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
  • fahmiyyet : Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
  • fahr : Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
  • fahrî : Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
  • fahriye : Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
  • fahriyyen : Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
  • fahs : Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
  • fahşa : Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
  • fahur : Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici. ◊ Bir fesliğen cinsi.
  • fahurane : f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
  • fahz : Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat. ◊ Büyüklenmek, kibirlenmek.
  • fâide : (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
  • fâide-mend : f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden.
  • faih : (C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.
  • fâik : Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer.
  • faikiyyet : Üstünlük. Kıymetlilik.
  • fâil : İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
  • fâiliyyet : İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
  • faite : Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz.
  • faiz : (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik.
  • faj (fâje) : f. Esneme.
  • fak : Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
  • fak' (fik') : (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
  • fak'e : Uyumak.
  • fâka(t) : Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
  • fakad : Beş parmak dedikleri otun tohumu.
  • fakahat : El ayası.
  • fakahet : Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
  • fakahetlû : Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
  • fakaka : Ahmak adam.
  • fakaki' : Su üstünde olan kabarcıklar.
  • fakam : Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
  • fakare : (C: Fikar) Omurga kemiği.
  • fakat : ('Fa' ile 'kat' dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
  • fakd : Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
  • fake : Fakirlik.
  • fakfaka : Köpeğin korkudan ürümesi. ◊ Ahmak adam.
  • fakfon : Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
  • fakha : Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
  • fakia : Zahmet, meşakkat.
  • fakid : Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne. ◊ Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
  • fakih : (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren. ◊ Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
  • fakihe : (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
  • fakihiyy (fâkihanî) : Yemiş satan kimse.
  • fakir : Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları More…
  • fakira : Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
  • fakirâne : f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
  • fakirhâne : Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
  • fakîs : Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
  • fakkah : Ezhar otunun çiçeği.
  • fakleyun : Semizotuna benzer bir ot.
  • fakr : İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık.
  • fakr-pişe : f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
  • faks : Kırmak, kesr.
  • faks (fekus) : Ölmek. * İfsat etmek.
  • faktör : Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
  • fakülte : (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
  • fakus : Hıyar. * Kavun.
  • fal : Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
  • falak : Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
  • falaka : İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
  • falî : Falcı kimse.
  • falic : Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok. ◊ f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
  • falih : İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
  • fâlik : Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
  • falîz : (C: Fevâliz) Bostan.
  • fals : Halâs etmek, kurtarmak.
  • falt (felât) : Ansızlık.
  • fâm : f. Renk, levn.
  • familya : Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
  • famiyy : Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
  • fanatik : Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
  • fani : Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.
  • fanid : Bayat şeker.
  • faniyyet : Fânilik, ölümlülük.
  • fantezi : yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
  • fanus : yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
  • fâr : Fâre, sıçan.
  • far : Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar.
  • far' : Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
  • faraklit : İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
  • faran : İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
  • faraş : (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
  • farat : Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
  • faraza : (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
  • farazî : (Bak: Farzî)
  • faraziye : (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma.
  • farfara : Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
  • fari' : Yüce nesne.
  • faric : (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
  • farig : İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
  • farih : (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
  • fârik : (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
  • fârikat : Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
  • faris : İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
  • farisan : (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
  • farisî : Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
  • farisiyyat : Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
  • farit : Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
  • fariz : Yaşlı.
  • farîza : Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
  • fariziyy (feraziyy) : Feraiz bilen kişi.
  • fark : Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
  • farkadan : (Bak: Ferkadan)
  • farmason : Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
  • fars : (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri. ◊ Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
  • fart : İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
  • faruk : Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan.
  • farukî : Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
  • faryab : f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
  • farz : Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı 'karz'dır.) * Takdir veya beyan More…
  • farza : Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
  • farzen (farzan) : Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
  • farzî : Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
  • farziye : (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
  • faş : Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
  • fas' : Hurmanın kabuğunu soymak.
  • fasafis : Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
  • fasaha : Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
  • fasahat : Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.
  • fasahat-perdâz : f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
  • fasal : Ek. Bilek.
  • fasd : Kan alma, hacamet. * Damar kesmek.
  • fasda' : Fe takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
  • fasete : Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
  • fâsic : Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve. ◊ Kısır, semiz davar.
  • fâsid daire : Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru More…
  • fâsid(e) : Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle More…
  • fâsih : (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
  • fasîh : Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
  • fasîhane : f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
  • fâsik : (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.
  • fasika : Fâre.
  • fasikül : Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
  • fâsil : Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
  • fasîl : (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
  • fâsila : Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
  • fasîle : (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
  • fasîs : Seyelan etmek, akmak.
  • faşist : Fr. Faşizm taraftarı.
  • fasit daire : (Bak: Fâsid daire)
  • faşiye : (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
  • faşizm : Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
  • fasl : (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna 'Faysal' da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * More…
  • fasm : Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
  • fass : Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
  • fassad : (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
  • fassal : Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
  • fassas : Yüzük taşı yapan kimse.
  • fasur : Gümüş tabak.
  • fasye : Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
  • fat'e : Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak.
  • fatanet : (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
  • fath : Yassı ve enli olmak.
  • fâtih : Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
  • fâtiha : Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in More…
  • fatik : (C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse.
  • fatik(e) : (C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.
  • fatim : Sütten kesilmiş çocuk.
  • fatimî : (Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında More…
  • fatin : (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık. ◊ (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.
  • fatin(e) : (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.
  • fâtir : Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan.
  • fatir : Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak.
  • fatîr : Tâze şey. * Mayalanmış hamur.
  • fâtir suresi : Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir.
  • fatk : Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * 'Kasık yarığı' denilen bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek.
  • fatm : Kesmek.
  • fatr : Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. * Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması.
  • fatur : Oruç bozacak şey.
  • fatv : Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek.
  • favîna : 'Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.'
  • favori : Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan.
  • fay : Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık.
  • fayih : Kendiliğinden dağılan güzel koku.
  • fayiha : (C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne.
  • fayik : Yüce, âli.
  • faysal : Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
  • faz : Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
  • faz' (fezâa) : Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
  • faza : (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat. ◊ Karışık.
  • faza' : Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
  • fazah : Boz renkli olmak.
  • fazahat : (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
  • fazail : Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
  • fazalat : Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
  • fazayih : (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
  • fazazet : Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
  • fazc : Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
  • faze : Küçük çadır.
  • fazfaz : Geniş ve bol nesne.
  • fazfaza (fazfâza) : Elbisenin çok geniş ve bol olması.
  • fazh : (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
  • fazî' : Korkulu nesne.
  • fazîh : Hurma koruğundan yapılan şarap.
  • fazîh(a) : Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
  • fazîha : (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
  • fazil : (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
  • fazile : (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
  • fazilet : Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece.
  • faziletfüruş : f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
  • faziletmeâb : f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
  • faziletmend : f. Faziletli, iyi huylu.
  • faziletperver : f. Fazilet sahibi, faziletsever.
  • fazir : Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
  • faziz : Tatlı su.
  • fazîz : Meni denilen sıvı.
  • fazl : Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. More…
  • fazla : Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
  • fazu' : Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
  • fazz : Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu. ◊ Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
  • fe (fa) : (Buna ta'kib edâtı denir) 'Sonra, hemen' mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz olarak vav yerinde de kullanılır.
  • fe'd : Kebap yapmak. * Kül içinde ekmek pişirmek.
  • fe'fe' : Bir söz söylerken, dile 'fe' harfi gelip, her kelimenin başına 'fe' getirerek söylemek.
  • fe'fee : Dilini 'fe' lâfzına döndürmek.
  • fe's : İki yüzlü balta. * Balta ile vurmak.
  • fe'v (fe'y) : Yarmak. * Koparmak. * İki dağ aralığı.
  • feame (feume) : Dolu olmak.
  • fec' : Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması. * İncinmek. * Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.
  • fec'et : Birdenbire.
  • feca : Kirişi çıkmış yay.
  • fecaat : (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
  • fecace (ficâce) : Çiğlik, hamlık.
  • fecayi' : (Fecîa. C.) Belâlar, musibetler, felaketler.
  • fecc : (C.: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.
  • feccac : Döşek döşeten. * Erkek, zevc.
  • fecere : (Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.
  • fecfac (fecâfic) : Çok söyleyen.
  • fecî' : Çok acı veren, acıklı.
  • fecîa : (C.: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.
  • fecir : (Bak: Fecr)
  • fecm : Geniş. * Bevletmek, işemek.
  • fecr : Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık. * Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak. * Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek. * Tekzib More…
  • fecr suresi : Kur'an-ı Kerim'in 89. suresi.
  • fecs : Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
  • fecva : Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.
  • fecve : Avlu. * Genişlik.
  • fed'a : El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)
  • feda' : Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma. * Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma. * Hurma ve üzüm kurutulan yer. ◊ El ve ayağın eğilmesi.
  • fedaî : Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen.
  • fedakâr : f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
  • fedakârane : f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
  • fedakil : Emirlerin büyükleri.
  • fedame (fedume) : Yorgunluk. * Tembellik.
  • fedaviyye : Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler.
  • feddad : şiddetli ses. Ekinci. * Çoban.
  • feddan : (C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.
  • fedek : Irak diyarında bir beldenin adı.
  • federal : Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
  • federasyon : Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
  • fedevkes : Arslan, esed.
  • fedfed : (C: Fedâfid) Düz yer. * Büyük sahrâ. * Yaban. * Yüksek mekân. * Sığır buzağısı.
  • fedg : Baş yarmak.
  • fedgam : (C: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi.
  • fedh : Bir kimseyi borca sokmak. * Ağır işe giriftar etmek.
  • fedîd : Ses, savt, sada.
  • fedir : Akılsız, ahmak kimse. * Zayıf ve âciz kimse.
  • fedk : Atmak. * Tezyin etmek, süslemek.
  • fedm : Ahmak, bön, kalın kafalı, budala. * Yaşamak. * Yaşlanmak, ihtiyarlamak. * Yorulmuş, sakil kimse.
  • fedn : Kısaltmak.
  • feel : (C: Fuul) Fal tutmak.
  • fega : Buğdayın çürümesi. * Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü.
  • fegak : Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban.
  • fegam : Haris olmak.
  • fegane : f. Düşük (çocuk).
  • fegv : Kına çiçeği.
  • feha : (C: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot. * Soğan. ◊ Horultulu uyku. * Şişman kadın. * Ayaklarda olan gevşeklik.
  • fehahe : Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek.
  • fehale : Erkeklik, aygırlık.
  • fehame : Ululuk, büyüklük.
  • fehava : (Fehavi) (Fehvâ. C.) Mefhumlar, kavramlar, anlamlar, mânâlar.
  • fehc : (C: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.
  • fehca' : Râzı olmak.
  • fehd : (C: Fühud) Pars denilen canavar. * Semer ortasındaki mıh. * Gafil olmak.
  • fehek : Dolu olmak.
  • feheka : (C: Fihâk) Buzağı başı.
  • fehem : (Fehim - Fehm) Anlayış. Zihnen kavrayış.
  • fehh : (C: Fihâh-Fuhuh) Avlanacak âlet. * Kapan. ◊ Yorulmuş âciz kişi.
  • fehha : Uyku içinde horlamak. * Çağırmak.
  • fehhad : Parsa av öğreten.
  • fehham : Çok anlayışlı, pek zeki, en çok anlayan.
  • fehhe : Zillet, horluk. * Yaramaz söz.
  • fehîc : Yılan sesi.
  • fehîl : Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.
  • fehim : (Bak: Fehem)
  • fehîm : (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.) ◊ Kömür.
  • fehîre : İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.
  • fehlel : Bâtıl.
  • fehm : Ulu kişi.
  • fehme : (C: Fuhem-Fuhum) Kömür. * Karanlık.
  • fehs : (C: Efhâs) Her nesnenin içi. ◊ Diliyle elini yalamak.
  • feht : Ay aydınlığı, ay ışığı.
  • fehur : Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve.
  • fehva : (C.: Fehâvi) Mefhum, kavram, anlam, mânâ.
  • fehz : (C: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi. * Uyluk.
  • fek' (füku) : Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.
  • fekahe : Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
  • fekahet : Lâtifecilik, şakacılık. ◊ (Bak: Fakahet, Fakih)
  • fekih : Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse.
  • fekk : Açmak. Ayırmak. * Kırmak. * Kaldırmak. * Kesmek. * El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak. * Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak. * Köle azadetmek. * Pir-i fâni olmak.
  • fekkeyn : İki çene. Alt ve üst çene.
  • fekn : Nâdim olmak, pişmanlık duymak.
  • fekr : Etraflıca düşünme.
  • fel' : Yarmak.
  • felâ : Öyleyse. O zaman. O halde... (gibi mânalara gelir.)
  • fela (felat) : (C: Felevât) Sahra, çöl.
  • felâ cerem : Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil.
  • felah : f. Başlangıç, mebde'. İbtida.
  • felâh : Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek.
  • felah-yab : f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
  • felahan : f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
  • felahat : Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet)
  • felak : Tan zamanı, subh, fecir. * İki tepe arasındaki düzlük. * Bütün mahlukat. * Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka. * Cehennem.
  • felak suresi : 'Kur'an-ı Kerim'de 113. suredir. Nâs Suresiyle beraber ikisine Muavvezeyn; İhlâs suresi ile beraber olursa üçüne Muavvezât adı verilir. (Bak: Muavvezetan)'
  • felaket : Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
  • felaketdide : Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan.
  • felaketzede : f. Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan.
  • felan : İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim.
  • felasife : Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
  • felat : Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.
  • felc : Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı. * İki kısma yarılmak. * Küçük nehir. * Fevz, zafer.
  • felces : Haris kimse. * Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın.
  • felec : Küçük nehir. * Dişlerin seyrek olması. * El eğriliği.
  • felehdem : Büyük deniz. * Hafif nesne.
  • felek : Gök, gök katı, devir. * Tâli', baht. * Büyük ve dâirevi olan şey. * Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem, * Bir zilli âlet. * Yuvarlak kütük, kızak.(Felek her türlü esbab-ı More…
  • felekî : (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili. * Astronomik.
  • felekiyyat : Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi)
  • felekiyyun : Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)
  • felekmeşreb : Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz. * Kimine yâr olur, kimine olmaz.
  • felekseyr : f. Hareketleri ve gidişi süratli olan.
  • felekzede : f. Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz.
  • felence : Hoş kokulu sarı renkli bir tohumdur. Yemen'den gelir. * Besbâse yaprağı.
  • feletat : Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. * Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı)
  • felevat : (Felât. C.) Susuz çöller, sahralar.
  • felfak : Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
  • felfel : İri gövdeli, semiz adam.
  • felfele : Yemeğe biber katmak.
  • felh : (C: Füluh) Yarmak, şakk. * Kesmek.
  • felha : (C: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması.
  • felhem : Çulha mekiği.
  • felîce : Kaftan ve bez parçası.
  • felihaza : (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.)
  • felîl : Bir yere toplanmış kıl. * Devenin azısı.
  • felîmun : şebrem denilen ot.
  • felizalik : (Bak: Felihâzâ)
  • felk : Yarmak, şakk.
  • felkam : Geniş, vâsi'.
  • felke : Ayın dolunay şekli.
  • fell : (C: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne. * Yaralamak. * Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması. * Kılınç yüzündeki açılan gedik. * Susuz kır yer. * Güruh, cemaat. * Muvakkat delilik.
  • fellah : Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab.
  • fellaz : Bostancı.
  • felluce : (C: Felâlic) Ziraate müsait yer.
  • fels : (Füls) (C: Fülüs) Pul, Bakır para. * Balık pulu.
  • felsefe : Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. * İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen More…
  • felsefî : Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı.
  • felsefiyyat : Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.
  • felte : Ansızlık. * Darlık. * Her ayın son gecesi.
  • feltut : Küçüklüğünden dolayı iki tarafı gelip birleşmiyen elbise.
  • felüvv(e) : (C: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay.
  • fely : Bit toplamak. * Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. * Kesmek. * Kılıç ile vurmak.
  • felyun : Ermeni kili.
  • fem : Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: 'Feveh' veya 'Fâh' dır.)
  • femî : Ağızla alâkalı. Ağıza âit.
  • fen : (Bak: Fenn)
  • fen' : Malın çok olması. * Misk kokusunun etrafa yayılması. * Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.
  • fena : (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. * Geçici dünya. * Geçip gitme. * Tas: Kendi varlığından geçmek. * Kötü. * Devamlı olmayan. * Çok kocamış olmak.
  • fenafilihvan : '(Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine More…
  • fenafillah : (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle More…
  • fenafişşeyh : (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
  • fenagâh : f. Fânilik yeri olan bu dünya.
  • fenapezîr : f. Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır.
  • fenat : (C: Fenevât) Tilki üzümü. * Vahşi sığır.
  • fence : Bir nevi toprak çanak.
  • fend : f. Mekir, hile, desise, yalan, dolan. ◊ Büyük dağ.
  • fened : Yalan söz. * İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması.
  • fenek : Kursak. * Körük yapılan şey.
  • fenen : (C: Efnân-Efânın) Budak. * Üslup.
  • feng : f. Acı hıyar, ebucehil karpuzu.
  • fenh : Kahretmek. Zelil kepaze etmek.
  • fenh (fünuh) : Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek.
  • fenhar : Büyük taş.
  • fenîh : Kahrolmuş.
  • fenik : (C. Finak-Efnâk) Gayet kerim ve necip olan.
  • fenîk : İki çenenin bitiştiği yer. * İki uyluğun bitiştiği yer.
  • fenîn : Erkek deve.
  • fenk : Nimetlenmek. ◊ İnat.
  • fenn : Hüner. Mârifet. * San'at. * Tecrübe. * İlim. * Nevi, sınıf, çeşit, tabaka. * Türlü. * Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı. * Tatbikat ve isbat ile meydana gelen More…
  • fennen : Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.
  • fenniyat : Teknik bilgiler. (Teknoloji)
  • fer : 'f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket, kuvvet.' ◊ (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.
  • fer' : Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi. * Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki More…
  • fer'a : (C: Furu') Bit. * Yüksek yer.
  • fer'î : (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
  • fera' : Devenin ilk doğurduğu yavru.
  • ferace : Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
  • feradîs : (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
  • ferag : Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma. ◊ f. Serin serin esen rüzgâr.
  • ferag ü intikal : Alım satımda tapu muâmeleleri.
  • feraga(t) : Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
  • ferah : Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç. ◊ f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
  • ferah-aver : f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
  • ferah-bahş : f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
  • ferah-dehen : f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
  • ferah-dest : f. Eli açık, cömert.
  • ferah-ebru : f. Sevimli, güler yüzlü.
  • ferah-efşan : (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
  • ferah-efza : (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
  • ferah-engiz : f. Meşhur bir cins lâle.
  • ferah-gâm : f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
  • ferah-na : f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
  • ferah-nak : f. Neş'eli, sevinçli.
  • ferah-rev : f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
  • ferahe : Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
  • ferahem : f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
  • ferahet : f. şan ve şeref.
  • ferahî : f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
  • ferahur : f. Uygun, lâyık, münasib.
  • feraine : (Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.
  • ferâiz : (Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.
  • ferak : (C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek.
  • feramîn : (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
  • feramuş : f. Unutma, hatırdan çıkarma.
  • ferancemşek : Reyhan karanfili.
  • feraşe : Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
  • feraset : (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir) ◊ Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
  • feraşet : Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
  • feratik : Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.
  • feravvuc : Küçük oğlan gömleği.
  • ferbal(e) : f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
  • ferbih : f. Etli, besili, semiz.
  • ferbihî : f. Semizlik, topluluk, etlilik.
  • ferc : Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti. ◊ f. Kadir, kıymet, mertebe.
  • fercam : f. Son, uç.
  • fercam-gâh : f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
  • fercar : Pergel.
  • ferce : Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak. * Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık.
  • ferd : Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan.
  • ferd-a-ferd : f. Tek tek, ferd ferd.
  • ferda : f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
  • ferdaniyet : Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
  • ferdî : (Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan.
  • ferdiyet : Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri More…
  • ferec : Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler.
  • ferek : Kulağın sarkık ve sülpük olması.
  • ferengîs : f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı.
  • feres : At, kısrak.
  • ferfah : Semizotu.
  • ferfar : Geveze, farfara, çalçene.
  • ferfere : Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.
  • ferg : Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer.
  • fergand(e) : f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
  • ferh : Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz.
  • ferhal : f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç.
  • ferhan : (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
  • ferhaş : f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
  • ferhat : Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.
  • ferhenk : f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. * Lügat kitabı.
  • ferhest : f. Büyü, sihir, sihirbazlık.
  • ferhud : Dağ keçisinin dişisi.
  • ferhunde : f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
  • ferhunde-pâ(y) : f. Ayağı uğurlu olan.
  • ferhunde-tâli' : f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
  • ferhundegî : f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk.
  • feribot : ing. Araba vapuru.
  • ferîd : f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş.
  • ferid(e) : Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine More…
  • feride : f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse.
  • ferig : Yorga at.
  • ferih : Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.
  • ferih fahur : Sevinçli olarak, iftihar ederek.
  • ferihan : (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
  • ferîk : Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü. ◊ Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.
  • ferîka : Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
  • ferîkayn : İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
  • ferîs : (C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul.
  • ferîş : Yakında doğurmuş hayvan.
  • ferîsa : (C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.
  • ferişte : (Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu.
  • ferîz : Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar.
  • ferk : El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.
  • ferkaa : Parmak çıtlatmak.
  • ferkadan : Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
  • ferkade : Sergerde kimse.
  • ferla : (C: Ferala) Kırba ağzı.
  • ferma : f. Buyurucu. Emredici. Âmir.
  • ferman : f. Emir. Tebliğ.
  • ferman-berdar : f. Fermana uyan, emre uyan.
  • ferman-dih : f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
  • ferman-reva : f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
  • fermayiş : f. Emretmek. Buyurmak.
  • fermend : f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi.
  • fermene : İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.
  • fermude : f. Buyruk. Emir. Kumanda.
  • fernas : f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
  • ferneb : Fâre.
  • fernud : f. Hüccet, delil, bürhan.
  • fernun : Kanbel otu.
  • ferr : Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek.
  • ferra : Kürkçü kimse.
  • ferraş : 'Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. More…
  • ferruc : (C: Ferâric) Tavuk pilici.
  • ferruh : f. Mübarek, kutlu, uğurlu.
  • ferruh-fâl : f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
  • ferruh-zâd : f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
  • fers : Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak. * Atın pisliği. Fışkı. ◊ Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak.
  • ferş : Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
  • fersa : f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ: Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren, tâkat bırakmayan.
  • fersah : Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup More…
  • fersah fersah : (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
  • fersan : f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
  • ferse : İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.
  • ferşeha : İki ayak arasını açmak.
  • fersendac : f. Ümmet.
  • ferseng : (Bak: Fersah)
  • fersud(e) : f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık.
  • fersude-gî : f. Eskilik, yıpranış, fersudelik.
  • fertut(e) : f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış.
  • fertute : Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.)
  • fertutî : f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık.
  • feruka : Böğürün yağı. * Korkak kişi.
  • ferve : (C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet, zenginlik. * Kürk. ◊ f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk.
  • fery : İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.
  • feryad : f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
  • feryad-bahşa : f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
  • feryad-han : f. Yardım isteyen.
  • feryad-res : f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
  • ferz : Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak.
  • ferza' : Pamuk çekirdeği.
  • ferzah : Akrep isimlerinden bir isim.
  • ferzan : İlim ve hikmet.
  • ferzane : f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
  • ferzane-gî : f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
  • ferzend : (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
  • ferzendâne : Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
  • feş' : Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.
  • fes'e : Sâkin olmak, sâkin etmek.
  • fesa : Eskimek. * Vurmak. ◊ Bıçak.
  • fesad : Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)
  • fesad-amiz : f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
  • fesadat : (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
  • feşafeş : f. Hışıltı. * Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses.
  • fesafis : Kesmez kılıç.
  • fesahat : (Bak: Fasahat)
  • feşak : Sürur, neşe, sevinç, neşat.
  • fesakî : (Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.
  • fesale : (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
  • feşan : f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan.
  • fesane : f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
  • fesar : f. Yular.
  • feşar : f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran.
  • fesc : Her nesnenin boşu.
  • feşc : Ayağını ayırıp apışmak.
  • fesda' : (Bak: Sada')
  • feseka : (Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık)
  • feşel : (C: Efşâl) Korkak olmak.
  • feşfaş : Yassı kılıç.
  • feşfeşe : Uykudan uyandırmak.
  • feşg : Dağıtmak. * Vurmak.
  • feşga : 'Dağılmış; münteşir.' ◊ Pamuk parçası.
  • fesh : Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak. * Zayıf olmak. * Bilmemek. Cehil. * Re'y ve tedbiri ifsad eylemek. * Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden. * Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen. * More…
  • feşh : Başına el ile vurmak.
  • fesîh : (Füshat. den) Açık, geniş.
  • fesil : (C: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse. * Bağ çubukları dikmek.
  • fesîl : (C: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü. * Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • feşil : (C.: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.
  • fesît : Tırnak kesintisi, tırnak parçası.
  • fesk : Yola gitmek. * Kan döküp adam öldürmek.
  • feşk : Kırmak.
  • fesr : Beyan etmek, açıklamak. * Tabibin suya bakması.
  • fess : Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.
  • feşş : Eritmek. * Süt sağmak. * Çıkarmak. * Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.
  • festat : (Bak: Fustât)
  • festemi' : (Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi') emr-i hazırından ibarettir.
  • festival : Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik.
  • fesv : (Fesüvv) Yellenmek.
  • fet'e : Zikretmek.
  • feta : (C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert. ◊ (Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.
  • fetah : Yumuşak.
  • fetak : Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.
  • fetake : Gadretmek, öldürmek.
  • fetanet : (Bak: Fatânet)
  • fetase : Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
  • fetat : Kuvvetli, genç kadın.
  • fetehat : (Fetha. C.) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.
  • fetel : Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması.
  • feteva : (Fetva. C.) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları. (Bak: Fetva)
  • feth : Açma, başlama. * Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. * Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak.
  • fetha : Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.
  • fetha (fetaha) : (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
  • fethî : Fetih ile alâkalı. Fethe âit. * Ferahlık verici.
  • fetih : (Bak: Feth)
  • fetih suresi : Kur'an-ı Kerim'in 48. suresi.
  • fetik : Dülger. * Sabah. * Parlayıcı nesne, parlak olan şey.
  • fetîl(e) : Yaralara konulan tiftik. * Lâmba fitili. * Deriden çıkan kir. * Örgü.
  • fetîr : Taze nesne. * Cıvık hamur. * Acele anlaşılan.
  • fetîs : Büyük çekiç.
  • fetişizm : Fr. Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı.
  • fetît : Terit altına konulan ekmek parçaları.
  • fetiyle : Yanmış fitil ucu. * Bükülmüş ince sicim. * İki parmak arasındaki kir.
  • fetk : Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma. * Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak. * Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı. * More…
  • fetkelîn : Belâ. Zahmet.
  • fetl : Bükmek. * Yüz döndürmek.
  • fetn : Yakmak, ihrak etmek.
  • fetret : Uyuşukluk, zayıflık. * Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.
  • fetş : Sorup aratmak.
  • fett : Kırmak, kesr.
  • fettah : (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan.
  • fettak : (Fetk. den) Kanlı katil, çok sayıda insan öldürmüş kimse.
  • fettan : Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.
  • fettane : Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
  • fette : Açmak. * Yardım. * Hüküm.
  • fetur : Oruç açacak nesne. * Yaratmak. * Yarmak. * İki parmağıyla kaşımak.
  • fetut : Ekmek parçaları.
  • fetva : Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.
  • fevahiş : (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
  • fevâid : (Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler.
  • fevaih : (Fâih. C.) Meyve ve çiçek kokuları.
  • fevait : (Fevt. C.) Fevt olmuş şeyler. * Vaktinde kılınmamış namazlar.
  • fevak (füvâk) : İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi. * Rahat. * Rücu. * Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.
  • fevakih : (Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
  • fevaris : (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
  • fevasil : (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
  • fevatih : (Fâtiha. C.) Fâtihalar. Başlangıçlar. * Son vermeler. * Bir kitabın mukaddemeleri.
  • fevazil : (Fâzıla. C.) (Bak: Fâzıl)
  • fevc : Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım. * Koşmak. Sür'at etmek. * İyi kokunun dağılıp yayılması.
  • fevc fevc : Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat.
  • fevd : Tavşancıl kuşunun kanadı. * Ölmek. * Canip, taraf, yön. ◊ Bir işi veya emri başkasına teslim etmek.
  • fevdec : (C: Fevâdic) Mahfe.
  • fevehan : (Fevh. C.) Güzel kokular.
  • fevehat : (Fevha. C.) Güzel kokular.
  • feverân : Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
  • fevg : şişman olmak.
  • fevga' : İri vücutlu, şişman kadın.
  • fevh : Yaradan kan fışkırması. * Bolluk, genişlik. * Güzel kokunun yayılması. * Kaynamak. ◊ Ağız büyüklüğü. ◊ Kokmak.
  • fevha : (C.: Fevehât) Güzel koku.
  • fevhed : Semiz oğlan, şişman çocuk.
  • fevk : Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.
  • fevkalâde : Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
  • fevkalbeşer : (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
  • fevkalgaye : Son derecede.
  • fevkalhad : (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
  • fevkalkanun : Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
  • fevkalküll : (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
  • fevkalme'mul : (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
  • fevkalmu'tâd : (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
  • fevkanî : Üst, üst tarafta, üstteki.
  • fevkattahammül : (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
  • fevr : Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at. * Bir adamın geldiği semt ve cihet. * Suyun kaynayıp fışkırması.
  • fevren : Birdenbire, sür'atle, çarçabuk.
  • fevres : Buğday, hınta.
  • fevrî (fevriyye) : Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.
  • fevt : Ölüm, mevt. * Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
  • fevvare : Fıskıye, su fışkırtan şey.
  • fevz : Kurtuluş. Zafer. Necat. Muvaffakiyet. Selâmet. ◊ Ölmek, mevt.
  • fevzâ : Kargaşalık. Anarşi. * Karışmış, muhtelit.
  • fevzaî : Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan. * Kargaşalık ve anarşi ile alâkalı.
  • fevzaiye : Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.
  • fevzî : Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik.
  • fey' : Ganimet. Harbde elde edilen mal. * Rücu'. * Haraç. * Zeval vaktinden sonraki gölge. (Bak: Fey-i zeval)
  • fey' (fey'a) : Her nesnenin evveli.
  • feya : Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder.
  • feyac : Söz, kelam.
  • feyafî : (Feyfâ. C.) Çöller, sahralar.
  • feyalilaceb : (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
  • feyayih : (Feyhâ. C.) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.
  • feyc : (C: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.
  • feycen : Sedef dedikleri ot.
  • feyd : Sallanmak.
  • feydum : Bir nevi mâcun.
  • feyezan : f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz.
  • feyfa' : (C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra.
  • feyfa-neverd : f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
  • feyh : Sıcağın şiddetlenmesi. * Koku yayılmak. * Kazan kaynamak. * Yara kanamak.
  • feyha : Bir nevi toprak çanak. * Genişlik, vüs'at. ◊ Geniş ve büyük olan. Engin.
  • feyhak : Geniş nesne.
  • feyhec : İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde.
  • feyk : Tavuğun gıdaklaması. * Uzun boylu erkek. * İyi olmak.
  • feyl : Hamile kadının sütü.
  • feylak : Büyük adam. * Çok asker. Kolordu. * (C: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.
  • feylekun : Kandıra dedikleri hasır otu.
  • feylekus : Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.
  • feylem : Geniş, büyük nesne.
  • feylemanî : Cüssesi büyük olan.
  • feylesof : Felsefe ile uğraşan, felsefeci.
  • feylule : İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku. (Bak: Kaylule)
  • feynan : Güzel uzun saçlı kişi.
  • feyne : Zaman. Saat.
  • feyruzec : Piruze dedikleri kıymetli taş.
  • feyşe (feyşele) : (C: Feyâşil-Fiyeş-Fiyâş) Zeker başı.
  • feytek : Dülger.
  • feyyad : Erkek baykuş. * Çok yiyen adam.
  • feyyal : Fil çobanı. File bakan kimse.
  • feyyaz : Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. (Bak: Feyz)
  • feyyih : Şiddetli adam.
  • feyyil : Zayıf hüküm.
  • feyz : (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * More…
  • feyz ü rif'at : İlerleme, bolluk ve yükseklik.
  • feyz-aver : f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren.
  • feyz-bahş : f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan.
  • feyz-dar : f. Feyizli, bol, bereketli, gür.
  • feyz-efza : f. Feyiz artıran, bollaştıran.
  • feyz-nak : f. Feyizli, bereketli, bol.
  • feyz-resan : f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden.
  • feyz-yab : f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan.
  • feyza feyz : Feyiz ile dolu, bol.
  • feyzî : Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.
  • feza : (Efzâ) f. Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır. ◊ Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş More…
  • feza' : Korku. Havf. * Sığınma, dehalet. * Uykuda şiddetli korku ile uyanmak.
  • feza-neverd : f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden.
  • fezaa : Yolda ve tarlada yapılan ve höyük denilen suret.
  • fezaî : Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.
  • fezail : (Bak: Fazâil)
  • fezaze : Ahlâkı kaba ve kerih olmak.
  • fezd : Kan aldırmak.
  • fezîz : Seyelân etmek, akmak.
  • fezleke : Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl. * Hesap listesinde netice.
  • fezr : Yarmak. * Ayırmak. * Bozup feshetmek.FEZZ : Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması. * Udûl. * Geri dönmek. * Buzağı. * Hafif.
  • fî : Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan 'bâ, ilâ, min, maa' harflerinin yerine kullanılır. Geçen More…
  • fi'liyat : İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.
  • fial : Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip 'hangimizin hissesinde çıkar' diye ararlar.) ◊ (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler.
  • fiam : Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.
  • fiat : (Fî. C.) Kıymetler, değerler, bahalar.
  • fica : Birdenbire, ansızın.
  • ficac : İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc)
  • ficacen sübülâ : Turuk-u vâsia, geniş yollar.
  • ficc : Şam karpuzu. * Tam olmamış olan meyve.
  • fida : Dağıtmak. * Atâ etmek. Hediye veya bahşiş olarak vermek. * Bedel vermek.
  • fidam : (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç. * Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.
  • fidda : Gümüş.
  • fidre : Et parçası.
  • fidye : Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka. * Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen More…
  • fie : Kalabalık, topluluk, cemaat.
  • fîf : (C: Efyâf- Füyuf) Düz yer.
  • figân : f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma.
  • figân-perver : f. Feryad ettiren, bağırtan.
  • figâr : f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı.
  • figen : f. Yıkıcı, düşürücü, atıcı.
  • figende : f. Yıkık, yıkılmış, düşkün.
  • figür : Fr. Oyuncunun hareketi. * Resim, şekil, canlı resim. * Mecaz.
  • fîh : (Fî-h) Onda, onun hakkında.
  • fihal : (Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.
  • fiham : (Fahîm ve fahm. C.) İtibar ve nüfuz sahibi kişiler, ulu kimseler.
  • fihhîr : Çok gururlanıp fahirlenen kimse.
  • fîhi nazar(un) : Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. 'Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır' demektir.
  • fihr : (C: Efhâr) Destesenk dedikleri taş. * Taş.
  • fihris : (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ) * (C: Fehâris) Her nesnenin aslı. * Kanun.
  • fiil : '(Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi More…
  • fiilen : Gerçekten, işleyerek, hakikatte.
  • fîka : (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.
  • fikak (fekâk) : Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey.
  • fikarât : (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
  • fikdan : Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
  • fıkıh : (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları More…
  • fikr : (Fikir) Akıl. * Re'y, istek, düşünce.
  • fikra : Yazıda bir bahis. * Parağraf. * Kanun maddelerinden her bir kısım. * Kısa haber. * Küçük hikâye. * Omurga kemiklerinin her biri. * Bend. * Kıssa. * Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca More…
  • fikra-hân : f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan.
  • fikren : Zihnen, fikir ile, düşünerek.
  • fikret : Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey.
  • fikrî : (Fikriye) Fikir cinsinden, fikirle alâkalı. Fikre âit ve müteallik.
  • fikriyyat : Fikir ve düşünce ile olan işler.
  • fil : (C.: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan iri vücudlu, hortumlu bir hayvan.
  • fil suresi : Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • fil vak'asi : (Bak: Ebrehe)
  • filahet : Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek.
  • filasl : (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
  • filcümle : (Fi-l-cümle) Ezcümle, minelcümle. Bir hayli. Emsalinden beri.
  • filhakika : (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
  • filhal : (Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında.
  • filiz : Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün. * Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden. * Erimiş bakır.
  • filk : Zahmet, meşakkat. * Acib emir. * Parça.
  • fill : Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.
  • filmedine(ti) : (Fi-l-Medine(ti)) : Medine şehrinde.
  • filmesel : Misaldeki gibi, meselâ.
  • filo : Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.
  • filozof : (Bak: Feylesof)
  • fils : Put, sanem.
  • filus : (Bak: Fülus)
  • filvaki' : Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.
  • filze : (C: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a.
  • finâ : Evin önü. Civar.
  • find : Dağ burnu.
  • finhan : Leğen dedikleri kap.
  • fintîse : Kurt ve kuş ağzı.
  • fir'avn : Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve More…
  • fir'avnî : f. Firavunluk. Firavun ile ilgili.
  • fir'avniyyet : Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.
  • firad : (Ferd. C.) Fertler, kişiler.
  • firak : (Fırka. C.) Fırkalar, partiler. * Alaylar, bölükler. * Cennetler. * Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler. ◊ Ayrılık. Ayrılmak. Hicran.
  • firar : Kaçmak. Kaçış.
  • firarî : Kaçkın, kaçak.
  • firas : Çok fazla kırmızı nesne.
  • firaş : Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
  • firaset : Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen More…
  • firaşiyet : Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
  • firat : Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra More…
  • firavan : f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla.
  • firaz : f. Yukarı, yüksek. * Çıkış, yokuş. * Kaldıran, yükselten, yücelten. ◊ Geniş, vâsi. * Irmak ağzı. * Sokak ağzı. * Elbise. ◊ Ayrılmak.
  • firazî : f. Yukarılık, yükseklik.
  • firbar : Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.
  • firc : Sır saklamayan kişi.
  • firdevs : Cennet. Cennette altıncı kat. * Bostan.
  • fireunî : Hat, minyatür, tezhib gibi güzel san'atlarda kullanılan bir kâğıt cinsi.
  • firezdek : (C: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.
  • firfîr : Menekşe.
  • firfira : Topaç.
  • firfis : Yaban sineği.
  • firib : f. Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib $ : Gönül aldatan. Nazar-firib $ : Göz aldatan.
  • firibende : f. Kapılmış, aldanmış.
  • firifte : f. Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış.
  • firifte-dil : f. Gönlü aldanmış.
  • firişka : Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.
  • firistade : (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
  • firişte : (C.: Firiştegân) f. Mâsum, suçsuz, günahsız. * Melek. * Mc: İyi huylu kimse.
  • firişte-sifat : f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan.
  • firk : Koyun sürüsü. * Parça.
  • firka : Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen.
  • firkat : (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
  • firkateyn : Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde More…
  • firma : ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.
  • firnas (fürânis) : (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
  • firs : Bir nevi ot.
  • firsa : (C: Firâs) hayız bezi.
  • firsad : Kırmızı dut. * Böğürtlen.
  • firsat : (Bak: Fursat)
  • firşat(a) : Genişlik, vüs'at. * İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.
  • firsek : (C: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali.
  • firtina : Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması. * Rüzgârın çok şiddetli esmesi.
  • firudest : f. Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme.
  • firuz : Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur.
  • firuz-baht : f. Şanslı, uğurlu.
  • firuz-mendî : f. Galebe, zafer.
  • firuze : Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş.
  • firuzende : f. Meşhur bir cins lâle.
  • firye : Yalan, kizb.
  • firzah : Göğsü geniş, etli kimse.
  • firzan : (C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse.
  • firze : Parça.
  • firzel : Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt.
  • fisad : Kan alma, hacamet.
  • fisal : (Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan. * Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, More…
  • fîsebilillah : Allah yolunda. Allah için.
  • fisfisa : (C: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca.
  • fisfise : Yonca otu.
  • fish : Nasârâ bayramı.
  • fisk : Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak. * Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara 'fâsık' denir. ◊ More…
  • fisk u fücur : Allah'a isyan içinde olmak, günah işlemek.
  • fişki : Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
  • fiskil : Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.
  • fiskiye : Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak More…
  • fisl : Ahmak.
  • fissa : Yonca dedikleri ot.
  • fissîk : Fıskı dâim olan.
  • fistan : Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını More…
  • fitam : Çocuğu veya yavruyu sütten kesme. ◊ Çocuğu sütten kesmek.
  • fitan : Eyer örtüsü.
  • fiten : (Fitne. C.) Fitneler.
  • fithil : Âdem Aleyhisselâm'ın yaratılışından evvel olan zaman.
  • fitik : (Bak: Fetk)
  • fitil : 'Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir. * Eski Fitilli More…
  • fitnat : Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek. * Hikmet. * Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur.
  • fitne : İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * More…
  • fitne-âmiz : f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran.
  • fitne-cihan : f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
  • fitne-cu : f. Fesat arayan.
  • fitne-engiz : f. Fitne çıkaran.
  • fitne-kâr : f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
  • fitr : (C: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış. ◊ Oruç açmak, iftar etmek.
  • fitra : (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.
  • fitrak : f. Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma.
  • fitrat : Yaradılış, tıynet, hilkat. (Bak: Evamir-i tekviniye)
  • fitraten : Yaradılıştan, fıtrî olarak.
  • fitre : İmtihan. * Belâ, musibet. ◊ (Bak: Sadaka-i fıtır)
  • fitret : (Bak: Fetret)
  • fitrî : Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.
  • fityan : (Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.
  • fitye : (Fetâ. C.) Gençler. Genç yiğitler.
  • fizar : f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
  • fizr : Koyun sürüsü. * Yaşlı, ihtiyar kimse.
  • fizyoloji : Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.
  • fizza : Gümüş.
  • flama : Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.
  • flandra : Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.
  • fobi : (Fobya) Fr. Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku.
  • fonoğraf : Fr. Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet.
  • forma : Fr. Cüz. Kısım. Parça. * Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. * Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi.
  • formalite : Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
  • forsa : Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri.
  • fosil : 'Fr. Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri.'
  • foştina : Eskiden Tuna nehrinden istifade edenlerden alınan su resmi.
  • foya : İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık. * Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.
  • frengistan : f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri.
  • frenk : Avrupalı. Fransız.
  • frenk sakali : Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
  • frenkvâri : f. Frenk gibi.
  • fua : Keler, kertenkele. * Her nesnenin evveli. * şiddetli koku. Güzel koku.
  • fuad : Kalb, gönül, yürek.
  • fuadî : Gönül ve kalble alâkalı.
  • fuak : Can çekişme. * Midenin çekilip toplanması. * Hıçkırık.
  • fuala : (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
  • füc'e : Ansızın, birdenbire.
  • füc'eten : Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.
  • füccar : (Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.
  • fücle : Turp.
  • fücre : Suyun çıkıp aktığı yer.
  • fücur : Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.
  • fudala : (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
  • füds : (C.: Fedese) Örümcek.
  • füfs : Kırman dağlarında bulunan bir taife.
  • fügen : f. Yıkıcı, atıcı, düşürücü.
  • fuhş : Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
  • fuhşiyyat : (Fuhş. C.) Çok çirkin işler, günahlar.
  • fuhul : (Fahl. C.) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar. (Bak: Fahl)
  • fukaha : (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
  • fükahet : (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
  • fukara : (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
  • fukara-perver : f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
  • fukka' : Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.
  • fukm : (Fukum) Çene.
  • fuku' : (C: Faki) Çok sarı olmak. * Safi olmak.
  • fükuk : Yaşamak. * Kocalmak, ihtiyarlamak. * Ayrılmak.
  • fukve : (C: Fukâ) Ok gezi.
  • ful : Bakla. Fasulye.
  • fulad : Çelik.
  • fülc : (C: Füluc) Fevz ve zafer. * Yarık.
  • fülfül : (C: Felâfil) Karabiber.
  • fülgur : Kuzukulağı dedikleri ot.
  • fülk : Gemi, sandal, kayık.
  • fülleyk : Bir şeftali cinsi.
  • füls : (Fels) Mangır, akça, pul.
  • fülû' : Yarıklar.
  • fülus : (Fels. C.) Bakır paralar. * Balık pulu.
  • fum : Buğday.
  • fündak : Hesap defteri.
  • funduk : Fındık. * Misafirhane, han. Otel.
  • fünuk : İnat etmek.
  • fünun : (Fen. C.) Fenler, ilimler. (Bak: Fenn)
  • für'al : Sırtlan eniği.
  • fürade : Yalnızlık.
  • fürafür : Kulağı yırtık kişi.
  • furag : f. Işık, ziya, parıltı.
  • füraga : Nutfe, meni.
  • fürakis : Galiz ve şiddetli nesne.
  • fürat : Tatlı su. * Fırat Nehri.
  • fürayik : (C: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.
  • fürce : Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.
  • fürfur : Semiz, besili koç. * Bir kuşun adı.
  • fürhüd : Arslan eniği. * Yüzü güzel oğlan. * Kaba şiş.
  • furkan : Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.
  • fürkan : (Bak: Furkan)
  • fürkat : (Firâk) Ayrılık.
  • fürraa : Kalem silmekte kullanılan bez.
  • fürre : Katılık, şiddet. * Evvel.
  • fürs : şark kavimleri. (Bak: Fars)
  • fursa : (C: Furus) İçmek, şirb. * Nöbet.
  • fursat : Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
  • fursat-cû : f. Fırsat bekleyen, fırsat arıyan.
  • fursat-yâb : f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan.
  • fürsiyyat : Fars dili ve edebiyatı bilgisi.
  • fürtum : Pabuç burnu.
  • fürtuse : Hınzır burnu.
  • füru : f. Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır.
  • füru' : (Feri'. C.) Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar. * Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. * Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
  • füru-berde : f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş.
  • füru-mande : f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda, geride kalmış olan.
  • füru-mandegî : f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik.
  • füru-nihade : f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
  • füruat : Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.
  • füruc : Çatlaklık, yarık. * Geçit, kapı. * Boşluk. * Ayıp, kusur.
  • furude : f. Alçaklık, âdilik, hasislik. * Kavrulmuş, yanmış. * Alçak, âdi, deni, hasis.
  • fürug : Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.
  • fürug-efşan : f. Işık saçan.
  • füruht : f. Satım. Satış.
  • füruhtar : f. Satıcı.
  • füruk : (Fark. C.) Farklar. Ayırma vasıfları. Alâmetler.
  • fürun : Ekmekçi fırını.
  • füruş : (Firaş. C.) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler. * Yataklar. ◊ f. Satan. Satıcı.
  • fürusî : f. İyi binici, ata iyi binen.
  • fürut : (C: Efrât) Haddini tecavüz eden. * İsraf. * Zayi. * Yüksek mevzi.
  • füruz : f. Parlatan. Nurlandıran.
  • füruzan : f. Parlak, parlayıcı, parlayan.
  • fürza : Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman.
  • fürzel : Sırtlan eniği.
  • fürzum : Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.
  • fus'ul : Akrep. Yaramaz, kötü kimse.
  • füsa : Yellenmek.
  • füsafis : Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu.
  • füşag : Sarmaşık otu.
  • fusaha : (Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
  • füsat : (Füstât) Kıl. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat. * Mısır'da bir mahallin adı.
  • füseha : (Bak: Fusaha)
  • füseyfisa : Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş satıh.
  • füsham : Göğsü geniş olan.
  • füshat : Vüs'at, genişlik, açıklık.
  • füshat-kede : f. Geniş yer.
  • füshat-serây : f. Geniş yer, geniş saray.
  • füshat-zâr : f. Geniş yer.
  • fussilet : (Fasıl. dan) Ayırd edilmiş, izâh ve tafsil edilmiş.
  • fussilet suresi : Kur'an-ı Kerim'in 41. suresidir. Mekkî'dir. Secde, Sure-i Akvat ve Mesabih Suresi de denir.
  • fustat : (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat.
  • füsuk : (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.
  • fusul : (Fasıl. C.) Fasıllar. Mevsimler. Bölükler. Kısımlar.
  • füsul : (Bak: Fusul)
  • füsun : f. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü.
  • füsunger : f. Sihirbaz.
  • füsunkâr : f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
  • füsunperver : f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici.
  • füsunsâz : f. Büyüleyici, câzibedâr.
  • füsürde : f. Donmuş, sertleşmiş. Müncemid.
  • füşürde : f. Direnen, inad eden, ısrar eden.
  • füşürde-kadem : f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
  • fusus : (Fass. C.) Yüzük taşları. (Bak: Fass)
  • füsus : Nükte, maskaralık. ◊ f. Eyvah! Yazık!
  • füşv : Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.
  • futa : f. Hamamlarda kullanılan bir kumaş cinsi. * Peştemal. Havlu.
  • fütade : (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
  • fütaha : Hükmetmek.
  • fütan : f. Düşen, düşerek.
  • fütar : Kesmez kılıç.
  • fütat : Parçalanmış ve dağılmış olan şey. * Her nesnenin ufağı, parçası.
  • fütl : (Eftel. C.) Kolları göğsünden uzak olan kimseler.
  • futr : (Fitre) Yaratmak, halk.
  • füttak : (Fâtik. C.) Fırsat buldukça adam öldürenler.
  • fütuh : (Feth. C.) Fetihler. * (C: Fütuhât) Açılmak. * Yardım. * Lütf-u İlâhîye ulaşmak. * Zafer. Galibiyet. * Açıklık. Gönül ferahlıkları.
  • fütuhat : (Fütuh. C.) Fetihler, zaferler, galibiyetler.
  • fütun : İmtihan ve tecrübe etmek. * Birbiri ardınca mihnete ve şiddete düşmek.
  • futunc : Yarpuz denilen ot.
  • futur : (Fatır. C.) Yarıklar. Çatlaklar. ◊ Büyük ve beyaz mantar.
  • fütur : Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
  • fütüvvet : Dostlara afv ve safh ile muamele. * Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. * Kerem ve seha. * Soy temizliği.
  • fütüvvet-mend : f. Elaçıklık, cömertlik.
  • füus : (Fe's. C.) İki yüzlü baltalar.
  • füvak : (C: Efâvık) Hıçkırık.
  • füveysika : Fare.
  • füvfe : (C: Füvek) Pamuk. * Tırnakta olan beyazlık. * Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter). * Çekirdek içinde olan yufka kabuk. * Şey.
  • füvh : (C: Efvâh) Hoş koku.
  • füvk : (C: Efvâk) Ok gezi. * Rum meliklerinden birinin adı.
  • füvle : (C: Füvel) Bakla. * Sırtlan eniği.
  • füvm : Buğday. Hınta.
  • füvr : Geyik.
  • füvve : Kızıl boya dedikleri damarlar.
  • füvvehe : Irmak ağzı. * Sokak ağzı.
  • füyak : Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.
  • füyul : (Fil. C.) Filler.
  • füyuz : (Feyz. C.) Feyizler. İnâyetler. Keremler. * Suyun çoğalıp taşması. * İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi. * Bir haberin fâş ve şayi' olması.
  • füyuzat : Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
  • fuzala : (Bak: Fudala)
  • fuzaz : Ayrılmış ve dağılmış nesne.
  • fuzla : (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
  • füzud : f. Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud $ : Muhabbet artıran, sevgi artıran.
  • fuzuh : Gizli işlerin zahir olup açığa çıkması.
  • fuzul : (Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz.
  • füzul : (Fazl. C.) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.
  • fuzulat : Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.
  • füzulat : (Bak: Fuzulât)
  • fuzulen : Yersiz, usulsüz, haksız olarak.
  • fuzulî : Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna. * Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden. * Haksız olarak fiile çıkarılan iş. * Fık: Şer'î More…
  • füzun : (Efzun. dan) f. Çok. Fazla.
  • füzun-ter : f. Pek fazla, pek çok.
  • füzunî : f. Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Allah’ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O’na kulluk ederiz.
    (BAKARA-138)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ