25 Ağustos 2019
24 Zi'l-Hicce 1440
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • mâ : f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret 'Mâ'. Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. 'Şu More…
  • mâ' : Su. Ab.
  • ma' : Yer yüzüne yayılıp döşenmek.
  • ma'bed : (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
  • ma'bed-i fersude : f. Eskimiş, yıpranmış mâbed.
  • ma'ber : (C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer.
  • ma'bud : (Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.)
  • ma'bude : Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.
  • ma'c : Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak.
  • ma'cel : (C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol.
  • ma'ceme : Sabırlı, tahammüllü kimse.
  • ma'ces : Yay kabzası.
  • ma'cez : Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer.
  • ma'd : Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek.
  • ma'dele(t) : (Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri.
  • ma'deletgüster : f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse.
  • ma'deletkâr : f. Âdil, adaletli.
  • ma'deletperver : f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse.
  • ma'den : Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden More…
  • ma'denî : Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı.
  • ma'deniyat : Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.
  • ma'dil : Sapılacak yer. Ma'dul.
  • ma'din : (C: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi.
  • ma'dud : Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli.
  • ma'dudat : Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler.
  • ma'dum : Mevcut olmayan. Yok olan. Yok.
  • ma'dumat : Yok olanlar. Yokluklar.
  • ma'dumiyet : Yokluk, ma'dumluk, yok olma.
  • ma'fuc : Dübürüne vurulmuş.
  • ma'fun : Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et.
  • ma'füvv : Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.
  • ma'hed : (C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri.
  • ma'hud(e) : Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın.
  • ma'hudiyyet : (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.
  • ma'k : (C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf. ◊ Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • ma'kad : Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.
  • ma'kal : (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.
  • ma'ked : (C: Meâkıd) Akdedecek yer.
  • ma'kes : Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
  • ma'kid : Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer.
  • ma'kil : Melce'. Sığınacak yer.
  • ma'kud : (U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı.
  • ma'kul : Akla yakın, aklın kabul edeceği.
  • ma'kulat : (Ma'kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat)
  • ma'kule : Diyet.
  • ma'kuliyet : Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış.
  • ma'kum : Kapalı.
  • ma'kus(e) : Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz.
  • ma'kusen : Ters olarak, aksine, zıddına olarak.
  • ma'kusiyet : Terslik, zıdlık, aksilik.
  • ma'l : Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak.
  • ma'lat : (C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar.
  • ma'leb : (C.: Meâlib) Oyun yeri.
  • ma'lef : (C.: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.
  • ma'lem : (C.: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet.
  • ma'lufe : Yulaf verilen davar.
  • ma'lul : İlletli, hasta, sakat, kötürüm. * Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi.
  • ma'lulen : Mâlul olarak, sakat olarak.
  • ma'lulîn : (Ma'lul. C.) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler.
  • ma'luliyet : Hastalıklı olma, illetlilik.
  • ma'lum : Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona More…
  • ma'lumat : Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
  • ma'lumatfüruş : f. Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan.
  • ma'lumiyet : Ma'lumluk. Bilinme, belli olma. * Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı.
  • ma'ma' : Kimseye birşey vermeyen kadın.
  • ma'maa : (C: Meâmi) Acele etmek. * Ateşten çıkan ses. * Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.
  • ma'mafih : Öyle olmakla beraber.
  • ma'mean : Çok fazla sıcaklık.
  • ma'mer : Geniş menzil.
  • ma'mul : (Amel. den) Yapılmış, işlenmiş. * Gr: Avamil'in ikinci bâbı.
  • ma'mulât : İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya.
  • ma'mulün bih : Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi)
  • ma'mur : İ'mar edilen, tamir edilmiş.
  • ma'mure : İnsanların bulunduğu bayındır yer. Ma'mur olan yer. Şehir, kasaba.
  • ma'muriyet : Bayındırlık, ma'murluk.
  • ma'n : Az miktar. * Kolay.
  • ma'na : (Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey. * Rüya, düş. * Dilemek, irade.
  • ma'nat : Dilemek, iradet. * Kasdolunmuş nesne.
  • ma'ne : Ekmek. * Az olan akıcı su. * Şey.
  • ma'nidar (mânidar) : 'f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.)'
  • ma'nidarane : f. Mânâlı şekilde.
  • ma'ra : Vücudun çok zaman çıplak olan yeri.
  • ma'raz : (Ma'rez-Ma'riz) Bir şeyin arzolunduğu yer. Göründüğü yer. Sergi, meşher.
  • ma'razgâh : Arzolunan yer, sergi.
  • ma'rec : Çıkacak yer, merdiven.
  • ma'ref : Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.
  • ma'refe : Atın yelesi bittiği yer.
  • ma'reke : Muhârebe meydanı, çarpışma yeri. * Çarpışma. Kıtal. Cenk.
  • ma'ret : Kabahat, suç, ayıp, günah.
  • ma'ric : Merdiven, yükseliş yeri.
  • ma'rife : Gr: Arabçada mübhem olmayan ' ' harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
  • ma'rifet : Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek. * Hüner. Üstadlık. San'at. * Tuhaflık, garib hareket. * Vasıta, tavassut. * İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak. (Bak: More…
  • ma'rifet mertebeleri : (Bak: Yakin)
  • ma'rifetperver : f. Hünerli, marifetli.
  • ma'riz : (Ma'raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam.
  • ma'ruf : Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele. (Bak: Emr-i bi-l ma'ruf)
  • ma'rufat : Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.
  • ma'rufiyet : Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.
  • ma'rur : Uyuz.
  • ma'ruş : Üstü çardak şeklinde yapılı bina.
  • ma'ruz : Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.
  • ma'ruzât : (Ma'ruz. C.) Arz olunanlar. Arzedilenler, takdim edilenler. Küçükten büyüğe bildirilenler.
  • ma's : Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp. ◊ Ovmak. * Dürtmek.
  • ma'sara : (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.
  • ma'şeb : Otlu yer.
  • ma'şer : Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı. * Bölük, topluluk.
  • ma'sere : (Ma'seret) Zorluk, güçlük.
  • ma'şerî : Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok.
  • ma'siyyet : İtaatsizlik, günah, isyan.
  • ma'şuk(a) : Aşk ile sevilen, sevgili.
  • ma'şukiyet : Sevilme hâli. Sevilen bir kimsenin hâli.
  • ma'sum : Günahsız, suçsuz.
  • ma'sumâne : Günahsızcasına, suçsuz olarak.
  • ma'sume : Suçsuz kadın veya kız.
  • ma'sumiyet : Ma'sumluk, kabahatsizlik, suçsuzluk.
  • ma'sur : Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış. ◊ Zor, güç, zorlaştırılmış.
  • ma'şuş : Zayıf ve cılız adam.
  • ma'tab : (C: Meâtıb) Helâk olacak yer.
  • ma'tebe : Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek.
  • ma'tuf : Ait ve râci' olan. * Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. * İsnadedilen. Yöneltilmiş.
  • ma'tufun aleyh : f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)
  • ma'tuh(e) : (Ateh. den) Bunamış, bunak. * Sakat, kötürüm. Amelmânde.
  • ma'tuhane : Bunakçasına, bunamışçasına.
  • ma'tuk(a) : (C.: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı.
  • ma'tut : Mağlup, yenilmiş.
  • ma'v : Olmuş taze hurma. * Ses, avaz.
  • ma'vel : Ağıt edecek yer.
  • ma'y : Su arkı. Su mecrâsı.
  • ma'yub : Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.
  • ma'yubat : (Ma'yube. C.) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.
  • ma'yuben : Kusur ve ayıp sayılarak. Ayıplanarak.
  • ma'z : Keçi. Karaca. ◊ Çekmek.
  • ma'zad : Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise.
  • ma'zel : (C: Meâzil) Irak, uzak, baid.
  • ma'zeret : Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.
  • ma'zeretcu : f. Özür arıyan.
  • ma'zerethâh : f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.
  • ma'zeretmend : f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli.
  • ma'zil : Ayrı. Ayrı bir yer. * Uzak. Baid.
  • ma'zire : (C: Meâzir) Özür etmek.
  • ma'zub : Kötürüm kimse.
  • ma'zul : (Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş.
  • ma'zulen : Azledilmiş olarak. İşinden çıkarılmış olarak.
  • ma'zulîn : (Ma'zul. C.) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler.
  • ma'zuliyet : Azledilme hâli. Açıkta kalınış.
  • ma'zur : Özürlü. Özrü olan.
  • ma'zuriyyet : Ma'zurluk. Özürlülük.
  • ma'zuz : Katı, şiddetli, şedid.
  • maa : (Beraber) mânasında bir kelimedir
  • maab : Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.
  • maabid : (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.
  • maabîd : (Ma'bud. C.) Ma'budlar.
  • maabir : (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.
  • maacil : (Ma'cel. C.) Yollar,
  • maacîn : (Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.
  • maad : (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler.
  • maada : Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
  • maadin : (Maden. C.) Madenler.
  • maafir : Hemedan'da bir kabilenin adı.
  • maahid : (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.
  • maahu : Onunla beraber. Onunla.
  • maak : Meslek, mezheb. * Sığınacak yer.
  • maakat : Derinlik.
  • maakid : (Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları.
  • maakil : (Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları.
  • maakim : (Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler.
  • maakka : Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.
  • maal : Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.
  • maal-esef : Yazık ki. Maalesef.
  • maalcemaa : (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.
  • maalem : İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele.
  • maalî : şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.
  • maalif : (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.
  • maalim : (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.
  • maaliyat : İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
  • maami' : (Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları.
  • maan : Birlikte. Beraber. ◊ Menzil, mekân.
  • maanî : (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)
  • maar : Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.
  • maarî : İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.
  • maarîc : (Mi'rac. C.) Merdivenler.
  • maarif : Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil More…
  • maarif-mend : (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.
  • maarif-perver : f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
  • maarik : (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
  • maarîz : (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.
  • maariz (meâriz) : (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.
  • maas : Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması.
  • maaş : Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
  • maaşat : (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
  • maaşen : Yaşayış bakımından.
  • maasî : (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.
  • maasir : (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
  • maaşir : (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').
  • maatif : (Ma'tıf ve Mı'taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler.
  • maatîr : (Mı'târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler.
  • maavil : (Mi'vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.
  • maavin : (Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar.
  • maayib : Ayıplar. Lekeler. Kusurlar.
  • maayir : Ayıplanmış.
  • maayiş : (Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler.
  • maaz : Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek. ◊ Sığınacak yer. Penah.
  • maazalik : Şu var ki. Bununla berâber.
  • maazallah : Allaha sığındık. Allah korusun.
  • maazim : (Mu'zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar.
  • maazir : (Bak: Meâzir)
  • maaziyadetin : Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
  • maba'di : (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.
  • mabaki : Geri kalan, kalan, artan.
  • mabeyn : Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.
  • mabguz : (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.
  • mabsara : Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
  • mabtaha : (C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.
  • mac : Tuzlu su.
  • maç : f. Öpüş.
  • macc : Ağzından sular akan yaşlı deve.
  • macera : Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.
  • maceraperest : f. Maceracı. Macera meraklısı.
  • macid : Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb.
  • macin : (C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten.
  • maçin : 'Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb More…
  • macun : Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey.
  • macuşun : Gemi, sefine. * Boyanmış elbise.
  • mad : Yumuşak taze ot.
  • madahik : (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
  • madak : Sıkıntı, darlık.
  • madalle : Yolun kaybolduğu yer.
  • madalya : İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli More…
  • madarib : (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
  • madca' : Yatılan yer. * Kabir. Mezar.
  • madde : Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât More…
  • maddeten : Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.
  • maddî : (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler. More…
  • maddiyat : (Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.
  • maddiyet : (C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.
  • maddiyyun : (Maddiyun) Maddeciler.
  • made : f. Dişi. Erkeğin zıddı.
  • mâder : f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
  • mâderane : f. Annece. Anaya yakışır surette.
  • mâderender : f. Üvey ana.
  • mâderî : f. Analık. Annelik.
  • mâderzâd : f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
  • madg : Çiğneme. Ağızda çiğneyiş.
  • madgare : Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
  • madhek : Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.
  • madih : (Medh. den) Öven, medheden. ◊ Keskin.
  • madiyan : f. Dişi at. Kısrak.
  • madreb (madrib) : (C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri.
  • madrebe : Kılıncın ağzı.
  • madrub : Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
  • madrubeyn : Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
  • madrus : Örülerek yapılmış. Örülmüş şey.
  • mafsal : Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.
  • maftur : (Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış.
  • magabbe : Akıbet, son, netice.
  • magabin : (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.
  • magabit : İmrenilme. Gıpta edilme.
  • magafir : (Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler. ◊ Çirkin kokulu bir zamk.
  • magak : f. Çukur.
  • magakçe : f. Küçük çukur. Çukurcuk.
  • magale : şer, kötü.
  • magalib : Üstün gelen, galebe eden.
  • magalik : (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.
  • magamiz : (Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler. ◊ Ayıplı, ayıplanmış.
  • magani : (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.
  • maganim : (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.
  • magarat : (Magare. C.) Mağaralar.
  • magare : (C.: Magarât) Mağara.
  • magarib : (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.
  • magarim : (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.
  • magaris : (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
  • magas : (C: Emgâs) Kıymetli iyi deve.
  • magasil : (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.
  • magavir : (Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.
  • magazi : Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar.
  • magazin : Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.
  • magbat : (C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer.
  • magben : (C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık.
  • magbun : (Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış.
  • magbuniyet : Şaşkınlık.
  • magbut : (C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş.
  • magd : Kurutan otu. * Yerüç otu.
  • magdub : Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal.
  • magduben : (Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile.
  • magdubun minh : Fık: Malı gasbolan kimse.
  • magdur : (Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş.
  • magdure : Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız.
  • magduriyyet : Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali.
  • magfele : Dudak altında biten kılların çevresi.
  • magfiret : (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.
  • magfur : (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.
  • magib : Kaybolma.
  • magin : Mazaryon otu.
  • magiz : İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.
  • magl : Yürek ağrısı, kalp ağrısı.
  • maglak : Kilitlenecek yer.
  • maglata : Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.
  • magle : Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.
  • maglub : (Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse.
  • maglubane : f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.
  • maglubiyyet : Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş.
  • magluk : Kapalı. Kilitli.
  • maglul : Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan.
  • magma : yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde.
  • magmag : Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak.
  • magmaga : Karışmak, ihtilat.
  • magmas : (C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.
  • magmum : Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı.
  • magmumâne : Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.
  • magmumiyet : Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma.
  • magmur : Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık.
  • magmuriyet : Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş.
  • magmuz : Kabâhatli, suçlu.
  • magn : (C: Megân) Menzil.
  • magna : Durmak.
  • magnatis : Mıknatıs.
  • magnem : (C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.
  • magnetik : yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan.
  • magre : (C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık.
  • magrefe : Geniş yer.
  • magrem : Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet.
  • magres : Fidan bahçesi. Fidanlık.
  • magrib : (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.
  • magruk : Gark olmuş. Suda batmış olan.
  • magrukîn : (Mağruk. C.) Suda Boğulanlar.
  • magrur : (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.
  • magrurane : f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına.
  • magruren : Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak.
  • magruriyet : Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.
  • magrus(e) : (Gars. dan) Toprağa dikilmiş.
  • magruz : Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.
  • mags : Bağırsak ağrısı.
  • magsel : (C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer.
  • magşi : (Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş.
  • magşiyane : f. Bayılmış gibi, baygıncasına.
  • magşiyy : Aklı gitmiş hayran kimse.
  • magşiyyen : Bayılmış olarak, baygın bir halde.
  • magşiyyün aleyh : Bayılmış, baygın.
  • magsub(e) : (Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş.
  • magsul : Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş.
  • magşuş : Katışık. Karışık. Saf olmayan.
  • magşuşe : Gümüş ve bakır karışığı akçe.
  • magşuşiyyet : Halis ve saf olmayış. Karışıklık.
  • magt : Çekmek.
  • magtus : Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış.
  • magtuş : Karanlık yer.
  • maguse : Medet gelmek, yardım gelmek.
  • magv : Kedi miyavlaması.
  • magz : Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ.
  • magza : Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb.
  • magzab : Gazap edecek yer.
  • magzebe : Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey.
  • magzub : (Bak: Magdub)
  • mah : Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir. ◊ (Meh) f. More…
  • mah be mah : Aydan aya.
  • mahabib : (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
  • mahabir : (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
  • mahabis : (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar. ◊ (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
  • mahabiz : (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
  • mahacce : Geniş yol.
  • mahacir : (Mahcer. C.) Göz çukurları.
  • mahadim : (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
  • mahafet : Korku. Korkmak.
  • mahafetullah : Allah korkusu.
  • mahaffe : Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.
  • mahafil : (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.
  • mahafir : (Mihfer. C.) Beller, kazmalar.
  • mahak : Her arabî ayın son üç gecesi.
  • mahakim : Mahkemeler.
  • mahakk : Mehenk. Ayar taşı.
  • mahale : Çare, tedbir. * Hile.
  • mahalib : (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
  • mahall : Yer. Mekân. Cây.
  • mahâll : (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.
  • mahalle : (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.
  • mahalletan : Çömlek ve değirmen.
  • mahallî : Bir yere mahsus. Yerli.
  • mahamid : (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.
  • mahamil : Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.
  • mahane : f. Aylık maaş.
  • maharet : (Bak: Mehâret)
  • maharib : (Mihrâb. C.) Mihrâblar.
  • maharic : Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
  • maharim : (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
  • maharit : (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
  • mahas : Udul etmek, dönmek.
  • mâhasal : Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
  • mahasin : (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.
  • mahaşşe : Kıç, dübür, makad.
  • mahatim : (Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler.
  • mahatt : Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.
  • mahatta : İstasyon.
  • mahavif : (Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler.
  • mahavir : (Mihver. C.) Mihverler, eksenler.
  • mahayil : Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri.
  • mahaz : Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.
  • mâhâzâ : Bu nedir? * Bu değil.
  • mâhazar : Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.
  • mahazi : Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.
  • mahazil : (Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.
  • mahazin : (Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar.
  • mahazir : (Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller. ◊ (Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar.
  • mahazz : Kat'edecek, kesecek yer.
  • mahba : (C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.
  • mahbel : Hayvanın gebelik zamanı.
  • mahber : (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.
  • mahbes : Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi.
  • mahbez : (C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.
  • mahbub : Muhabbet edilen. Sevilen.
  • mahbubat : Sevilenler. Sevgililer.
  • mahbube : (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.
  • mahbubiyyet : Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş.
  • mahbuk : Katı, şiddetli, şedid.
  • mahbun : Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.
  • mahbus : Hapsedilmiş olan.
  • mahbushane : f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
  • mahbusîn : (Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar.
  • mahbusiyet : Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.
  • mahc : Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak. ◊ Soymak. * Yontmak.
  • mahcah : Lâyık olacak mevzi.
  • mahçe : f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl.
  • mahçehre : f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.)
  • mahcer : Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.
  • mahcir : (C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe.
  • mahcub : Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan.
  • mahcubâne : f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
  • mahcube : Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç.
  • mahcubiyet : Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
  • mahcuc : Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan.
  • mahcucun anh : (Bak: İhcac)
  • mahcur : (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.
  • mahcuz : (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.
  • mahdem : Baldırın köstek takacak yeri.
  • mahdu' : Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi.
  • mahdud : Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş. ◊ Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış. ◊ Dikeni kesilmiş ağaç.
  • mahdudiyet : Sınırlılık. Darlık.
  • mahdum : Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi.
  • mahdumiyet : Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik.
  • mahdure : Örtülü ve kapalı kadın veya kız.
  • mahduş : Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış.
  • mahe : f. Matkap, burgu.
  • mahfas : Yuva.
  • mahfaza : (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
  • mahfed : (C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi.
  • mahfel : (C: Mehâfil) Dernek yeri.
  • mahfî : Gizli, saklı.
  • mahfil : (C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.
  • mahfiyyen : Gizlice. Gizli ve saklı olarak.
  • mahfuf : Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.
  • mahfuk : Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.
  • mahfur : Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.
  • mahfuz : (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış. ◊ Alçalmış veya alçatılmış.
  • mahfuz liman : Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.
  • mahfuzat : (Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.
  • mahfuzen : Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak.
  • mahh : Yumurtanın akı.
  • mahi : (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden. ◊ f. Balık. Semek.
  • mahic : Sâfi, saf, katıksız.
  • mahiciyy : Palan vurdukları at.
  • mahidan : f. Balık havuzu.
  • mahifüruş : f. Balık satan. Balıkçı.
  • mahigir : f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.
  • mahihar : f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
  • mahik : (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.
  • mahile : (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.
  • mahin : (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.
  • mahir : Becerikli, hünerli, san'atkâr.
  • mahirane : f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
  • mahîs : Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.
  • mahiyan : (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
  • mahiyane : f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
  • mahiyat : Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.
  • mahiyet : Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı.
  • mahiyye : Aylık.
  • mahiz : (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.
  • mahîz : Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)
  • mahîza : (C: Mehâyız) Hayız bezi.
  • mahk : Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan. ◊ İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek.
  • mahkede : İkamet mevzii, oturulan yer.
  • mahkeme : (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.
  • mahkî : Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
  • mahkiyyun anh : Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.
  • mahkud : Hased edilen, hased olunan.
  • mahkuk : Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.
  • mahkûm : Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.
  • mahkun : Suçsuz, masum.
  • mahkur : (Bak: Muhakkar)
  • mahl : Kıtlık, kaht.
  • mahlas : Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.
  • mahlasname : şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
  • mahleb : (C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi. ◊ Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot.
  • mahlece : (C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer.
  • mahlefe : Söğütlük.
  • mahlu : Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan.
  • mahlub : Sağılmış hayvan.
  • mahluc : (Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış.
  • mahluce : Rey ve fikri doğru olmak.
  • mahluf : Yemin etme, and içme, kasem etme.
  • mahluk : Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan. ◊ Traş olmuş.
  • mahluka : Başkasının olup da benimsenen manzum parça.
  • mahlukat : (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.
  • mahlul : Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras. ◊ Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey.
  • mahlulat : Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.
  • mahluliyet : Mahlul olma hali, mahlulluk.
  • mahlut : (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.
  • mahluta : Bulgurla karışık mercimek çorbası.
  • mahmasa : Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
  • mahmel : Üzerine yük konulan şey.
  • mahmi : Korunan, himaye gören. Hıfzolan.
  • mahmidet : (C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme.
  • mahmidetsâz : f. Senâ ve medheden.
  • mahmil : Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.
  • mahmiye : (Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir.
  • mahmud : Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı.
  • mahmudiye : Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş More…
  • mahmul : Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. 'İnsan More…
  • mahmule : Yük. Hamule.
  • mahmulen : Mahmul olarak, yüklü olarak.
  • mahmum : Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.
  • mahmumane : f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
  • mahmur : (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.
  • mahmurane : f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
  • mahmuz : (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek More…
  • mahn : Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak. ◊ Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam.
  • mahnak : Boğazın boğacak yeri.
  • mahniye : (C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.
  • mahnuk : Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.
  • mahnukan : Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
  • mahnun : Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.
  • mahpare : f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
  • mahperver : f. Mehtaplı.
  • mahpeyker : (Bak: Mehpeyker)
  • mahr (muhur) : (C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü.
  • mahra : Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey.
  • mahrab : (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.
  • mahref : Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti.
  • mahrefe : Yol.
  • mahrek : Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu. ◊ (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.
  • mahrem : Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve More…
  • mahreman : (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.
  • mahremane : f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
  • mahremiyyet : Gizlilik. Mahrem olma hali.
  • mahru : (C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel.
  • mahrub : Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış. ◊ Harabedilmiş, dağıtılmış.
  • mahruf : Toplanılmış devşirilmiş meyve.
  • mahruk : Yanan. Yanmış.
  • mahrukat : Yakılacak madde. Yanan şeyler.
  • mahrum : Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.
  • mahrumane : Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
  • mahrumiyyet : Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.
  • mahrur : Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.
  • mahrurâne : f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
  • mahrus : Himâye edilen. Korunan. Gözetilen. ◊ Hırsla istenilmiş.
  • mahrusa : Büyük şehir.
  • mahrut : Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni. ◊ Kasnı denilen zamkın ağacı.
  • mahrutî : Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.
  • mahrutiyyet : Mahrutilik, konik olma hâli.
  • mahruyan : f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.
  • mahruz : Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.
  • mahs : Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak. ◊ Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.
  • mahş : Yakmak.
  • mahsad : Ekini biçilmiş yer.
  • mahsebe : şüphe etme, şüphelenme, sanma.
  • mahser : Huy, tabiat.
  • mahşer : Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.
  • mahsub : Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen. ◊ Kızamık çıkarmış kişi.
  • mahşub : Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.
  • mahsubât : (Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.
  • mahsuben : Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.
  • mahsubiyet : Mahsubluk, mensubluk.
  • mahsud : Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse. ◊ Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla.
  • mahşud : Toplanmış. Yığılmış.
  • mahsuf : Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.
  • mahsul : Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.
  • mahsulât : (Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.
  • mahsuldar : f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.
  • mahsun : İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.
  • mahsur : Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış. ◊ Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.
  • mahşur : Toplanmış.
  • mahsus : Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak. More…
  • mahşuş : (Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış. ◊ Kuru ot.
  • mahsusa : Mahsus, hususi.
  • mahsusat : Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
  • mahsusen : Ayrıca, bile bile, mahsus olarak.
  • mahsusiyet : Mahsusluk. Hususi olma hâli.
  • mahşüv : Fazla. * İçi doldurulmuş.
  • maht : Çıkarmak. * Çekmek. ◊ şiddetli.
  • mahtab : (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk. ◊ (Bak: Mehtâb)
  • mahtam : (C: Mehâtım) Burun.
  • mahtid : Kişinin durduğu mekân.
  • mahtube : Evlenmek için istenilen kadın.
  • mahtum : Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış.
  • mahtumane : f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
  • mahtun : Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş.
  • mahtur : (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe.
  • mahtut : (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.
  • mahudane : Bir ot adı.
  • mahuf : Korkulu. Tehlikeli.
  • mahule : Kocası ölmüş kadın.
  • mahur : f. Kumarhâne. Meyhâne.
  • mahuza : Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız.
  • mahv : Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
  • mahv ve sekir : Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.
  • mahva : Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.
  • mahvar : f. Ay gibi.
  • mahvare : f. Aylık maaş.
  • mahve : Kuzey rüzgârı.
  • mahveş : f. Ay gibi.
  • mahviyyet : Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.
  • mahy : Gidermek.
  • mahya : Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik More…
  • mahyane : f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
  • mahyere : Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.
  • mahz : Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt. ◊ Yoğurdu çalkalayıp yağını almak. ◊ Nikâh.
  • mahza : Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.
  • mahzan : Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.
  • mahzane : Güvercinlik.
  • mahzar : (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.
  • mahzem : (C.: Mehazim) Atın kolan yeri.
  • mahzen : Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı. ◊ Yalnız, ancak, tek.
  • mahzî : Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.
  • mahzu' : Boyun eğmiş.
  • mahzub : Boyanmış.
  • mahzud : (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.
  • mahzuf : Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred)
  • mahzul : Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.
  • mahzulen : Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.
  • mahzum : Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne.
  • mahzun : Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı. ◊ Hazinede saklanan şey.
  • mahzunane : f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
  • mahzuniyet : Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.
  • mahzur : Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey. ◊ (Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey.
  • mahzurat : Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller. ◊ Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.
  • mahzure : (C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey. ◊ Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe.
  • mahzuz : Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.
  • mahzuzât : Hoşa giden şeyler. Hazlar.
  • mahzuziyet : Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme.
  • maî : Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.
  • maîb : (C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış.
  • maic : Dalgalı deniz.
  • maide : Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • maidesâlâr : f. Sofracı başı.
  • maika : Derin, amik.
  • mâil : Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer.
  • maîl : Ehil, iyal, çoluk çocuk.
  • mâile : Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş.
  • mâiliyyet : Eğiklik. Meyillik.
  • main : Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş.
  • main mehin : Zayıf, hakir su. * Meni.
  • mais : Ağaçları sık bitmiş olan yer.
  • maişet : (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.
  • maişetgâh : f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer.
  • maiyyet : Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et. * Yan. Nezd.
  • maiz : Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü. ◊ (C.: Mevâız) Keçi.
  • majüskül : Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler.
  • mak : (C: Amâk-Emâık) Göz pınarı.
  • mak' : Atmak. * Emmek.
  • mak'ad : Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.
  • mak'ade : Kurbağa.
  • maka : Hıyarşenber denilen nebat.
  • makabih : (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
  • makabir : (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
  • makade : Davar yedmek.
  • makadim : (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
  • makadir : Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar. ◊ (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
  • makal : Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
  • makalat : (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
  • makale : Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
  • makalid : (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
  • makalim : (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
  • makam : Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
  • makamat : (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
  • makame : (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
  • makami' : (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
  • makani' : (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
  • makariz : (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
  • makarr : (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
  • makasid : Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
  • makasim : (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
  • makasir : (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
  • makass : Makas.
  • makati' : (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.
  • makatil : (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.
  • makatir : (Maktar. C.) Damlalar, katreler.
  • makavid : (Mekud. C.) Yularlar.
  • makavil : Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.
  • makazz : Başın arka tarafından iki kulağın arası.
  • makbah : (C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.
  • makbaha : (C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.
  • makber(e) : (C.: Mekabir) Mezar. Kabir.
  • makbiz : Kılıcın ve yayın kabzası.
  • makbuh : Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.
  • makbuha : Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş.
  • makbul : (Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı. ◊ Ayağı bağlı olan.
  • makbuliyet : Beğenilmişlik, makbullük.
  • makbur : (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.
  • makbuz : (Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt.
  • makbuzat : (Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.
  • makdem : (C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme.
  • makderet : (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.
  • makdis : Mukaddes yer.
  • makdud : Uzun boylu kişi.
  • makduh(e) : (Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp.
  • makdunis : Maydanoz.
  • makdur : Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş.
  • makdurat : (Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.
  • maket : Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli.
  • makh : Sür'at, hız.
  • makhur : (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah'ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.
  • makhurane : Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.
  • makhuriyet : Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.
  • maki : Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.
  • makid : Kesilmeyen ve daimi olan.
  • makîl : Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.
  • makinist : Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.
  • makir : Hile yapan. Mekreden.
  • makis : (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen. ◊ Öşür ve vergi toplayan kimse.
  • makîs : (Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen.
  • makit : Dar yer.
  • makît : Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.
  • makiyan : f. Tavuk.
  • makk : Yarmak.
  • makl : Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak.
  • makleb : Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.
  • maklete : Helâk olacak yer.
  • maklu' : Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş.
  • makluan : Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.
  • maklub : (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi More…
  • maklubiyet : Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.
  • maklud : Fitil gibi bükülmüş olan.
  • maklum : Yontulmuş ve kesilmiş olan.
  • makluv (makliyy) : Pişirilmiş kebap.
  • makmaka : Sözü boğazı içinden söylemek.
  • makmene : Lâyık ve münâsip olacak yer.
  • makna' : Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi.
  • maknat : Ümit kesecek yer.
  • maknee (makneut) : Güneş görmeyen yer.
  • makr : Çok acı olmak.
  • makrebe : Hısımlık, yakınlık. Karâbet.
  • makreme : (Bak: Mikrame)
  • makru' : Okunan. Okunmuş olan.
  • makruf : Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne.
  • makruh : Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh.
  • makrun : (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak.
  • makruniyet : Yaklaşma. Yakınlık.
  • makrut : Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.
  • makruz : (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.
  • maks : Suya dalmak. Daldırmak.
  • maksad : (C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye.
  • maksal : Mahsul ekilen yer.
  • maksar : Nihâyet, son, netice.
  • maksara : (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.
  • maksebe : Sazlık, kamışlık.
  • maksee : Hıyar tarlası.
  • maksim : (C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.
  • maksud : Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye.
  • maksüe : Hıyar tarlası.
  • maksum : Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib.
  • maksur : (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, More…
  • makşur : Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış.
  • maksure : (C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer.
  • maksus : Kesilmiş, kırpılmış.
  • maksuv (maksiyy) : Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.
  • makşuvv : Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış.
  • makt : Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz. ◊ Vurmak.
  • makta' : 'Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', More…
  • maktaa : Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.
  • maktane : Pamuk tarlası.
  • maktar : Damla, katre.
  • maktel : Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.
  • maktem : Tozlu yer.
  • maktu' : (Maktua) (C.: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü.
  • maktuan : Götürü olarak, toptan.
  • maktul : Öldürülmüş, katledilmiş olan.
  • maktulen : Öldürülerek, katledilerek.
  • maktulîn : (Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.
  • maktur : Katranlı. Katran sürülmüş.
  • makul : (Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz.
  • makulat : (Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler.
  • makule : Takım, çeşit. Kategori.
  • makv : Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak.
  • makya : Kusmak. * Kusma yeri.
  • makye : Duracak yer, konak yeri.
  • makzaba : Yonca ekilen yer.
  • makzî : Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere More…
  • makzuf : (Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış.
  • mal : f. 'Süren, sürülen, sarılan, takılan' anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) ◊ Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan More…
  • mal müdürü : Kazâ mâliye memuru.
  • mal-i hulya : f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller.
  • malak : Manda yavrusu. Buzağı.
  • malakelam : Diyecek yok. Söz götürmez.
  • malamal : Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.
  • malanihaye : Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
  • malarya : ing. Sıtma.
  • malaya'ni : (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.
  • mâlâya'niyyât : Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.
  • malayutak : Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
  • malaz : Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla.
  • maldar : f. Malı mülkü çok olan. Zengin.
  • maldarî : Zenginlik, servet.
  • male : f. Duvarcı malası.
  • malemyekün : Sözden ibâret.
  • malezim : (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.
  • malî : (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait. ◊ f. Dolu. * Fazla, çok.
  • malide : f. Sürülmüş, sürmüş.
  • malih : Tuzlu.
  • malihulya : (Bak: Mâl-i hulya)
  • malik : Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.
  • malikane : 'f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.'
  • malikî : (Bak: İmam-ı Mâlik)
  • malikiyet : Malik ve sahib olma.
  • maliş : f. Sürme, sürüştürme.
  • malişgâh : f. Yüz sürülecek yer.
  • malişger : f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
  • maliyat : Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.
  • maliye : Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
  • maliyet : Kıymet. Mâlolma değeri.
  • maliyyun : Maliyeci.
  • malizme : Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür.
  • malkoç : Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan.
  • malperest : f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan.
  • mamelek : Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.
  • mameza : Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi.
  • mamhuran : Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi.
  • mamisa : Bir ot cinsi.
  • mamizan : Vers denilen ot.
  • manahnü fîh : Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.
  • mancinik : Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.
  • manda : Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş.
  • mande : f. Kalmış, gitmemiş olan.
  • mandira : 'yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.'
  • manen : Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.
  • manend : f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
  • manende : Benzeyen, mümâsil.
  • manevî : (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani.
  • maneviyyat : Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar.
  • maneviyyun : Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar.
  • manevra : Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir More…
  • manga : Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca More…
  • mâni' : Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
  • mânia : Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
  • manivela : Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.
  • manken : Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli.
  • mansab : (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb)
  • manşet : Fr. Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. * Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası.
  • mansib : (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'.
  • mansibdâr : f. Mansıbda bulunan.
  • mansub : Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.
  • mansubîn : (Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar.
  • mansur : Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur)
  • mansuriyyet : Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma.
  • mansus : Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş. * Kur'anda açıkça anlatılmış.
  • mantik : (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
  • mantikan : Mantığa göre. Mantıkça.
  • mantikî : Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.
  • mantikî kirâet : Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini More…
  • mantikiyyât : Mantıkla alâkalı mes'eleler.
  • mantikiyyun : Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri.
  • mantuh : Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.
  • mantuk : Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. ' Şu kitabı satın aldım', sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır. * Söz, nukut, mânâ, More…
  • manyatizma : Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir. (Bak: İpnotizma)
  • manyetik : (Bak: Magnetik)
  • manzam : (C.: Menâzım) Sıra, dizi.
  • manzar : (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
  • manzara : Dışarıyı görecek pencere.
  • manzaranî : Gösterişli ve güzel adam.
  • manzarî : Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
  • manzud : Sık yetişmiş ağaç. * Üstüste istif edilmiş.
  • manzum : Ölçülü, mizanlı, tertibli. * Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi). * Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
  • manzumat : Manzumeler.
  • manzume : Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. * Sıra, dizi. Sistem.
  • manzur : Görülen, bakılan, nazar edilen. * Beğenilen.
  • manzure : Belâ, musibet, felâket, âfet. * Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.
  • mar : f. Yılan.
  • mar-efsa : f. Yılan tutan, yılan efsuncusu. * Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi.
  • mar-gir : f. Yılan tutan, yılan tutucu.
  • maran : (Mâr. C.) f. Yılanlar.
  • maraton : yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.
  • maraz : Hastalık, illet, dert. Belâ.
  • marazî : (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
  • maraziyyât : Hastalıklar ilmi, patoloji.
  • mareşal : Fr. (Bak: Müşir)
  • marhic : Yılan balığı.
  • marhuk : Kuşkonmaz bitkisi.
  • maric : Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut.
  • marid : Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid.
  • marik : Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
  • marin : (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak. ◊ Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.
  • maristan : f. Hastahâne.
  • mariz : (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli. ◊ Hasta, alil, mariz.
  • marizane : f. Hasta olarak.
  • mârr : Geçen, geçmiş, yürüyen.
  • mârre : Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.
  • mârrîn : (Mâr. dan) Geçenler.
  • mârrin ü âbirîn : Gelip geçenler. Gelen giden.
  • marsus : (Bak: Mersus)
  • martulos : (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi More…
  • marzat : Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk.
  • marzî : Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı.
  • marziyat : Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
  • marziye : Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.
  • mas : Yeyni, hafif kimse.
  • mas' : Davarın kuyruğunu salması. * Vurmak. * Parlamak.
  • mas'ad : (C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri.
  • masa' : Kılıçla vuruşmak.
  • maşaallah : Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
  • masabak : (Bak: Masebak)
  • masad : (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
  • masadak : Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. 'Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı' gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de More…
  • masadir : (Masdar. C.) Masdarlar.
  • masaff : Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.
  • masaha : Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
  • masaib : (Bak: Mesaib)
  • masaid : (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
  • masaif : (Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.
  • masak : Darlık.
  • masal : Az miktar olan şey.
  • masale : Sızıntı.
  • masam : Duracak yer.
  • masame : Duracak yer.
  • masan : Eşya saklanacak yer.
  • masani' : (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
  • masari' : (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
  • masarif : (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.) ◊ (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
  • masarifat : (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
  • masarîn : Bağırsaklar.
  • masbah : Doğacak zaman ve yer.
  • masbu' : Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş.
  • masbug : (C.: Mesâbig) Boyalı, boyanmış. Mülevven.
  • masd : Cima etmek. * Emmek.
  • masda' : Taşlık yerlerden geçen düz yol.
  • masdar : 'Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i More…
  • masdu' : Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.
  • masduk : Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
  • masduka : (C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.
  • masdum : Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.
  • masdur : Gönderilmiş, yollanmış olan. * Göğsü incinmiş veya ağrımış olan.
  • maşe : f. Maşa.
  • masebak : Geçen, geçmiş olan, geçmişteki.
  • maselef : Evvelki, geçmiş.
  • masfuf : (Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş.
  • mash : Tutmak. * Çekmek.
  • mash (musuh) : Sâbit olma. * Mahvolup belirsiz olmak. * Kısa olmak.
  • mashara : Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil. ◊ (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
  • mashub : (C.: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış.
  • mashuben : Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak.
  • masî : f. Pervasız, korkusuz.
  • maşî : (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
  • masi' : Sağlam vücutlu kimse.
  • masif : (C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.
  • masik : Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan.
  • masile : Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.
  • masir : Mâni, engel.
  • masîr : (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
  • masit : Acı su. * Bir ot cinsi.
  • maşita : (Meşşâta) Baş tarayan.
  • masiva : Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler.
  • maşiye : (C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın.
  • maşiyen : Yaya olarak, yürüyerek.
  • mask : Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)
  • maskat : Düşülen yer.
  • masku' : Kırağı düşmüş yer.
  • maskul : Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.
  • masl : Tarhana. * Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su.
  • maslahat : 'İş, mes'ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir)'
  • maslahatbîn : f. İş yapabilen. İş görmesini bilen.
  • maslahatgüzâr : f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
  • maslahatkârâne : f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
  • maslahatşinâs : f. İşten anlıyan, iş bilen.
  • maslak : Su yolu üzerinde bulunan su haznesi. * Dâima akan su borusu. * Büyük yalak.
  • masliye : Tarhana çorbası. * Koruk aşı.
  • maslub : Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.
  • masluben : Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.
  • masmasa : Ağzın önü.
  • masna' : (Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç. * Şimdiki Arapçada: Fabrika. * Bucak, köşe.
  • masnea : İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.
  • masnu' : (Sun'. dan) San'atla yapılan, yapılmış. Yapma, yapmacık.
  • masnuat : San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.
  • masnuk : Nezleli kimse.
  • mason : Fr. Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir.
  • masr : Parmak uçlarıyla süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)
  • masra' : Çarpışma, ölme. * Güreş meydanı.
  • masraf : Sarfedilen, harcanan. Gider.
  • masrif : (Sarf. dan) Sarfetme ve harcama mahalli.
  • maşrik : (Bak: Meşrık)
  • masru' : Sar'a hastalığına tutulmuş, sar'alı.
  • masruan : Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak.
  • masruf : Sarfolunmuş, harcanılmış olan.
  • mass : Emmek. Bir şeyi eme eme içmek. ◊ Yakın olan. * Dokunan. Değen. ◊ (Mâssa) Emici, massedici.
  • massa : Maraz, hastalık. * Zahmet.
  • massetmek : Emmek, emerek içmek.
  • mast : f. Yoğurt.
  • mastaba : (C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
  • mastaki : Sakız.
  • mastihi : Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.
  • mastub : Damarlardan taşmış kan.
  • mastur : (Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış.
  • masube : İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).
  • masug : Kalıba dökülmüş. * Örneğe uygun. * Düz.
  • masun : Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan. * Sâlim, sağlam.
  • masuniyet : Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.
  • masur : Birbirine katılmış şey. Mümtezic.
  • masus : Sirke ile pişmiş güvercin.
  • masvat : Çok bağıran.
  • masver : Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve.
  • masyef : (C.: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer. * Su yolunun eğri büğrü yeri.
  • mat'am : (C.: Matâim) Yemek yenilecek yer. Yemek odası.
  • mat'um : (C.: Mat'umat) Yenecek yemek. Taam.
  • mat'umat : (Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.
  • mat'un : (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş. * (Ta'n. dan) Ayıplanmış.
  • mat'unen : Vebâya tutularak.
  • mata : (C.: Emtâ) Arka.
  • matabi' : (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
  • matabih : (Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
  • matabîh : (Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.
  • mataf : (C.: Matâif) (Tavâf. dan) Tavâf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yer.
  • matahir : (Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.
  • mataif : (Matâf. C.) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler.
  • mataim : (Mat'am. C.) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları.
  • mataîm : (Mıt'âm. C.) Oburlar, doymakbilmez kimseler. * Başkalarını beslemeler.
  • matain : (Matin. C.) Balçıkla sıvanmış yerler.
  • mataîn : (Mıt'ân. C.) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan.
  • matalil : (Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.
  • matamih : (Matmah. C.) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.
  • matamîr : (Matmure. C.) Mezarlar, kabirler. * Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler.
  • matar : (C.: Emtâr) Yağmur.
  • matara : Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
  • matare : Kuşu çok olan yer.
  • matarid : (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar.
  • matarih : (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler.
  • matarik : (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
  • matavi : (Matvi. C.) Kıvrımlar. Bükülmüş şeyler.
  • mataya : (Matiyye. C.) Binek hayvanları.
  • matbaa : (Tab'. dan) Tab'edilen yer. Kitab, gazete ve sâir yazıların basıldığı yerler. Basımevi.
  • matbah(a) : Mutbah. Yemek pişirilen yer.
  • matbu' : Tab' olunmuş. basılmış, kitap veya gazete haline gelmiş. Basılıp matbaadan çıkmış olan.
  • matbuat : Tab' edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi)
  • matbuh : (C.: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç). * Pişirilmiş yemek.
  • matbuhat : (Matbuh. C.) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar. * Pişirilmiş yemekler.
  • mate : Öldü.
  • mateahhar : (Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen.
  • matekaddem : (Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri.
  • mâtem : Ağlama. Üzüntü veya kederden ağlayıp sızlama. Kederinden yas tutma.
  • mâtemdâr : f. Mâtemli, acılı, yaslı.
  • mâtemengiz : f. Mâtemi ve yası iktiza eden.
  • mâtemfezâ : f. Yası ve mâtemi ziyadeleştirip arttıran.
  • mâtemhane : f. Ağlanılan, yas tutulan yer.
  • mâtemî : Yaslı, mâtemli, üzüntülü.
  • mâtemkünân : f. Yas tutup mâtem ederek.
  • mâtemzede : Mâtemli. Yaslı.
  • materyal : Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler.
  • materyalist : Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
  • materyalizm : Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
  • matfa : (İtfâ. dan) Söndürülmüş.
  • math : El ile vurmak. * Yalamak. * Birbiri ardınca sulamak.
  • mathare : (C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara.
  • mathum : Dolu, dolmuş.
  • mati' : Uzun, tavil. * Her nesnenin iyisi.
  • matîn : (C: Metâyın) Balçıklı yer.
  • matir : (Matar. dan) Yağan, yağıcı.
  • matîr : Yağmurlu gün.
  • matîrat : Tehlikeli yerler.
  • matîta : (C: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.
  • matiyye : Binek hayvanı. Binek. * Gerinip sevinerek yürüyen.
  • matl : Atlatma, geçirme, defetme. * Çekme.
  • matla' : Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer. * Yıldız veya güneşin zuhur etmesi. * Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti. (Bak: Musarra')
  • matlab : İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye.
  • matlub : İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.
  • matlubat : (Matlub. C.) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler. * Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.
  • matlul : (C.: Matâlil) Yaş, ıslâk. * Islanmış, nemlenmiş.
  • matma' : Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey.
  • matmah : Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.
  • matmazel : Fr. Evli olmayan gayr-ı müslim kız.
  • matmu' : (Tama'. dan) Tama' olunmuş. Hırsla istenen şey.
  • matmur : Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.
  • matmure : Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer. * Kabir, mezar.
  • matmus : Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.
  • matneb : (C: Metânib) Omuz. * Omuzla boyun arası.
  • matrah : (C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer.
  • matran : Taç giymiş piskopos.
  • matred(e) : Irak eden, uzaklaştıran.
  • matris : Fr. Dizilmiş harflerin hususi bir mukavva üzerine alınan kalıbı. * Dizme makinelerinde harf kalıbı.
  • matrud : Kovulmuş. Tardedilmiş. Uzaklaştırılmış olan.
  • matrudîn : Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar.
  • matruh : Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ).
  • matruk : Gevşek ve uyuşuk adam. * Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.
  • matruş : Traş olmuş. Sakalsız. * Sağır kimse.
  • matt : Çekmek.
  • matta : İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri. (Bak: Havari)
  • mattal : (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.
  • matte : Vesile, sebep.
  • matv : Çekmek.
  • matvî : Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.
  • matviyy : Dürülmüş nesne.
  • matviyyât : Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.
  • matviyyen : Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak.
  • mauk : şer, yaramaz.
  • maul : Üstün gelinmiş.
  • maun : Eve lâzım şeyler. Ev eşyası. * Malın zekâtı. * Ufak tefek ihtiyaçlar. * Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey. ◊ Yardım, imdat. * More…
  • mâun suresi : Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresidir. 'Eraeyte Suresi' de denir.
  • maune : Mavna. Yük taşıyan büyük kayık.
  • maunet : Yardım. İmdat. * Azık. Yol yiyeceği. * Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti. * Huk: Masarif.
  • maviye : Billur taşı.
  • mavna : Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.
  • mavtin : (C.: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.
  • mavzer : Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.
  • maye : Damızlık. * Esas. Temel. * Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde. * Para, mal. İktidar. Güç. * İlim. * Dişi deve.
  • mayedar : f. Kudretli, paralı.
  • mayhoş : f. Biraz ekşice lezzetli tatlı.
  • mâyi' : Akıcı. Akıcı madde.
  • mâyiât : (Mâyi'. C.) Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.
  • mayih : (C: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi. * Bahşiş veren, atâ eden.
  • mâyiiyyet : Mâyilik, akıcılık, sıvılık.
  • mayin : ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.
  • mayir : (C: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren.
  • mayu'kal : Anlaşılır.
  • mayu'ref : Bilinmez. * Minder altında saklanan şey.
  • mayuhdes : Sonradan olan.
  • maz' : Gön yağlamak. * Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak. ◊ Çiğnemek.
  • maz'a : Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
  • maz'uf : Zayıf ve cılız. Zayıflamış.
  • maza : (Mezâ) Geçti (mânasına fiil).
  • maza ma maza : Olan oldu. Geçen geçti.
  • mazaci' : (Mazca. C.) Kabirler, mezârlar.
  • mazacir : (Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
  • mazağ : Çiğnenecek veya çiğnedikleri yemek.
  • mazahir : (Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.
  • mazak : Darlık.
  • mazalim : (Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.
  • mazalle : (C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer. ◊ Yol aranılan yer.
  • mazallenişin : f. Gölgelikte oturan.
  • mazamîn : (Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler.
  • mazanne : (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.
  • mazarr : Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.
  • mazarra : Meşakkat, zahmet. * Ziyân.
  • mazarrat : Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
  • mazayik : (Mazîk. C.) Zor güç işler. * Sıkıntılı ve dar yerler.
  • mazaz : Musibet, felâket ve belâ acısı. * Acıma, üzülme, kederlenme.
  • mazbata : Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.
  • mazbut : Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. * Sağlam. * Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. * Muhâfazalı. Korunmuş. * Belli, belirtilmiş.
  • mazbutât : '(Mazbut. C.) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.'
  • mazca' : (Madca) Yatılacak yer. Mezar, kabir.
  • mazcer : (C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
  • mazem : İki dağ arasında olan dar yol. * Dar olan her yer.
  • mazfuf : Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.
  • mazg : Ağızda çiğneme.
  • mazgal : yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.
  • mazhak : (C: Mezâhık) Gülünç kimse.
  • mazhar : Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
  • mazhariyet : Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.
  • mazi : Geçmiş zaman. Geçen, geçmiş olan. * Gr: Bir işin geçen zamanda yapıldığını bildiren fiil. Fiil-i mâzi. Mazi sigası.
  • mazif : Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.
  • mazife : İzâfe olunmuş. * Keder, hüzün, tasa, gam.
  • mazig : Çiğneyen, çiğneyici.
  • mazîk : Dar yer.
  • mazille : Kıldan yapılma büyük çadır.
  • mazîm : Mazlum.
  • mazin : Karınca yumurtası. * Bir kabilenin adı.
  • mazinne : (C: Mezânin) İçinde bir şey olduğu tahmin olunan yer.
  • mazir : Ekşi, hâmız.
  • mazîr : Ekşi, hâmız.
  • mazîre : Ayran.
  • maziryun : Şahtere otu.
  • maziyan : Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.
  • maziyat : Geçmişler. Geçen zamanlar.
  • maziye : Şarap, hamr. * Beyaz iyi bal. * Beyaz ince yumuşak gömlek.
  • mazîz : Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.
  • mazleme : (C.: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma.
  • mazlum : Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş. * Halim, selim, sakin, sessiz.
  • mazlumane : Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.
  • mazlumîn : Zulüm görmüş kimseler.
  • mazlumiyyet : Mazlumluk. Zulüm görmüşlük. * Sessizlik, yavaşlık.
  • mazmaz : (İbranice) Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'taki ismi.
  • mazmaza : Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.
  • mazmi : Sulanan ekin.
  • mazmum : (Zamm. dan) Zammolunmuş. İlâve olunmuş. * Yapışmış. * Zamme ile okunan.
  • mazmun : Meâl. Mâna. Mefhum. * Nükteli, san'atlı, ince söz. * Ödenmesi lâzım olan. * Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.
  • maznuk : Nezle olmuş. Nezleli.
  • maznun : (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. * Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.
  • maznunîn : (Maznun. C.) Zan altında bulunanlar. Şüpheli kimseler.
  • mazra : Ayran. Bir nevi yemek.
  • mazrac : (C: Mezaric) Eski elbise.
  • mazrahî : Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.
  • mazreb : Vuracak yer. * İlikli kemik.
  • mazrub : (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş. * Basılmış, damgalanmış. * Mat: Çarpılan. (Bak: Madrub)
  • mazrubeyn : Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
  • mazruf : Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
  • mazrufât : (Mazruf. C.) Zarflı olanlar.
  • mazrufen : Zarf içinde olarak. Zarflı surette.
  • mazrur : Zarar etmiş. Ziyan görmüş.
  • mazrus : Örülmüş, örülerek yapılmış. Diş takımı.
  • mazufe : İzâfe olunmuş.
  • mazz : Gönlün gamdan ve tasadan yanması. * İkrar etmek, kabul etmek, açıktan söylemek. ◊ Nar.
  • me'baz : (C: Meâbiz) Diz altındaki çukur.
  • me'bele : Deve duracak yer. * Devesi çok olan yer.
  • me'cel : (C: Meâcil) Su toplanan yer.
  • me'cur : Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen.
  • me'd : Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak.
  • me'dübe : Ziyafet. Düğün.
  • me'haz : Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.
  • me'hazî : Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.
  • me'hul : Ma'mur, imar edilmiş.
  • me'huz : Ahzolunmuş. Çıkarılmış. Alınmış. * Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.
  • me'huzât : Alınmış olanlar. Alınan paralar ve bu paraların defterde yazılı kısmı.
  • me'k (mü'k) : (Amâk-Emâk) Göz pınarı.
  • me'kel : (Ekl. den) Yemek yenecek yer. Geçim yeri. * Yemek.
  • me'kele : (C.: Meâkil) Yenilecek, eklolunacak şey.
  • me'kul : Ekl olunmuş, yenmiş şey, yiyecek.
  • me'kulât : (Me'kul. C.) Yenilecek gıdâ maddeleri.
  • me'kum : Tilki ve tavşan ini ve yatağı.
  • me'le : (C: Miâl) Hazırlanmak. * Şişman kadın, semiz avret. * Bahçe.
  • me'luf : Alışılmış. Ünsiyyet edilmiş. * Alışık. Huy edinmiş.
  • me'lufiyet : Alışıklık, ünsiyet.
  • me'luk : Deli. Divâne.
  • me'lum : Kederli. Eleme, derde tutulmuş.
  • me'men : Sağlam. Güvenilir. Emin yer.
  • me'mul : Umulan. Ümid edilen. Beklenilen.
  • me'mum : İmama uyan kimse. İlerdekine uyan.
  • me'mume : Beyine ulaşan yara.
  • me'mun : Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan. * Abbasi halifelerinden Hârun Reşid'in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı.
  • me'mur : Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.
  • me'muren : Me'mur olarak, memurlukla. Bir iş ile vazifelendirerek.
  • me'murîn : (Me'mur. C.) Devlet hizmetinde bulunan kimseler. Me'murlar.
  • me'muriyet : Me'murluk. Vazife, görev, hizmet.
  • me'n : (C: Müün-Me'nât) Böğür. * Yer kazmakta kullanılan ucu demirli ağaç.
  • me'ne : Böğür, hâsıra.
  • me'nub : (Bak: İhcâc)
  • me'nuf : Burunda hastalığı olup koku alamayan.
  • me'nus : Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. * Beğenilmiş. Mergub.
  • me'nuse : Ateş.
  • me'nusiyet : Alışılmış olma. Alışılma. Ünsiyet edilmiş olma.
  • me'nut : Hased olunmuş kişi, mahsud.
  • me'r : Katı, şiddetli, şedid. * Fesad.
  • me'ruş : Yer. Arz. Yeryüzü.
  • me'ruza : Ağaç kurdunun yediği ağaç.
  • me's : İnsanların arasını bozmak, araya fesad sokmak.
  • me'sar : (C.: Meâsır) Hapsetmek. * Hapsedecek yer.
  • me'sede : Arslanlı yer.
  • me'sem : (Me'seme) Günah. Kabahat, suç.
  • me'sere : (Meâsir) Eskiden kalma güzel eser. * Cömertlik. * Güzel hareket ve fiil.
  • me'sum : Günahlı, suçlu, maznun.
  • me'sur : Esir edilmiş. * Hürriyeti alınmış olan.
  • me'sur(e) : Ecdaddan rivayet edilen. * Meşhur. * İtibarlı. Beğenilmiş olan. * Rivayet yolu ile öğretilmiş meşhur ve mühim haberler. * Bir kılınç ismi.
  • me'tem : (C: Meâtim) Kadınlar cemiyeti.
  • me'tî : Gelecek yer.
  • me'v : Çekmek.
  • me'va : Mekân. Varılacak yer. Mesken. * Sığınacak yer.
  • me'vum : Koca başlı ve gövdeli kimse.
  • me'yus : Ümidsiz. Kederli. Ye'se düşmüş. Ümidi kesik.
  • me'yusâne : Ümidsizlikle. (Bak: Ye's)
  • me'zak : (Me'zel) : Dar yer.
  • me'zem : (C: Meâzim) Dağ içinde olan dar yol. Cenk yeri, dövüş meydanı.
  • me'zene : (C.: Meâzin) (Ezan. dan) Ezan okunacak yer.
  • me'zer : (C: Meâzir) Sığınacak yer, melce.
  • me'zun : İzinli, izin almış. Salâhiyetli. * Diplomalı. İcâzetli.
  • me'zunen : İzinli olarak.
  • me'zunîn : (Me'zun. C.) Mezunlar. İzin almış kimseler. Salâhiyetliler. İcâzet sahibleri. Diplomalılar.
  • me'zuniyet : Me'zun olma. İzinli ve salâhiyetli olma. Diplomalı olma.
  • me-ra : f. Beni. Benim. Bana.
  • meab : Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'. ◊ Ayıp yeri. * Ayıp.
  • meabid : (Bak: Maâbid)
  • mead : Ahiret. (Bak: Maâd)
  • meadib : (Me'debe. C.) Ziyâfetler.
  • meadin : (Bak: Maâdin)
  • meahiz : (Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
  • meakil : (Me'kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.
  • meâl : (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.
  • meâlen : Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil)
  • meâlî : Kısaca mânasına ait.
  • mealî : (Bak: Maâlî)
  • mealim : (Bak: Maalim)
  • mealperver : f. Mânâlı. * Mâna anlatan.
  • meân : Mekân, menzil.
  • meann : Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip.
  • mear : Arlanacak, utandıracak şey. ◊ Saç ve sakalın dökülmesi.
  • mearib : İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.
  • mearic : (Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.
  • mearic suresi : Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.
  • mearre : Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah.
  • measi : (Bak: Maâsi)
  • measim : Günahlar. * Günah işlenecek yerler.
  • measir : (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
  • meass : Çok cür'etli. Hiç çekinmeyen. ◊ Talep mevzii, isteme yeri.
  • meayib : Kusurlar, ayıblar, lekeler. (Bak: Maâyib)
  • meaz : (Bak: Maâz)
  • meazib : (Mi'zab. C.) Oluklar. Su yolları.
  • meazif : Sazlar. Çalgılar. Saz âletleri.
  • meazin : (Me'zene. C.) Ezan okunan yerler.
  • meazir : Perdeler. Hicablar. * Özürler. ◊ (Mi'zer. C.) Peştemallar.
  • meb'as : (C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme.
  • meb'at : Yaban sığırının yatağı. * Davar ve deve yatağı. * Mekân, menzil.
  • meb'uc : Karnı delinmiş.
  • meb'us : Gönderilen. Ba's edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen.
  • meb'usân : f. Meb'uslar. Milletvekilleri.
  • meb'usiyet : Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.
  • mebad : (Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki...
  • mebadi : (Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.
  • mebahis : Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.
  • mebal : (Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer.
  • mebaliğ : (Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.
  • mebani : Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.
  • mebde' : Baş taraf. Başlangıç. Başlama. * Kaynak. Kök. Temel. Esas.
  • mebdeiyet : Başlangıç olma işi.
  • meberrat : (Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.
  • meberre : (C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.
  • meberret : Nöbet şekeri.
  • mebga : Talep mevzii, isteme yeri.
  • mebguz : Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.
  • mebhas : Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.
  • mebhur : Nefes darlığına mübtelâ olan, hırhır soluyan.
  • mebhus : Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş.
  • mebhut : Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem.
  • mebi' : (Bey'. den) Satılmış şey.
  • mebit : (Beyt. den) Geceleyin kalınacak yer. Geceliyecek yer.
  • mebiz : (C.: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık.
  • mebkale : (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
  • meblağ : Para, mevcud para miktarı. * Yetişmek.
  • meblevle (mibvele) : İçine bevledilen kap.
  • meblu' : (Bel'. den) Yutulmuş.
  • meblul : Nemli, yaş. Islak, ıslanmış.
  • mebna : Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas.
  • mebni : Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * ... den dolayı... e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine More…
  • mebrade : Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.
  • mebrez : Abdesthâne.
  • mebrud : Soğuk, soğumuş.
  • mebruk : Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.
  • mebrur : Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan.
  • mebruz : Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub.
  • mebsem : (C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.
  • mebşure : Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.
  • mebsus : Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.
  • mebşuş : (C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.
  • mebsut : Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.
  • mebsuten : Mebsut olarak.
  • mebtun : Karnı hasta olan kimse.
  • mebtuş : Tutulmuş. * Hışım olunmuş.
  • mebtut : Kesilmiş ve ayrılmış.
  • mebtute : Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.
  • mebyet : Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.
  • mebzul : Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.
  • mebzulî : Bolluk, çokluk, kesret.
  • mebzuliyyet : Ucuzluk. Bolluk.
  • meç : Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.
  • mec' : Hurmayı sütle ıslatıp yemek.
  • mec'ul : Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.
  • meca' : Açlık.
  • mecaa : Hilebazlık etmek, hile yapmak.
  • mecadif : (Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.
  • mecadil : (Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.
  • mecae : (Mecâet) Açlık. Acıkma.
  • mecal : Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.
  • mecalî : (Meclâ. C.) Aynalar.
  • mecalis : Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
  • mecami' : (Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.
  • mecamir : (Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.
  • mecane : Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.
  • mecanik : (Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)
  • mecanin : Mecnunlar. Deliler.
  • mecarî : (Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.
  • mecaz : Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime More…
  • mecaze : Cevizlik yer.
  • mecazen : Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.
  • mecazî : Mecazla ilgili.
  • mecazib : (Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.
  • mecbe : Geniş ve işlek yol.
  • mecbee : Mantar yetişen yer.
  • mecbub : Hayası ve zekeri kesilmiş.
  • mecbul(e) : (Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan.
  • mecbur : Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)
  • mecburen : İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.
  • mecburî : Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.
  • mecburiyet : Zora tutulma. Mecburluk.
  • mecc : Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak.
  • meccan : Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.
  • meccanen : Ücretsiz, parasız.
  • meccanî : Bedavacı. Parasız.
  • meccaniyet : Ücretsizlik, meccanilik.
  • mecd : Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar.
  • mecdere : Lâyık olacak mekân.
  • mecdeye : Kıtlık yeri.
  • mecdud : Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu.
  • mecdul : Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş.
  • mecdur : Tıb: Çiçek çıkarmış kimse.
  • mecellat : (Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler.
  • mecelle : Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.
  • mecenne : Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik.
  • mecer : Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.
  • mecerre : (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.
  • mecfer : Beli kalın olan at.
  • mechel : (C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl.
  • mechele : Birini câhilliğe sevkeden şey.
  • mechud : (Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç.
  • mechul : Bilinmeyen. Belli olmayan.
  • mechulat : (Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.
  • mechuliyet : Bilinmezlik, mechullük.
  • mechure : Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.
  • mechuriye : Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.
  • meci : (Meciyyen) Gelme, geliş.
  • mecid : Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
  • mecidiye : Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.
  • mecl : Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.
  • mecla : (C.: Mecâli) Ayna, mir'at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.
  • mecleb : Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)
  • meclis : Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.
  • meclis-ara : f. Meclisi süsleyen.
  • meclis-efruz : f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
  • meclis-füruz : f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
  • meclisî : Meclisle alâkalı. Meclise ait.
  • meclisiyan : Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.
  • meclub : Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun.
  • meclubiyet : Tutkunluk, meclubluk.
  • meclüvv : Parlak, cilâlı. Mücellâ.
  • mecma' : Toplanılacak yer. Kavuşulan yer.
  • mecmece : Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.
  • mecmede : Buzluk, karlık.
  • mecmu' : Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem' olunmuş. Bir araya getirilmiş şey.
  • mecmua : Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.
  • mecmuan : Toptan, birden, toplu olarak.
  • mecmuiyyet : Topluluk. Bütünlük. Tamlık.
  • mecneb : Çok şey.
  • mecnub : Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi.
  • mecnun : Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.
  • mecnunane : f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.
  • mecnuniyet : Delilik. Mecnunluk.
  • mecr : Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl.
  • mecra : Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer.
  • mecruh : Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ.
  • mecruhîn : (Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar.
  • mecrur : Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)
  • mecs : Ovmak. Dibagat etmek.
  • mecube : Cevap.
  • mecus : Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi.
  • mecusi : Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan 'Ateşperestlere' bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse. More…
  • mecusiyân : (Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.
  • mecusiyet : Mecusilik.
  • mecved : Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim.
  • meczir : (C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.
  • meczub : Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.
  • meczubîn : (Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar.
  • meczum : Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.) More…
  • meczur : Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)
  • meczuz : Kesilmiş, münkatı'.
  • med : Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı More…
  • med'î : Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.
  • med'uv : Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.
  • med'uvven : Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.
  • med'uvvîn : (Med'uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.
  • meda : Mesafe, nihâyet. Son.
  • medaci' : Yatacak yerler. (Bak: Madcâ')
  • medafi' : (Medfa. C.) Ask: Toplar.
  • medafin : (Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.
  • medahek : (Bak: Madhek-Mudhike)
  • medahil : (Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.
  • medaih : Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.
  • medain : (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber More…
  • medak : Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.
  • medami' : Göz yaşları. * Gözler.
  • medar : Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire.
  • medare : Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.
  • medaric : (Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.
  • medaris : Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
  • medas : Harman yeri.
  • medase : Harman yeri.
  • medayih : Medhe lâyık işler ve hareketler.
  • medayin : (Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler.
  • medbee (medbe) : Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd.
  • medbug : Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.
  • medbur : Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh.
  • medcen : Bulutlu gün.
  • medd işareti : Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
  • medd ü cezir : Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.
  • meddah : (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.
  • meded : İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.
  • mededcu : f. Meded isteyen, yardım arayan.
  • mededcuyane : f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.
  • mededhâh : f. Meded isteyen, yardım bekleyen.
  • mededhâhî : f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.
  • mededkâr : f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.
  • mededkârane : f. Medet ve yardım edercesine.
  • mededkârî : f. Yardımcılık.
  • mededres : f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir.
  • mededresanî : Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.
  • medeni : Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.
  • medeniyet : Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.
  • medenk : f. Kapı sürgüsü. Kilit.
  • meder : Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.
  • medfa' : (C.: Medâfi') Ask: Top.
  • medfee : Deve sürüsü. Çok miktar deve.
  • medfen : Mezar. Defnedilen, gömülen yer.
  • medfu' : Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış.
  • medfuat : (Medfu'. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.
  • medfun : Defnedilmiş. Gömülmüş.
  • medh : Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek. ◊ Büyük bahşiş.
  • medha : Deve kuşunun yumurtladığı yer. ◊ Övmek, medhetmek.
  • medhal : Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.
  • medhaldar : f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.
  • medhaza : (C: Medâhız) Ayak kayacak yer.
  • medhene : Yağhâne.
  • medhiyat : (Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler.
  • medhiye : Birini medhetmek için yazılan yazı.
  • medhul : (Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan.
  • medhun : f. Tabaklanmış deri.
  • medhur : Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.
  • medhuş : Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş.
  • medhuşâne : Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
  • medi : (C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.
  • medibb : Selin aktığı yer.
  • medid : Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş.
  • medîh : (Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu. ◊ Keskin.
  • mediha : Medih için yazılan kaside, övme.
  • medihagû : f. Medheden, öven.
  • medihasenc : f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.
  • medîn : Borçlu. * Kul, köle, abd.
  • medine : Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi 'Yesrib' idi.
  • medkuk : Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.
  • medl : Zayıf, yeyni kimse.
  • medlebe : Çınarlık.
  • medlul : Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.
  • medluliyyet : İşâret ve delil olma hâli.
  • medma' : (C.: Medâmi') Göz. Ayn. * Gözyaşı.
  • medmec : Kadeh.
  • medmum : Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş.
  • medn : Durmak, ikamet.
  • medr : Havuzun içini sıvamak. * Düzmek.
  • medraa : Ferâce, kaftan, çarşaf.
  • medrec(e) : (C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu.
  • medrese : (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.
  • medresenişin : Medreseli. Medresede oturan.
  • medruk : Anlaşılmış, derk olunmuş.
  • medrus : Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş.
  • medş : Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.
  • medsus : Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey.
  • meduf : Islanmış. * Dövülmüş.
  • medyum : (Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.
  • medyun : Borçlu. Vereceği bulunan.
  • meeka : Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.
  • meenne : Alâmet, nişan, işaret.
  • mef'at : Yılanlı yer.
  • mef'em : Karnı geniş olan kişi.
  • mef'ul : Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. 'Nuri kitabı okudu' cümlesinde, kitab mef'uldür.
  • mefad : Fayda vermek.
  • mefafun : Aklı ve fikri zayıf olan.
  • mefahim : Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
  • mefahir : İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
  • mefahis : (Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
  • mefail : (Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.
  • mefaka : Ansızın tutmak.
  • mefalis : (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
  • mefarik : (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
  • mefariş : (Mefruş. C.) Kadın eşler.
  • mefasid : (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
  • mefasil : (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
  • mefat : (Bak: Müfad)
  • mefatih : (Miftah. C.) Anahtarlar.
  • mefatir : Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar. ◊ (Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.
  • mefaviz : (Mefâze. C.) Sahralar, çöller.
  • mefaz : Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.
  • mefaze : (C.: Mefâviz) Çöl, sahra.
  • mefdere : Dağ keçisinin durağı.
  • meferr : Kaçılacak yer.
  • mefhar : İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.
  • mefharet : Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
  • mefhas : (C.: Mefâhis) Kuş yuvası.
  • mefhum : Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ. ◊ Kömürleşmiş olan.
  • mefîs : Kaçacak yer.
  • mefkad : Kaybolacak yer.
  • mefkaret : İhtiyaç, zaruret.
  • mefkud : Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.
  • mefkudiyet : Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.
  • mefkuk : (C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış.
  • mefkur : (C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.
  • mefkure : (Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.
  • mefluc : Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.
  • meflucen : Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.
  • mefluk : Yoksul, zavallı, biçare, miskin.
  • meflul : Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli.
  • mefrah : Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.
  • mefrak : (C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.
  • mefrat : Çok büyük.
  • mefred : Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.
  • mefreş : Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.
  • mefrug : (C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş.
  • mefrugün bih : Bir kimseye bırakılan şey.
  • mefrugün leh : Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.
  • mefruk : Ovulmuş nesne. * Zâ'ferân ile boyanmış nesne. ◊ Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.
  • mefruş : Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı.
  • mefruşat : (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.
  • mefruz : (Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan. ◊ İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş.
  • mefsah : Bozma. * Feshedecek, bozacak yer. ◊ Geniş olacak yer.
  • mefsaka : (Fısk. dan) Günah işlenen yer.
  • mefsedet : Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.
  • mefsil : (C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal.
  • mefsud : Kendinden kan alınmış kimse.
  • mefsuh : Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş.
  • mefsuhiyet : Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.
  • meftah : Hazine.
  • meftuh : Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.
  • meftuhane : f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.
  • meftuk : Fıtıklı.
  • meftul : (Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş.
  • meftum : Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.
  • meftun : Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.
  • meftunane : Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.
  • meftuniyet : Tutkunluk. Aşıklık.
  • meftur : Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.
  • mefturane : f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.
  • mefturiyet : Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik.
  • meftut : Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.
  • mefza' : Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer.
  • mefzaha : Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.
  • mefzul : Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.
  • mefzur : Eskimiş. * Parçalanmış.
  • megad : 'Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.'
  • megafir : (Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.
  • megafon : Sesi yükseltip büyüten alet.
  • megak : Mezar, kabir, çukur.
  • meganim : Ganimet malları. Harbde alınan mallar.
  • megavil : (Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar.
  • meger : f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.
  • meges : f. Sinek.
  • megesgir : f. Örümcek ağı.
  • megesran : f. Yelpâze.
  • megesvar : f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.
  • meglul : (Bak: Maglul)
  • megmum : (Bak: Magmum)
  • megs : (Bak: Meges)
  • megz : (Bak: Magz)
  • meh : f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay.
  • meh-ru : (C: Mehruyân) f. Ay yüzlü, güzel.
  • meh-ruyan : f. Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. * Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar.
  • meh-şid : f. Ay, kamer. * Ay ışığı, mehtâb.
  • mehab : Dehşetli ve heybetli yer.
  • mehabb : (Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.
  • mehabbet : (Bak: Muhabbet)
  • mehabet : Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.
  • mehabil : (Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.
  • mehacim : (Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.
  • mehafet : (Bak: Mahafet)
  • mehah : Tazelik, güzellik.
  • mehail : (Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.
  • mehak : Durgun suyun yeşilliği.
  • mehakim : (Bak: Mahâkim)
  • mehal : Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.
  • mehalik : (Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
  • mehamid : Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.
  • mehamil : Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)
  • mehamm : (Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler.
  • mehammşinâs : f. İşinin ehli. İşden anlıyan.
  • mehan : Ağızdan akan su, ağız suyu. ◊ (Bak: Mühan)
  • mehane : Hakaret.
  • mehanen : Küçümsenerek, hafifsenerek.
  • mehanet : Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.
  • mehanne : Burun.
  • mehar : f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk. ◊ Noksan, eksik. * Merci.
  • meharet : Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
  • meharic : (Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.
  • mehaş : Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.
  • mehasin : (Bak: Mahasin)
  • mehat : (C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik.
  • mehatt : Menzil, konak.
  • mehave : Doğru. * İnce olmak.
  • mehavi : (Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası.
  • mehavif : Korkulu yerler.
  • mehaz : Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve.
  • mehaza : İşlek yol.
  • mehazin : Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.
  • mehbel : Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu.
  • mehbil : (C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı.
  • mehbit : Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.
  • mehbut : Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan. ◊ Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.
  • mehc : Cömert, eli açık.
  • mehcebin : f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.
  • mehcenet : Küçük hurma ağacı.
  • mehcur(e) : (Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.
  • mehcuriyet : Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet.
  • mehcüv : Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.
  • mehd : Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. * Yeryüzü. * Yayıp döşemek. * Kâr kazanmak. * Hazırlanmak.
  • mehd-ara : f. Beşik süsleyen.
  • mehded : Hindibâ otu. * Acı marul.
  • mehdiyye : Mehdiye âit ve mensub olan. Mehdiye dâir ve müteallik. * Hediye. Armağan.
  • mehdum(e) : (Hedm. den) Yıkılmış, hedmolunmuş, yıkık.
  • mehdur : (Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş.
  • mehebb : (C.: Mehâbb) Rüzgârın estiği yer.
  • mehel : (C: Mühul-Emhâl) Yavaş yapmak. * Sonraya bırakmak, te'hir etmek.
  • mehenk : Ölçü. Miyar. * Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.
  • mehere : (Mâhir. C.) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler.
  • mehfak : Bol nesne.
  • mehîb : İnsanın kendisinden korktuğu. Heybetli, azametli, korkunç kimse. * Arslan, esed, gazanfer.
  • mehîl : Korkulu yer. Korkunç ve tehlikeli yer.
  • mehîn : Hor ve hakir. Zayıf. Zebun. * Az şey. * Rey', fikir ve tedbirde temyizi zayıf, ahmak.
  • mehîr : f. Ay, kamer.
  • mehîre : Usta, mâhir, hünerli. * Hür olan kadın. * Nikâh bedeli çok olan kadın.
  • mehist : f. Ağır, sakil.
  • mehîz : Ayran. * Yağı alınmış yoğurt.
  • mehk : Suyun rengi yeşil olmak. ◊ İyice ezme.
  • mehl : Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme.
  • mehleke : (C.: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş.
  • mehlika : f. Güzel. Ay yüzlü.
  • mehme : (C.: Mehâme) Irak, uzak. * Issızlık. * Korkunç sahrâ. Büyük çöl.
  • mehmed : Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.
  • mehmedcik : Kahraman ve mücahid mânasında Türk askerine verilen ünvandır.
  • mehmum : Endişeli. Düşünceli.
  • mehmuse : Gizli. Gizlenmiş eşya. * Örtülmüş. * Tecvidde: Gizli okunan harfler. Fısıltı ile okunan harfler. sözü, bu harfleri toplamıştır. Bunun zıddı 'Huruf-u mechure' dir.
  • mehmusen : Gizli olarak.
  • mehmuz : Gr: Hemzeli kelime. Harfin kökünde hemze varsa o kelimeye denir.
  • mehn (mihn) : Hizmet. * Mübtezellik, değersizlik.
  • mehpare : f. Ay parçası. * Çok güzel kimse.
  • mehpeyker : Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
  • mehr : Aşk, şefkat, muhabbet. * Güneş. * Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli.
  • mehrak : (C: Mehârik) Sahife, sayfa.
  • mehreb : Sığınılacak yer. * Ürküp kaçma.
  • mehrec : (Bak: Mahrec)
  • mehrecan : Eylül ayının onaltıncı günü.
  • mehru' : Sar'alı kimse. Sar'a hastalığı olan kişi.
  • mehtab : f. Mâhtâb. Ay ışığı.
  • mehter : (Mih-ter) f. Daha büyük. * Reis. * Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. * Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. * Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. * More…
  • mehterân : (Mehter. C.) Mehterler.
  • mehterhane : f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.
  • mehtuk : (Hetk. den) Bozulmuş, yırtılmış, hetkolunmuş.
  • mehub : Heybetli. Azametli. Korkunç. * Arslan.
  • mehul : Benli, benekli. ◊ Yumuşak yay.
  • mehv : İnce kılıç. * Sulu süt.
  • mehva : (C: Mehâvâ) Sahrâ, çöl, * Uçurum, yar. * İki dağ arası. * İki şeyin arası.
  • mehvare : f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret.
  • mehvat : Çöl, sahra. * İki şeyin arası.
  • mehveş : f. Ay gibi. * Mc: Güzel.
  • mehyum : Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış. * Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş.
  • mehzul : Düşkün. Zayıf. Arık.
  • mehzum : Hezimete uğramış. Mağlub olmuş olan.
  • meik : Gayretli kişi. * Hiddeti galip kimse.
  • mein : Ağlanacak ve inlenecek yer.
  • mejeng : f. Keder, hüzün, tasa, gam. * Hoşa gitmeyen, beğenilmeyen, nefret edilen, iğrenilen.
  • mek'um : Ağzı bağlı deve.
  • meka : (C: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar. * Canavarların inleri ve yatakları.
  • mekabir : (Bak: Makabir)
  • mekad(e) : Yakın olmak, yakınlık.
  • mekadir : (Bak: Makadir)
  • mekahil : (Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.
  • mekaid : (Mekide. C.) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.
  • mekal : (Bak: Makal)
  • mekamin : (Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular.
  • mekân : (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.
  • mekâne : (C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.
  • mekânen : Mahal ve yer bakımından.
  • mekânet : Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.
  • mekanik : Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile More…
  • mekânis : (Miknese. C.) Süpürgeler.
  • mekanizma : Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
  • mekâre : Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan More…
  • mekârib : (Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.
  • mekârih : (Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.
  • mekârim : (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
  • mekârimkâr : f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.
  • mekarîs : (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
  • mekâsib : (Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.
  • mekâtib : (Mekteb. C.) Mektebler, okullar.
  • mekâtîb : (Mektub. C.) Mektublar.
  • mekâyid : (Mekide. C.) Hileler, düzenler, aldatmalar.
  • mekâyil : (Mikyâl. C.) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.
  • mekayîs : Mikyaslar. Ölçüler. * Mukayeseler.
  • mekâza : Şiddetli mümârese. Alışkanlık.
  • mekbir : İhtiyarlama, yaşlanma.
  • mekbud : Ciğerinde hastalık olan.
  • mekbut : Mahzun kişi. Hüzünlü, üzüntülü kimse.
  • mekd : Azlık. * İkamet, oturmak.
  • mekdur : Kederlenmiş, kederli.
  • mekene : Kertenkele yumurtası.
  • meker : (C.: Mükur) Bir ağaç cinsi.
  • mekerr : Cenk edecek yer, savaş meydanı.
  • mekfere : Örtecek, sertredecek yer.
  • mekfuf : Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış. * Kilitlenmiş. * Heybe. * Dürülmüş, toplanmış. * Men olunmuş. Yasak edilmiş.
  • mekful : (Kefâlet. den) Kefil olmuş veya kefil olunmuş.
  • mekhul(e) : (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş, sürmeli.
  • mekîd : Tuzağa düşen veya düşecek olan.
  • mekîde : (C.: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.
  • mekîdet : Düzen, hile, fesat.
  • mekîl : Ölçmek. * Kilo ile ölçülen şey.
  • mekîlât : (Mekîl. C.) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler.
  • mekîn : Yüksek rütbe sâhibi. Vakarlı. Temkinli. Nüfuz ve iktidar sahibi. * Yerleşmiş. Oturmuş. Sâkin, Muhkem.
  • mekînet : Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık.
  • mekir : (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)
  • mekîs : Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.
  • mekk : Emmek. * Helâk etmek. * Noksan etmek, eksiltmek.
  • mekkâr : Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
  • mekkârî : Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.
  • mekke : Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) doğduğu şehirdir.
  • mekkî : Mekke'den olan. Mekke'ye dâir ve mensub. * Mekke'de nâzil olan âyet veya sure.
  • mekkuk : (C.: Mekâkik) Birbuçuk sa' alır kile.
  • mekla' : Otlu yer.
  • meklum : Yaralı, mecruh. Yaralanmış.
  • mekmen : (C.: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.
  • mekmene : Pusu, gizlenilecek yer. * Define, hazine.
  • mekmun : Gizli. Saklı.
  • mekn : Kudret, kuvvet, güç.
  • meknan : Bir ot cinsi.
  • mekne : (C: Miken-Mekenât) Kuş yuvası.
  • mekniyyat : (Mekniyye. C.) Kinayeli cümleler.
  • meknun : Örtülü, gizli. Saklı. * Dizilmiş. Dizili. Manzum.
  • meknus : Süpürülmüş.
  • meknuz : Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.
  • mekr : (Bak: Mekir)
  • mekre : (C: Mekârih) Şiddet. * Bıkkınlık. * Kerahet, iğrençlik.
  • mekreme : İzzet, ikram yeri. Seha, cud, şeref. Cömertlik.
  • mekrub : Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.
  • mekrubiyet : Kederli, hüzünlü ve tasalı olma.
  • mekruh : İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş. * Mihnet. Şiddet.
  • mekruha : Keder, mihnet. şiddet.
  • mekruhat : (Mekruh. C.) Mekruh olan şeyler.
  • mekruhiyet : İğrençlik, mekruhluk.
  • mekrume : (Bak: Mekreme)
  • meks : (C.: Mükus) Bir şeyin pahası noksan olma. * Öşür. Vergi. Vergi almak. ◊ Durma, eğlenme, bekleme.
  • mekseb : (C.: Mekâsib) (Kisb. den) Kazanç, gelir. * Kazanç yeri. Kazanç vasıtası.
  • meksefe : (Bak: Miksefe)
  • meksub(e) : Kesbolunmuş. Kazanılmış. * Sonradan tahsil olunmuş, elde edilmiş. * Yüksekten dökülen. * Çağlayan.
  • meksuf : Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış. ◊ Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.
  • mekşuf : Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli.
  • meksur : (Kesr. den) Kırılmış, kesrolunmuş. * Gr: 'İ' şeklinde kesreli okunan harf. ◊ Çoğaltılan, çoğaltılmış.
  • mekteb : (C.: Mekâtib) Yazı yazacak yer. * Okul.
  • mektub : Yazılı, yazılmış kâğıt.
  • mektubat : Mektublar. Yazılı kâğıtlar. * Bazı meşhur ve mühim kitapların ismi. * Bir yerden başka bir yerdeki şahsa gönderilen yazılı kâğıtlar. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın ismi.
  • mektuf : İki eli arkasına bağlanmış olan.
  • mektum : Gizli. Saklı. Gizli kalmış. * Hükümetten gizli tutulan.
  • mektumat : (Mektume. C.) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir.
  • mekur : Hileci, yalancı, dolandırıcı.
  • mekyes : Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse.
  • mekyul : Kile ile ölçülmüş.
  • mekzebe : Yalan söz, doğru olmayan kelâm. Palavra.
  • mekzube : Palavra, yalan söz.
  • mekzum : Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı.
  • mel' : Seri seyr.
  • mel'ab : (La'b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri.
  • mel'abe : (La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.
  • mel'abegâh : f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri.
  • mel'an : Dolu olan, taşkın.
  • mel'ane(t) : (La'n. dan) Lânete sebeb olan. Lânete müstehak iş. * Yol ayrımı ve insan menzili.
  • mel'anet-piş : f. Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan.
  • mel'anetkârane : f. Lânete müstehak surette.
  • mel'em (mil'em) : Ölçüsünde cimrilik yapan.
  • mel'eme : Cem'etmek, toplamak. * Terbiye etmek, düzeltmek, ıslâh etmek. * Yara yırtığını bağlamak.
  • mel'ub : Salyalı ağız.
  • mel'un : Lânetlenmiş. Lânete lâyık. * Kovulmuş, tard olunmuş.
  • mela : (C.: Emlâ) Ova, sahra. * Vakit. * Sıcak kül.MELA'Â : Meşveret. * Cemaat. Güruh. * Bir kavmin ileri gelen mes'uliyetli şahısları. * Huy, ahlâk. (Bak: Mele') * Doldurmak. More…
  • mela' : Otu olmayan yer.
  • melab : Bir cins güzel koku.
  • melabis : Elbiseler. Giyecek şeyler.
  • melace : Husumeti uzatmak, düşmanlığı çoğaltmak.
  • melaci' : (Melce. C.) İlticâ edilecek ve sığınılacak yerler.
  • melagim : Ağız çevresi.
  • melah : Atın ayağında olan verem. ◊ f. Çekirge.
  • melaha (müluha) : Tuzluluk. * Güzellik. ◊ Tatsızlık, tuzsuzluk.
  • melahat : Yüz güzelliği. Cemal. * Tuzluluk. Tuzlu su.
  • melahi : Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.
  • melahide : Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.
  • melahif : (Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.
  • melahim : Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame)
  • melaib : (Mel'ab-Mel'abe. C.) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler.
  • melaik : (Mil'aka. C.) Tahta kaşıklar.
  • melaik(e) : (Melek. C.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar.
  • melain : (Mel'un. C.) Herkesin nefretini kazanmış olanlar. La'netlenmiş olanlar. ◊ (Mel'ane. C.) Lânet edilecek iş ve hareketler.
  • melak : Lütuf, muhabbet, sevgi. ◊ Mala.
  • melal : Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
  • melal-aver : f. Usanç verici, usandıran, sıkan.
  • melam : Kınanmış. * Rezillik. Hakirlik. Kıymetsizlik.
  • melamet : Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
  • melamet-zedegân : (Melametzede. C.) f. Ayıplanmış, kınanmış kimseler, azarlanmış olanlar.
  • melametzede : (C.: Melametzedegân) f. Melamete uğramış, ayıplanmış, azarlanmış, kınanmış.
  • melamî : Kınanmış ve ayıplanmışlardan olan. * Hükema-i Kelbiyyun. (Bak: Kelbiyyun) * Melami adındaki tarikata mensub olan.
  • melami' : (Lem'a. C.) Parıltılar. Aydınlıklar.
  • melamih : (Lemha. C.) Lemhalar. Bir şeyin başka bir şeye benzeme noktaları. Güzellik ve çirkinlik eserleri.
  • melamiyyun : (Melamî. C.) Melamî tarikatından olanlar.
  • melas : Saracak ve dürecek yer. ◊ Kaypakça olmak.
  • melaset : Yumuşaklık. (Zıddı: Huşunet)
  • melassa : Hırsız ve haydut yatağı.
  • melavet : Vakit, zaman.
  • melaz : Sığınılacak yer. Melce'.
  • melaze : Badem ağaçları olan yer. ◊ f. Küçük dil.
  • melazib : (Milzâb. C.) Çok tamahkâr ve cimri olanlar.
  • melazz : Yalancı, kezzab. (Melzuz. C.) Leziz nesneler, lezzetli şeyler.
  • melbes : Giyecek şey. Elbise.
  • melbes ü me'kel : Giyecek ve yiyecek.
  • melbus : Giyilen. Giyilmiş olan. * Giyinmiş. Elbise giymiş.
  • melbusât : Giyilecek şeyler. Elbiseler.
  • melc(e) : Emmek.
  • melce' : Sığınılacak yer. Halas olacak, kurtulacak yer.
  • meld : Yumuşak olmak.
  • melda : Çok genç ve körpe vücud veya dal. İnce ve nâzik bedenli kız.
  • meldug : (Ledg. den) Zehirli bir hayvan tarafından ısırılarak sokulmuş.
  • mele' : (C.: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri. * Hırs, tama'. * Zan. * Güzellik. * Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir. * Dolu More…
  • meled : Tazelik, körpelik, nâziklik, gençlik.
  • melek : Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, masum mahluk. * Güzel huylu ve güzel olan kimse. (Bak: Melâike)
  • meleka : Düz kayacak nesne.
  • melekât : (Meleke. C.) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti'datlar.
  • meleke : Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hasıl olan bilgi ve mehâret. * Mümârese.
  • melekî : (Melekiye) Meleğe mensub, melekle alâkalı. * Paklık, temizlik, ismet. * Hükümdara, melike âit. Melikle alâkalı.
  • melekut : Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti. * Hükümdarlık. Saltanat. * Ruhlar âlemi.
  • melekutiyân : Melekut âleminden olanlar.
  • melel : Bıkma, usanma, bezme.
  • melem : Yaramaz tenbel kimse.
  • melevan : Gece ve gündüz.
  • melez : (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan. * Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.
  • melfuf : Sarılı. Bir mektup veya bir şey içine konulmuş olan.
  • melfufat : (Melfuf. C.) Zarf içinde veya tezkereye ilişik yazılar.
  • melfufen : Sarılı olarak. Melfuf olarak. Leffen, ekli olan şey.
  • melfuha : (C: Melâfih) Ana karnındaki erkek çocuk.
  • melfuz : (Lâfız. dan) Telâffuz olunmuş, okunmuş olan. Söylenmiş. * Ağızdan çıkan söz, hece, kelime veya harf.
  • melfuzât : (Melfuz. C.) Konuşulan şeyler.
  • melh : Kibirlenmek, gururlanmak. * şiddetli seyir. ◊ Yemeğe tuz koymak. * Çocuk emzirmek.
  • melhame : Kanlı harb. * Büyük muharebe sahası.
  • melhec : (C: Melâhic) Darlık.
  • melhed : Kabrin çukur açılacak yeri.
  • melhem : Hurma ağacı çok olan yer.
  • melhez : (C: Melâhız) Darlık çekecek yer.
  • melhub : (Lehb. den) Alevli, alevlenmiş.
  • melhud : (Lahd. dan) Mezara sokulmuş, kabre konulmuş. Lâhid içine konulmuş.
  • melhuf : Hasrette kalan. * Kederli, tasalı. * İmdad bekleyen.
  • melhufân : (Melhuf. C.) Kederliler, tasalılar, kaygılılar, üzüntülüler. * Hasrette kalanlar.
  • melhufîn : Hasrette kalıp yardım isteyenler.
  • melhuk : Karışmış, kavuşmuş. İltihak etmiş.
  • melhuz : Mülâhaza ve tefekkür olunmuş olan veya olunabilen. Düşünülebilen. Akla gelebilen. Olabilir.
  • melhuzât : (Melhuz ve Melhuze. C.) Olabilir şeyler. Hatıra gelen şeyler. İhtimâller.
  • meli' : Otu olmayan yer.
  • melîh : (C.: Milâh-Emlâh) Güzel, şirin. Sâhib-i melâhat. * Tuzlu. ◊ Tatsız tuzsuz yemek.
  • melik : Mülk ve melekut sâhibi. Padişah. Mutasarrıf. * Bir kavmin başı. Mâlik. (İsimdir)
  • melîk : Hâkim-i Mutlak. Hükümdar. Sultan. Memleket sahibi. Padişah. Kadir. (Daimî sıfattır.)
  • melîkâne : f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı.
  • melîke : Kadın hükümdar. Hükümdar karısı. Kraliçe.
  • melîl (melile) : Kül içinde pişirilen ekmek. * Hararet, sıcaklık. * Üzgün, kederli. Melul.
  • melîs : şişman ve tenbel olan kişi. ◊ Bir şeyi şiddetle tutmak.
  • melît : Cenin.
  • meliyy : Uzun zaman. * Zengin. Varlıklı. Maldâr. Gani. Eşraf.
  • melk : Dalkavukluk. * Yumuşaklık yapmak. * Mahvetmek. * Yıkamak. * Emmek. * Vurmak. ◊ Kudret, kuvvet. Şiddet. * Mübalağa.
  • melkean : Kötü, yaramaz kimse.
  • melkeme : El ile vurulan yerin yarası.
  • melkuha : (C: Melakih) Anasının karnında olan çocuk.
  • melkut : Yerden kaldırılıp alınan şey. * Sokağa, virâneliğe, câmi veya kilise kapısına bırakılmış çocuk.
  • mell : Küsmek, darılmak. * Yorgunluk. * Kakma, dürtmek. * Mahzun olmak, kederli olmak. * Hamuru külün içinde pişirmek.
  • mella : Zengin kimse.
  • mellah : Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen. ◊ (C.: Mellâhân-Mellâhin-Mellâhun) Gemici. Kaptan. Denizci.
  • mellaha : Tuz çıkan yer.
  • mellahan : (Mellâh. C.) Kaptanlar, denizciler, gemiciler.
  • mellahe : Tuzla.
  • mellahîn : (Mellâh. C.) Denizciler, gemiciler, kaptanlar.
  • mellase : Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü.
  • melle : Çukur.
  • melmus : (C.: Melâmis) (Lems. den) El ile dokunulmuş.
  • melmusat : (Melmus. C.) El ile dokunmalar. El ile temas etmeler.
  • mels : Enemek. Hayvanı iğdiş etmek, erkekliğini gidermek. ◊ Yalan vâde, yalan söz. * Güzellik, hüsün.
  • melsa' : Pürüzsüz ve düz yer. * şarap.
  • melsuk : Yapıştırılmış. Bitiştirilmiş.
  • melsun : (C.: Melâsin) Yalancı, kezzâb.
  • meltafa : Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf.
  • meltem : Yaz mevsiminde karadan denize doğru esen rüzgâr.
  • meltut : Karışmış, mahlut.
  • melul : Usanmış. Bıkmış. Bezmiş. * Mahzun.
  • melulâne : Acıklı ve mahzun bir hâlde.
  • melum : Azarlanmış, tahkir edilmiş, levmolunmuş.
  • melvan : Gece ve gündüz.
  • melyene : Yumuşaklık.
  • melze : At seğirtirken koltuklarını uzatmak. * Süngü ile veya gayrı nesne ile ta'n eylemek.
  • melzum : Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.
  • melzumiyet : Lüzumlu kılma. Melzumluk.
  • mem'ud : Midesinde hastalık olan.
  • memalik : (Memleket. C.) Memleketler.
  • memalîk : (Memluk. C.) Köleler. kullar.
  • memat : Ölüm. Ahirete göç etmek. (Bak: Mevt)
  • memdud : (Medd. den) Uzatılmış, yayılmış olan. Çekilmiş.
  • memdude : Balçıklı ve kesekli yer.
  • memdudî : Tel çeken.
  • memduh(a) : Beğenilmiş. Medholunmuş. Övülmüş. * Fık: Peygamberimizin (A.S.M.) sevmiş olduğu hareket, iş.
  • memduhat : (Memduh ve Memduha. C.) Medhedilecek ve övülecek şeyler. Övülmeğe değer şeyler.
  • memduhiyyet : Makbul oluş. Makbullük. Beğenilmiş oluş.
  • memedd : (Masdar-ı mimî ve mekân ismi) Bir şeyin uzandığı, serildiği yer.
  • memerr : Geçilecek yer. Cadde, sokak. Geçit yeri.
  • memhur : Mühürlenmiş. Damgalanmış.
  • memhure : Nikâh bedeli verilmiş olan kadın. ◊ Sürülüp nadas olmuş yer.
  • memhus : Parlatılmış, cilâlanmış. * Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan.
  • memhuvv : (Mahv. dan) Mahvolmuş, perişan olmuş.
  • memhuz : Yağı alınmış yoğurt.
  • memîl : Meyletme, bir yana eğilme, temâyül etme.
  • memkûr : (C: Memâkir) Av kanıyla kirlenmiş. * Kızıla boyanmış.
  • memkure : Sirkeli ve sarmısaklı balık.
  • memkûre : Uysal, yakışıklı.
  • memkut : Düşmanlık edilen, hased edilen.
  • memlaha : (Milh. den) Tuz çıkarılan yer. Tuzla.
  • memleket : (C.: Memâlik) Bir devletin toprağı, ülke, yurt. * Şehir. İl, kasaba. * Bir insanın doğup büyüdüğü yer.
  • memlu : Doldurulmuş. Dolu.
  • memluh : Tuzlanmış. Tuzlu.
  • memluhat : (Memluh. C.) Tuzlanmış şeyler. Tuzlu şeyler.
  • memluk : Köle. Kul. Esir. Bende. Hizmetkâr. * Birinin malı olan.
  • memlukâne : f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı.
  • memlukiyyet : Esirlik. Hizmetkârlık. Kulluk. Kölelik.
  • memlul : (Memlule) Usanmış, usanılmış, bıkılmış, bezilmiş.
  • memnu' : Yasak. Menedilmiş. Mâni olunmuş.
  • memnuat : (Memnu ve Memnua. C.) Yasak şeyler.
  • memnuiyyet : Yasaklık. Haram veya yasak oluş.
  • memnun : (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan. * Kesilmiş.
  • memnunen : Sevinerek, memnun olarak.
  • memnuniyyet : Mesrur oluş. Şâdlık. Mesruriyet.
  • memru' : Otlu yer.
  • memşa : (Meşy. den) Ayak yolu. Üzerine basıp yürüdükleri yer.
  • memsud : Vücudu kuvvetli ve sağlam yapılı olan.
  • memsude : Devrik yüzlü, münkabız kimse.
  • memsuh : Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan. ◊ El ile sıvanmış, mesh olunmuş. Temas edilmiş.
  • memşuk : Yazılmış olan, meşkolunmuş. * Uzun boylu zayıf at.
  • memsun : Mesâne hastalığına tutulmuş kimse.
  • memsus : Massolunmuş, emilmiş. * Baldır, incik. ◊ Dokunulmuş.
  • memtul : Çekiçle döğülerek işlenmiş.
  • memtur : Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.
  • memut : Meyyit. Ölmüş.
  • memzuc : Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş. * Şakalaşmak. * Oynamak.
  • men : (İsm-i Mevsuldür) Şahsa delâlet eder. 'O kimse ki, yahut, kimi, kim, kim ki' gibi mânâlara gelir. İstifham için olur, yerine göre tesniye (Menân) şeklinde ve cemi (Menun) gibi More…
  • men dakka dukka : Kapı çalanın kapısı çalınır.' Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: 'Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur.'
  • men ene : Ben kimim?
  • men hüve : O kimdir?
  • men lehül hakk : Fık: Hak sahibi olan kimse.
  • men lem yezuk lem yedri : 'Tatmayan bilemez. Kim ki tatmamış; o, tadını bilemez.'
  • men' : Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek.
  • men'a : Ölüm haberi. Vefat haberi.
  • men'ab : Cömert. * Hızlı yürüyen.
  • men'af : (C.: Menâif) Dağın sivri tepesi.
  • men'at : Ölüm haberi.
  • men'e : Dibâgat için ısladıkları deri.
  • men'uş : Hayır ile yâdedilen ölü. * Yukarı kaldırılmış. * Fakir olduktan sonra sevindirilmiş. * Tabuta konulmuş.
  • men'ut : Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.
  • mena : İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem)
  • menaat : Sarplık, çetinlik, kavilik, güçlük.
  • menab : Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.
  • menabi' : (Menba'. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler.
  • menabik : Batman.
  • menabir : (Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler.
  • menabit : (Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar.
  • menacil : (Mincel. C.) Ekin orakları.
  • menacim : (Mencem. C.) Terâzi kolları.
  • menadif : (Mindef. C.) Hallaç yayları.
  • menadil : (Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.
  • menafi' : (Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar.
  • menafih : (Minfâh. C.) Körükler.
  • menafiz : (Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler.
  • menah : f. Geniş, bol, ferâh. * Dar.
  • menahe : (C.: Menâih) (Nevha. dan) Ölü için ağlanacak yer. Mâtemhâne.
  • menahi : (Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer'an yasak edilmiş olan şeyler.
  • menahic : (Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.
  • menahil : (Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler.
  • menahir : (Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler. ◊ (Menhir. C.) Burun delikleri.
  • menahis : (Minhas. C.) Uğursuz şeyler.
  • menahit : (Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri.
  • menahiz : (Minhaz. C.) Burun delikleri.
  • menaî : (Men'â. C.) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler.
  • menaif : Dağların sivri tepeleri.
  • menaih : (Menâhe. C.) Ölü için ağlanacak yerler. Mâtemhâneler.
  • menair : (Menâvir) Minâreler. * Nur yerleri. * Alâmet.
  • menakib : (Menkıbe. C.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri. ◊ (Menkeb. C.) Yollar. * Omuzlar.
  • menakir : (Münker. C.) Günah ve kötü şeyler.
  • menakîr : (Minkar. C.) Minkarlar, gagalar. Yırtıcı kuşların gagaları. Taşçı kalemleri.
  • menal : Yetiştirme, nâil olma, kavuşma. * Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey.
  • menam : Uyku. Uyku zamanı. * Rüya. Düş. * Uyunacak yer, yatak odası.
  • mename : Yatak, döşek.
  • menamen : Uyuyarak. Uykuda olarak.
  • menar : Nur yeri. Fener kulesi. * Câmi minâresi. * Yol işaretleri.
  • menare : (C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare.
  • menas : Sığınacak yer. Melce'. Penah. * Deprenmek. * Fevt.
  • menasi' : (Minsa'. C.) Medine-i Münevvere'nin dışında meşhur bir yer.
  • menasib : (Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.
  • menasik : (Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.
  • menasim : (Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.
  • menasir : (Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.
  • menaşir : (Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.
  • menassa : Çeyiz odası. * Yüksek yer, çardak.
  • menat : İslâmiyyetten evvel cahiliyyet devrinde Kâbedeki bir putun adı. ◊ Dönecek yer, merci'. * İlişip asacak yer.
  • menatik : Mıntıkalar, bölgeler.
  • menavir : (Minare. C.) Minareler.
  • menaya : (Meniyye. C.) Ölümler. * Maksatlar. Gâyeler.
  • menazi' : (Menze'. C.) Niza ve kavga edilecek yerler.
  • menazil : (Menzil. C.) Menziller. İnecek yollar. Duralar. Konak yerleri.
  • menazim : (Manzam. C.) Sıralar, diziler.
  • menazir : Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler.
  • menba' : Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
  • menbat : Suyun çıktığı yer. Menba'.
  • menbel : Tembel, uyuşuk.
  • menber : (C: Menâbir) Yüksek olacak yer.
  • menbic : Mevzi ismi. (Oraya nisbetle 'menbicâni' derler.)
  • menbit : Otlu yer, otlak, çayır.
  • menbuş : Açılmış, soyulmuş.
  • menbuz : Piç. Veled-i zinâ. * Hemen doğmasını müteakib bir yere atılmış çocuk.
  • menca : (Bak: Mence')
  • mencat : Kurtulma, necât bulma. Halâs olma.
  • mence : (Mencâ) Kurtulacak yer. Necat bulacak yer. * Necat bulma. Kurtulma.
  • menced : (C: Menâcid) İnci ve altından olan gerdanlık.
  • mencem : (C.: Menâcim) Terazi kolu. * Maden.
  • mencenik : (Bak: Mancınık)
  • mencenun : (C: Menâcin) Sığırın döndürdüğü dolap. * Sığırların çektiği kağnı.
  • mencinik : (C: Mencınıkât) Mancınık.
  • mencub : Dibâgat olunmuş deri. * Geniş kadeh.
  • mencud : Kederli, tasalı, gamlı.
  • mencuk : f. Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. * Sancak, bayrak. * Şemsiye.
  • mend : f. Kelimelerin sonuna getirilerek 'sahip' mânasına edattır.
  • mendeb : Tehlike. Ölüm. * Gürültü ve şamata ile ağlama.
  • mendeme : Pişman olma. Nedâmet etmek. * Pişman olacak yer.
  • mendil : (Mindîl) (C: Menâdîl) Mendil. * Küçük havlu, peçete.
  • mendub : Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab. * İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp More…
  • mendud : Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.
  • menduf : Didilmiş, atılmış.
  • menduha : Genişlik. * Kifâyet, kâfi gelmek. * Mahlas.
  • menea : (Mâni. C.) Engeller, mâniler, özürler. * Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar. * Kuvvet ve cemâat.
  • menend : (Mânende-Mânend) f. Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih.
  • menfa : Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.
  • menfaat : Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.
  • menfaatbahş : f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren.
  • menfaatdâr : f. Menfaat ve fayda gören.
  • menfaatperest : f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse.
  • menfed : Tükenmek, yok olup gitmek.
  • menfer : Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.
  • menfes : (Nefes. den) Nefes deliği. Nefes alacak yer.
  • menfez : Nüfuz edecek delik, pencere. Delik. Ağız. Yarık. Girilecek yer.
  • menfî : Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan. * Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün. * Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen. * Hakikatın aksini iddia eden. * Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya More…
  • menfiyyen : Sürgün olarak.
  • menfuh : Üfürülmüş. * Büyük karınlı. Nefholunmuş.
  • menfur : Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebguz.
  • menfus : Yeni doğmuş çocuk.
  • menfuş : (Pamuk veya yün gibi) atılmış ve didilmiş. Dağılmış, didik didik edilmiş.
  • mengene : Tazyik veya sıkıştırma için kullanılan demir veya tahta âlet.
  • menguş : f. Küpe.
  • menh : Verme, ihsan etme. ◊ Burun deliği.
  • menhar : (C.: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.
  • menhat : Mâni, nehyedici, engel.
  • menheb : Yağma etmek. Yağma edecek yer.
  • menhec : (C.: Menâhic) Geniş, açık yol.
  • menhel : (C.: Menâhil) Hayvan sulanan yer. * Menzil, durak. Konaklanacak yer.
  • menhere : (C: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük.
  • menhî : Şer'an yapılması yasak olan, haram olan şey.
  • menhir : (C.: Menâhir) Burun deliği.
  • menhiyyat : Şer'an haram edilenler. Yasak edilmiş, İlâhi emirle men'edilmiş olanlar. Nehyedilenler. Yasak olanlar.
  • menhub : Korkak adam. * Muhtar, müntehab, seçkin.
  • menhub(e) : (Nehb. den) Talan edilmiş, yağma edilmiş.
  • menhum : Nasıl yerse yesin karnı doymaz kimse. * Bir şeye çok hırs gösteren kişi.
  • menhus : Kuyruğunun yanları uyuz olan deve. ◊ Uğursuz. Kötü. Meş'um. ◊ Zayıf, etsiz.
  • menhuş : Yılan, akrep cinsinden bir hayvan tarafından sokulmuş.
  • menhut : Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.
  • meni : Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma.
  • menî : f. Benlik. Benlik iddiası. Hodbinlik.
  • meni' : Sarp. Çetin. Zor. El erişmez. Zabtı zor.
  • menie : Ölüm, mevt.
  • meniha : Hediye, armağan, bahşiş.
  • menin : Toz. * Zayıf kişi. * Zayıf ip.
  • meniş : f. Tabiat, huy, mizac.
  • meniyye : Ölüm, mevt. * Takdir olunmuş olan.
  • menka' : Su toplanan çukur.
  • menkab (menkabe) : (C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.
  • menkabe : Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
  • menkal : Nakledecek mekân.
  • menkase : Eksiklik, noksanlık.
  • menkel : Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.
  • menkib : (C.: Menâkib) Omuzbaşı. Omuz ile kol kemiğinin birleştiği yer.
  • menku' : (Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.
  • menkub : (Nekbet. den) Dert ve meşakkatlere mâruz kalmış olan. * Rütbe ve haysiyyetten düşmüş olan. ◊ (U, uzun okunur) Delinmiş. Oyulmuş.
  • menkuha : Nikâhlı karı. Nikâhlanmış olan kadın.
  • menkul : Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen. * Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen. * Anlatılan.
  • menkulat : Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler. (Bak: Mürtecel)
  • menkur : Delinmiş. Oyulmuş. ◊ İnkâr olunmuş.
  • menkus : (Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş. ◊ (Naks. dan) Noksanlaştırılmış. Eksik olan.
  • menkuş : (Nakş. dan) Nakşolunmuş. İşlenmiş. Nakış yapılmış. Boya ile süslenmiş.
  • menkuşe : Nakşolunmuş, işlenmiş. * Kemik çıkmış olan baş yarığı.
  • menkut : (Nokta. dan) Noktalanmış. Noktalı.
  • menkuz : Nakzedilmiş. Bozulmuş. Hükümsüz bırakılmış.
  • menmul : (Neml. den) Üzerine karınca üşüşmüş olan şey.
  • menn : Nimet vermek. İyilik etmek. * Minnet. * Rıza. * Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek. * Kesmek. * Zayıf etmek. * Ettiği iyiliği başa kakmak. * İki batman ağırlık. * Kudret helvası.
  • mennâ' : (Men'. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan. * Önleyici, men'edici.
  • mennac : Çok bahşiş veren. İhsan eden.
  • mennan : İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah)
  • mennane : Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın.
  • mensaf : (C: Menâsıf) Her şeyin yarısı.
  • menşar : Yayıp dağıtacak yer. * Öldükten sonra dirilecek yer.
  • menşat : (C: Menâşıt) Neşat, sürur, neşe.
  • menşe' : (Neş'et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş'et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer.
  • mensea : (C: Menâsi') Otu tez biten yer.
  • mensec : (Nesc. den) Bez, çulha vs. dokunan yer. Örücü işyeri. Trikotaj atelyesi.
  • menşed : İsteme, talebetme.
  • mensek : (C.: Menâsik) İbâdet yeri. İbâdetgâh. * İbâdet yapma usulü. * Kurban kesecek yer.
  • menşele : Küçük parmağın yüzük takılan yeri.
  • menşer : Neşredilip dağıtılan yer.
  • mensî : (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.
  • mensib : (C: Menâsıb) Demir sayacak. * Asıl. * Mertebe, derece.
  • mensic (mensec) : (C: Menâsic) Bez dokuyacak yer. * Boyun ile kürek arası.
  • mensik (mensek) : (C: Menâsik) İbadet edecek yer. * Kurban kesilecek yer. * Kesilmiş kurban.
  • mensim : (C.: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser. * Yol, tarik. * Deve tırnağı.
  • mensiyat : (Mensi. C.) Hatırdan çıkıp unutulmuş şeyler.
  • mensiyet : Unutulma, hatırdan çıkma.
  • mensiyy : Unutma yeri. * Hiç bahsedilmeyen terkedilmiş nesne.
  • mensub : Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan. ◊ (Bak: Mansub)
  • mensubât : (Mensub. C.) Bir yere mensub olanlar. Bir yerin adamları.
  • mensubîn : (Mensub. C.) Mensublar. Mensub ve alâkadar olanlar. Bir daire veya yerin adamları.
  • mensubiyyet : Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.
  • mensuc : (Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş.
  • mensucât : Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar.
  • menşud : Matlup, istenen şey.
  • mensuh : (Nesh. den) Hükmü kaldırılmış. Nesholunmuş. Hükümsüz bırakılmış.
  • mensuk : (Nesk. den) Düzgün olarak dizilmiş olan.
  • mensur : (Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış. * Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek. * Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına 'mensur More…
  • menşur : (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş. * İşleri dağınık. Perişan. * Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı. * Bayrak. * Mat: Alt ve üst tabanları birbirine More…
  • mensus : (Bak: Mansus)
  • mentec : Doğuracak vakit.
  • menuat : Men'etmeler. Yasaklar.
  • menuc : Sütü diğer develerden sonra çekilen deve.
  • menun : (Menn. den) Kesmek. * Vakit, zaman, ömür ve sâireyi kesen mânâsınadır.
  • menut : Asılı, muallâk. * Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste. * Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan.
  • menvî : Kasdedilen. * Niyet. Maksad. Meram.
  • meny : Meniyi dışarı getirmek. * Takdir etmek. * Okumak. * Hükmetmek.
  • menzam : (C: Menâzım) Çeşitli şeyleri bir yere dizmek.
  • menzehe : Gezinti yeri.
  • menzil : İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe.
  • menzilet : Derece, pâye, rütbe, mertebe. Yükseklik derecesi. * Konak yeri, inecek yer. Hane, ev.
  • menzilgâh : f. Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer.
  • menzilhane : f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer.
  • menzilnişin : f. Yerinde oturan.
  • menzu' : (Nez. den) Nez olunmuş, koparılmış.
  • menzuf : Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse. * Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.
  • menzul : (Nüzul. den) Nüzüllü, inmeli.
  • menzur : (Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va'dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş.
  • menzut : Haris kimse.
  • mer : f. Elli (Sayısı). Hamsin. (50)
  • mer' : (C: Müru') Er, erkek. * Güzel manzara. ◊ Ot çok olmak.
  • mer'a : Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak. ◊ Aynalar.
  • mer'abe : Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.
  • mer'e : (Mer'et) Kadın. Zen.
  • mer'î : (Mer'iyye) Riayet edilen, hükmü geçen. Makbul sayılan, hürmet edilen. ◊ Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.
  • mer'iyyat : (Mer'î. C.) Gözle görülen şeyler.
  • mer'iyyet : Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.
  • mer'ub : (Ru'b. dan) Ürkmüş, korkmuş.
  • mer'uben : Ürkerek, korkarak, korku ile.
  • mera : (C: Merâyâ) Sütü çok olan dişi deve. ◊ Boş yer. * Otsuz yer.
  • meraa : Ucuzluk.
  • merabi' : (Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.
  • merabih : (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.
  • meraci' : (Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.
  • merad : Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri.
  • meradet : Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.
  • merae : Hazmetmek. * Güzel manzara.
  • merafik : (Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar.
  • merag : Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak.
  • merah : Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi. ◊ (C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme.
  • merahil : (Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.
  • merahilpeyma : f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.
  • merahim : (Merhamet. C.) Acımalar, merhametler. ◊ (Merhem. C.) Merhemler.
  • meraî : (Mer'a. C.) Otlaklar, çayırlıklar. ◊ (Mir'at. C.) Aynalar, mir'atlar.
  • merak : Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük. * Dalgınlık. Kara sevdâ. * Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı. ◊ Etsuyu. * Çorba.
  • merakâver : f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.
  • merakî : Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar.
  • merakib : (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.
  • merakid : (Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar.
  • merakim : (Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.
  • merakiz : Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.
  • meral : (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.
  • meram : Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.
  • merambahş : f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren.
  • merami : (Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları.
  • meramir : Çok etli, şişman kişi.
  • meranet : Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.
  • merare : (C: Merâir) Öd kesesi.
  • meraret : Acılık. Tatsızlık.
  • meraset : şiddet.
  • merasî : (Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler. ◊ (Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.
  • merasid : (Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.
  • meraşid : (Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.
  • merasim : (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.
  • merati' : (Merta. C.) Çayırlıklar, mer'alar, otlaklar.
  • meratib : Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.
  • meravih : (Mirvaha. C.) Etrâfı açık ve rüzgârlı yerler. Çöller, sahralar. Ovalar. ◊ (Mirvaha. C.) Yelpâzeler.
  • meraya : Aynalar. Mir'âtlar. * Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.
  • merazibe : (Merzuban. C.) Serhat beylerbeyi.
  • merba' : (C.: Merâbi') (Rebi'. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken.
  • merba'-nişin : f. Yazlıkta oturan.
  • merbaa (murabbaa) : Dört bucaklı. * Dört katlı.
  • merbat : Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl. * Manastır. * Tekke.
  • merbu' : Köle, kul, memlük. ◊ Orta boylu olan.
  • merbub : Köle, kul.
  • merbut : Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.
  • merbutan : Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.
  • merbutât : (Merbut. C.) Rabt olunup bağlanmış şeyler. Ekli ve bağlı şeyler.
  • merbutiyyet : Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.
  • merc : (Merec) Katıştırmak. * Kararsızlık. * Iztırab. * Bozulmak. * Boşa gitmek. * Serbest bırakmak, salıvermek. * Hayvanların salındığı otlak.
  • mercan : Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi More…
  • mercane : Mercan tanesi. (Bak: Mercan)
  • mercefan : Leğen ve ibrik.
  • merci' : Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer. * Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.
  • mercu : Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan.
  • mercu' : Geri döndürülmüş olan.
  • mercuh : (Rüchân. dan) Başkası ona tercih edilmiş olan. * Fık: Mahkemede hasmından evvel müddeasını isbata salâhiyyetli olmayan şahıs. Evvelâ hak iddiaya salâhiyetli olan râcih, ikinci derecede More…
  • mercum(e) : (Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş.
  • merd : Misvak ağacının yemişi. * Emmek. * Silmek. Mesh etmek. ◊ f. Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri.
  • merda : Yaralılar. Hastalar.
  • merda' : (C: Merâd) Ot bitmeyen kumlu yer.
  • merdan : (Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.
  • merdane : 'f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi More…
  • merdanegî : f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.
  • merdbaz : f. Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. Orospu.
  • merdbeçe : f. Yiğit oğlu yiğit. Merd oğlu merd.
  • merdega : (C: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.
  • merdekuş : Merzencüş otu.
  • merdî : f. Erlik, erkeklik. * Merdlik, cesurluk, yiğitlik. * İnsanlık, hamiyet.
  • merdiven : (Bak: Nerdbân)
  • merdiye : (Bak: Marziye)
  • merdud : Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)
  • merdudiyet : Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.
  • merdüm : f. İnsan. Adam.
  • merdüm-azar : f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren.
  • merdüman : (Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar.
  • merdüme : f. Gözbebeği.
  • merdümek : f. Küçük adam. Bebek.
  • merdümgiriz : İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.
  • merdümhar : f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan.
  • merdümî : f. Adamlık, insanlık.
  • merdümküş : f. Katil. Adam öldüren. İnsan katleden.
  • merdümzad : f. İnsan oğlu. Beni Adem.
  • mereb : İnsan toplanan yer.ME'REBE (Me'ribe) : (C: Meârib) İhtiyaç. * Ümitli bulunma. Ümitvar olmak.
  • merec : Kararsız ve mütehayyir olma. * Mecburi olma.
  • mered : Kötülükte inad. * Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.
  • merede : (Mârid. C.) İnadçılar, muannidler, direnenler.
  • merehan : Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak.
  • merek : Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.
  • meremmet : Onarma, tamir. * Üstünkörü tamir edip onarma.
  • merere : (C: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip. * Arsa.
  • merese : (C: Mires-Emrâs) İp.
  • merfak : Yumuşak yer.
  • merfu' : Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref' olunmuş. * Hükümsüz bırakılmış. * Gr: Zamme ile harekelenmiş harf. Yani: Harfin harekesi, ötre (mazmum) 'u, ü, o, ö şeklinde' More…
  • merfuât : Bir yerde kullanılmak için kaldırılan eski eşya. * Gr: Mazmum olan, zamme ile harekelenmiş kelimeler.
  • merfud : İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.
  • merg : f. Çayır. * Sebze. ◊ Tükrük. * Salya. ◊ f. Ölüm, mevt.
  • mergâ merg : f. Umumi vebâ hastalığı.
  • mergâ mergî : Hastalıktan dolayı umumi ölüm.
  • mergam : (C: Merâgım) Girecek ve kaçacak yer.
  • mergame : Kahretmek. * Galip olmak.
  • mergub(e) : Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.
  • mergul : (Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç. * Ahenkli ses. * Kuş sesi.
  • mergzar : f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a.
  • merh : Un yoğurmak. * Deriye ve gövdeye yağ sürmek. * Yağ ile oğmak. * Bir yeşil ağaç. ◊ Fesâd.
  • merha : Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın. ◊ (C: Merâhi) Değirmen yeri.
  • merhaba : Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, 'rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz' mânasında söylenir. * Nazımda More…
  • merhale : (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
  • merhalenişin : f. Seyyah, yolcu, turist.
  • merhamet : (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.
  • merhametbahş : f. Merhamet eden. Merhametli.
  • merhameten : Acıyarak, merhamet ederek.
  • merhametgüster : f. Merhametli, merhamet edip acıyan.
  • merhametpenah : f. Merhametli.
  • merhametperver : f. Merhametli, esirgeyici, acıyan.
  • merhametperverane : f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
  • merhametperverî : f. Merhametlilik, esirgeyicilik.
  • merhametşiar : f. Çok merhametli.
  • merhametşiarî : f. Merhametlilik, merhametli oluş.
  • merhaz : (C: Merâhiz) Don yıkayacak yer. * Abdest alacak yer.
  • merheb : (C: Merahib) Kaçacak yer.
  • merhem : Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç. * Mc: Acıyı teskin eden şey. * Kederi, derdi gideren.
  • merhemsâ(y) : f. Merhem süren. Çare ve deva bulan.
  • merhemsâz : f. Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan.
  • merhemsâzî : f. Çare buluculuk.
  • merhesa : (C: Merâhis) Mertebe, derece.
  • merhub : Korkulan ve kendisinden kaçılan şey. * Aslan.
  • merhum : (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş. * Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa More…
  • merhume : Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.
  • merhun : (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey. * Belirli müddetle bir şeye bağlı olan. * Edb: Mânası diğer beyit ile More…
  • merhuz : Yıkanmış, gusül etmiş.
  • meri' : (C: Emrâ-Emru) Otu çok olan yer. * Ucuzluk olan yer.
  • meric : Çalkantılı, dalgalı.
  • merîc : Muzdarip, sıkıntılı. * Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.
  • merîd : Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse. * Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma. * Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri More…
  • meridyen : (Bak: Hatt-ı nısf-un nehar)
  • merih : Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.) * Mars. ◊ Beyaz servi.
  • merik : Usfur otu.
  • merin : Hal, durum. * Ahlâk.
  • merir : (C: Merâyir) Uzun ve sağlam ip.
  • merira (marure) : Buğday arasında olan acı bir tohum.
  • merire : Azimet. (Ruhsat'ın zıddıdır)
  • meriş : Üzerinde kuş tüyü olan nesne.
  • merk : Kokmuş deri. * Derinin yününü yolmak. * Kazımak. * Nüfuz etmek, içine işlemek. ◊ f. (Bak: Merg)
  • merkaan : Ahmak kimse.
  • merkab : Gözetleme yeri.
  • merkad : Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.
  • merkaş : Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.
  • merkat : (Bak: Mirkat)
  • merkeb : (Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. * Eşek.
  • merkel : (C: Merâkil) Yol. * Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.
  • merkez : (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret. * Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan More…
  • merkezî : (Merkeziye) Merkeze mensub. Merkezde bulunan. Merkezle alâkalı.
  • merkeziyyet : İşlek yerde, merkezde bulunmuş olmak. * Bütün işlerin bir yerden idare edilir olması, merkezleştirilmesi.
  • merku' : Eski, yırtılmış elbise.
  • merkub : (Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş. * Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası.
  • merkum : (Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış. * Basit ve âdi insan. (Bak: Mezbur) ◊ Cem'olmuş, toplanmış, birikmiş.
  • merkun : Büyük havuz.
  • merkuz : (Rekz. den) Dikilmiş. Saplanmış. Batırılmış. Sâbit kılınmış. ◊ Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş. * Ayakla tepilmiş.
  • merkuziyet : Dikilme, saplanma.
  • merma(t) : Etli, şişman kadın.
  • mermahur : Bir cins güzel koku.
  • mermak : Yaramaz nesne.
  • mermare (mermure) : Yumuşak vücutlu kadın.
  • mermaz : (C: Merâmız) Harâretinden, üzerindeki yanacak gibi olan kumluk yer.
  • mermerîs : Zahmet, meşakkat.
  • mermi : (Remiy. den) Atılmış. * Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek.
  • mermiyat : (Mermi. C.) Atılmış şeyler. * Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler.
  • mermuk : Mahfuz, hıfzolunmuş.
  • mermuz : (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.
  • mermuzat : (Mermuz. C.) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.
  • mermuze : (C.: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler. (Bak: Mermuz)
  • mern : (C: Emrân) Kürek.
  • mernea : Ucuzluk.
  • mernusa : Mübârek.
  • merr : Geçmek. Mürur etmek. * İp. * Bel dedikleri âlet. * Demir külünk.
  • merrat : Kerrât. Kerreler. Birçok def'alar.
  • merre : Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def'a. Kerre.
  • merreten ba'de uhrâ : Diğerinden sonra, tekrar.
  • mers : Ekmeği suyla ıslatmak.
  • merş (marş) : (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
  • mersa : (C: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.
  • merşa' : Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı. * Otu çok olan yer.
  • mersad : Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd)
  • merşe : Yuvarlak cisim.
  • mersed : Arslan, esed.
  • merşed : Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.
  • mersen : Burun.
  • mersin (mersinî) : Mersin ağacı.
  • mersiye : Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.
  • mersiyehân : f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen.
  • mersiyekâr : f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.
  • mersud : Rasad olunmuş, ölçülüp biçilmiş, hesab edilmiş. ◊ Birbiri üstüne yığılmış kumaş.
  • mersum : (Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli. * An'ane, gelenek, örf ü âdât. * Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.
  • mersus : Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.
  • merşuş : Saçılmış, dağılmış.
  • mert : f. Çevik, zinde, hareketli.
  • merta : Sür'atle yelmek. Seğirtmek.
  • merta' : Otlak, çayır, mer'a, çimen.
  • merteba' : Dağ üstünde olan yüksek yer.
  • mertebe : Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
  • mertub : (Ratb. dan) Rütubetli, ıslak, nemli, yaş.
  • mertum : Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış. ◊ Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan.
  • mertus : Bir fesleğen çeşidi.
  • merue : Hazmetmek.
  • merv : Bir cins güzel koku.
  • mervaha : (C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer.
  • merve : Mekke-i Mükerreme'de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def'a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye 'sa'y' denir. More…
  • merveb : (C: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı.
  • merveha : (C.: Merâvih) Ova, sahrâ.
  • mervî : Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen.
  • merviyat : (Mervi. C.) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.
  • mery : Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.
  • meryem : İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır) (Bak: Zekeriyya)
  • meryem suresi : Kur'an-ı Kerim'in 19. Suresidir.
  • merz : Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak. ◊ f. Toprak, yer. * Sınır, hudut.
  • merza : (Mariz. C.) Hastalıklar, illetler. Hastalar.
  • merza' : Meme.
  • merzaga : Bataklık, çamur.
  • merzat : Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme.
  • merzban : f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli.
  • merzbum : f. Hududu belli olan memleket.
  • merze : Hamur parçası.
  • merzegan : f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık.
  • merzencuş : Bir ot cinsi.
  • merzgun : f. Tenâsül organı.
  • merzî : (Bak: Marzi)
  • merzih : Şiddetli ses.
  • merzuban : (C: Merazibe) Mecusiler reisi.
  • merzübum : f. İklim.
  • merzuf : Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.
  • merzuk : Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. * Bahtiyar. Saadetli, mutlu.
  • merzukiyyet : Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.
  • merzul : Rezil ve kepaze edilmiş.
  • merzuz : Dövülmüş. * Parçalanmış.
  • merzvan : f. Hudut muhafızı, sınır beyi.
  • meş' : Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek. Davar sağmak.
  • mes'a : (C. Mesâi) 'Sa'y: Çalışma' manasına mimli masdar. ◊ Çirkin yürümek.
  • meş'ab : Yol, tarik.
  • mes'ad : Merdiven. İp merdiven.
  • mes'adet : Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.
  • mes'al : Boğazda öksürecek yer.
  • meş'ale : Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.
  • meş'alkeş : f. Meş'aleci.
  • meş'ar : (C: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu. * Hacıların ziyaret ettikleri yerler.
  • mes'ele : Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş. * Savaş, muharebe, ceng, harp.
  • meş'eme : Sol taraf. Sol. * Kötü. Uğursuz.
  • mes'ud : Saadetli, iman ehli olan, bahtiyar. Mutlu.
  • mes'udane : f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla.
  • mes'udiyet : Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.
  • mes'ul : Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes'uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan. * Ceza verilmiş olan.
  • mes'uliyet : Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.
  • meş'um : Kötü. Uğursuz. Bedbaht.
  • meş'umâne : f. Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına.
  • meş'un : Dağınık saç.
  • meş'ur : Bir şeyi iyice idrak eylemek. * Şuurlu. Kendini bilen. * Tanımak.
  • meş'urat : (Meş'ur. C.) şuur hâlinde geçmiş şeyler.
  • mesa : Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak. * Gamlı olmak. * Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.
  • meşa : Havuç.
  • mesa' : Kuyumcu eşyası.
  • meşa' : Duyulan, intişar eden, açıklanan, yayılan. Etrafa yayılmış olan. * Bölünmeyip ortaklaşa kalmış olan. Müşterek olan. ◊ Evlad çokluğu.
  • mesa'lebe : Tilkisi çok olan yer.
  • mesab : Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer. * Havuz ortası. * Suyun biriktiği yer.
  • mesabe : Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'.
  • mesabih : (Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.
  • mesacid : Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri.
  • meşacir : (Meşcer ve Meşcere ve Meşcire. C.) Koruluklar, ağaçlık yerler.
  • meşad : Mukavemet ve galebe yeri.
  • mesaet : Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.
  • meşaet : Taleb etme, isteme, dileme, arzulama.
  • mesafat : (Mesâfe. C.) Mesafeler. Uzaklıklar.
  • mesafe : Uzaklık. Uzunluk. * Ara. * Bir nevi uzaklık ölçme usulü.
  • mesaff : (Saff. dan) (C.: Mesâff) Sıra sıra dizilme yeri.
  • mesafir : (Mesfer. C.) Bir şeyin görülen tarafları.
  • mesag : Açlık. * Geçmesi kolay olan. * İtibar, değer. * İzin. Müsaade. Ruhsat, cevaz.
  • meşagil : Meşguliyetler. İşler. Meşgaleler.
  • mesah (müsuha) : Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması.
  • mesaha : Genişlik. * Genişlik ölçme.
  • meşahat : (Bak: Müşahha)
  • meşahid : Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.
  • mesahif : Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur'anlar. Mushaflar.
  • meşahir : Meşherler. Teşhir olunan yerler.
  • meşahîr : Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
  • mesai : Çalışma. Çalışmalar. * İş zamanı.
  • meşaî : Meşşaiyyundan olan kimse. (Bak: Meşşaiyyun)
  • mesaib : Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler. ◊ Musibetler. * Güçlükler.
  • mesaid : (Mesâdet. C.) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar. ◊ (Mas'ad. C.) (Sayd. dan) Av yerleri. ◊ (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
  • mesail : Mes'eleler.
  • meşail : (Meş'al ve Meş'ale. C.) Meşaleler.
  • meşaim : (Meşime. C.) Dölyatakları, ana rahimleri.
  • meşaîm : (Meş'um. C.) Uğursuz olan şeyler. Meş'um şeyler.
  • meşain : (Şeyn. C.) Kabahatler, ayıp ve lekeler.
  • mesair : (Mis'ar. C.) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.
  • meşair : (Meş'ar. C.) Beş duygu, his. Hasseler. * Akıl ve vahiy. * Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.
  • meşaiyyun : (Bak: Meşşâiyyun)
  • mesaj : Fr. Sözle veya yazı ile gönderilen haber. * Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber.
  • mesak : Bir şey ileri sürmek. * Sevk edilecek yer.
  • meşaki : (Mişkât. C.) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.
  • mesakib : (Miskab C.) Delme âletleri, matkablar.
  • mesakil : (Mıskal. C.) Cilâlayan veya parlatan âletler.
  • mesakîl : (Miskal. C.) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.
  • mesakin : Meskenler. Oturacak yerler.
  • mesakîn : (Miskin. C.) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler. * Oturanlar.
  • mesakit : (Maskat ve Maskıt. C.) Bir şeyin düştüğü yerler. * İnsanın doğduğu yerler.
  • meşâkk : Eziyetler. Sıkıntılar. Meşakkatler. Mihnetler.
  • meşâkka : Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.
  • meşakkat : Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)
  • mesalib : Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.
  • mesalih : (Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler.
  • mesalik : (Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
  • mesall : Kabından çıkmış nesne.
  • mesam : (Mesâmet) Duracak yer.
  • mesamat : (Bak: Mesammât)
  • mesami' : (Misma'. C.) Kulaklar. * İşitme âletleri.
  • mesamir : (Mismar. C.) Mıhlar, çiviler.
  • mesamm : (Mesemm. C.) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler.
  • meşamm : (şemm. den) Koku alacak yer. Burun. Geniz.
  • mesammât : (Mesâmm. C.) Mesammlar. Delikler, gözenekler.
  • mesane : Sidik torbası. Sidik kavuğu.
  • mesanî : (Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer.
  • mesanid : (Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.
  • meşare : Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.
  • meşari' : Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar.
  • mesarib : (Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer'alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.
  • meşarib : Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler.
  • mesarih : (Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.
  • meşarik : Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.
  • meşarit : (Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.
  • mesarr : (Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.
  • mesas : Esas, asıl, kök.
  • meşaş : Beyaz servi.
  • meşatî : (Meştâ. C.) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler.
  • mesatir : (Mistar. C.) Cetveller, mistarlar. Çizgi çizme için kullanılan âletler.
  • mesavi : (Su'. C.) Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.) ◊ (Mesvâ. C.) Meskenler. Haneler. Evler.
  • mesavik : Misvaklar.
  • meşavîz : (Mişvâz. C.) Sarıklar.
  • meşayih : Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar.
  • mesbaa : Yırtıcı ve vahşi hayvanların çok olduğu yer.
  • mesbah : Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit.
  • mesbe' : Şarabı satın almak. * Dağ içinde olan yol.
  • mesbere : Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer.
  • meşbu' : Tok. Doymuş. Kanmış.
  • meşbub : (C.: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at. * Güzel nesne.
  • mesbuk : Geçmiş. * Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış. * İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan. ◊ (Sebk. den) Kalıba dökülmüş.
  • mesbut : Meyyit, ölü. * Deli, aklı gitmiş.
  • meşc : Karıştırmak. Haltetmek.
  • mescen : Cezaevi, zindan, hapishâne.
  • meşcer : (Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan.
  • mescid : Secde edilen yer. Namazgâh. Cami yerine kullanılan namaz yeri.
  • meşcuc : Yüzü gözü yaralanmış olan.
  • mescud : Secde edilmiş. Kendisine secde edilmiş olan. Allah (C.C.)
  • mescum : Saçılmış, dökülmüş.
  • mescun : Hapsedilmiş.
  • meşcun : Yarılmış.
  • mescur : Sulu süt. * Dizilmiş salkım olmuş inci. * Yanmış. * Kızdırılmış. * Doldurulmuş. Taşkın su. * Alevli ateş, kızgın fırın. * Deniz. * Boş. * Muhtelit. * Mc: Firavun'un battığı deniz.
  • mesd : İp bükmek.
  • meşden : (C: Meşâdin) Buzağısı büyük olup anasından müstağni olan dişi geyik.
  • mesdud : Seddedilmiş. Kapatılmış. Hududlanmış.
  • meşdud : (Meşdude) Kuvvetlice bağlanmış olan. Sıkıca bağlı. Sıkı.
  • meşduh : Şaşkın, şaşırmış. Ürküp korkmuş.
  • mesdul : Salıverilmiş, serbest bırakılmış.
  • meşe : Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.
  • mesed : Hurma lifi. * Liften yapılan ip. * Deve kılından ve yününden yapılan urgan. * Yemen diyarında biten bir ağacın adı. * Bağ.
  • meşegâh : f. Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer.
  • meseke : (C: Misek) Fil kemiğinden veya deniz boğası kemiğinden yapılan bilezik.
  • mesel : Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye. * Dokunaklı ve mânalı söz. * Benzer. Misil. * Delil. Hüccet. ◊ Suyun aktığı yer.
  • mesela : Misal olarak, söz gelişi, şunun gibi, örnek tarzında.
  • mesele : Gölgelik.
  • meselen : Misâl ve örnek olarak. Söz gelişi. Meselâ.
  • mesemm : (C.: Mesâmm) Tıb: Cild üzerindeki küçük delik. Gözenek.
  • mesemme : (C.: Mesâmm-Mesâmmât) Ciltteki ufak delik. Gözenek.
  • mesen : Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması.
  • meser : f. Soğuk, berd. * Buz.
  • meşere : Dış kısım.
  • meserrat : (Meserret. C.) Meserretler, sevinçler, sürurlar.
  • meşerre : Eyerin içine konulan yastık.
  • meserret : Sevinç. şenlik. Sürur.
  • meserretâver : f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici.
  • meserretefzâ : f. Meserret. Sevinç ve süruru arttıran.
  • meserretengiz : f. Sevindiren. Meserret meydana getiren.
  • meşfer : (C: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı.
  • mesfiyy : Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına 'mesfiye' derler.)
  • mesfu' : Nazar değmiş.
  • meşfu' : Müşterek sınırlı gayrimenkul.
  • mesfuh : Dökülüp akıtılmış olan. * Dağ eteği.
  • mesfuk : (Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan.
  • mesfur : Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)
  • mesgabe : Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.
  • meşgale : İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.
  • meşgel : f. Yol kesen, haydut, şaki, eşkiyâ.
  • meşguf(e) : (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.
  • meşgul : (Şugl. den) Bir işle uğraşan. * Dalgın. * Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.
  • meşguliyet : Meşgul olma, bir iş yapma. * Uğraşılan ve meşgul olunan şey.
  • mesgur : Dişi düşmüş kimse.
  • mesh : Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek. * Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek. ◊ El sürme. * Silme. * Abdest alırken başı ıslâk temiz More…
  • mesha' : İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük. * Ufak taşlı, otsuz düz yer. * Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın. * Uylukları ince ve zayıf olan kadın.
  • meshara : (C.: Mesâhir) Maskara.
  • meşhed : Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer. * İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer. * Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer. * İranda More…
  • meshek : Yel gidecek yer.
  • meshele : Yumuşak yer. * Alçak yer.
  • meşher : Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.
  • meşhergâh : f. San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi.
  • meşhud : Görünen. Şehadet edilen. * Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş More…
  • meşhudât : Görünenler. Seyredilenler.
  • meşhudiyyet : Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.
  • meshuf : Susamış. Suya kanamamış.
  • meshuk : (Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş.
  • meşhum : Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı. * Korkmuş. Korkutulmuş. * Çok güzel hareketli at.
  • meshun : Isıtılmış.
  • meşhun : Doldurulmuş. Dolu. Dopdolu.
  • meshur : Büyülenmiş, kendine sihir yapılmış. * Büyülü gibi tutkun.
  • meşhur : Tanınmış, herkesin bildiği. Çoklarının bildiği.
  • meşhurat : (Meşhur. C.) Şöhret kazanmış ve meşhur olmuş kimseler. Şöhretliler.
  • meshut : Beğenilmeyen iş.
  • meşî : Yürüyüş. Gidiş. Doğru yola gitmek.
  • meşîb : İhtiyarlık. Yaşlılık. Saç ağarması.
  • meşîd : Harçla yapılmış sağlam bina. Sıvanmış bina.
  • meşiet : Meşiyyet. Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek.
  • mesih : Bir şey üzerinde eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir. * İsa Aleyhisselâm'ın bir ismidir. Elini sürdüğü, meshettiği hastaların iyileşmesinden kinâye olarak 'İsa More…
  • meşih : Göğsü çukur, kanbur.
  • mesiha : (C: Mesâyih) Gümüş parçası. * İyi ve yeni yay.
  • meşihat : Mürşidlik, şeyhlik. * Eskiden İstanbul'da din işlerini tedvir eden Osmanlı Devletinin Diyanet İşleri Dairesi.
  • mesihî : (Mesihiyye) Hristiyan. Hristiyanlığa âit. Hz. İsâ Aleyhisselâma âit ve ona müteallik.
  • mesihiyyun : Hristiyanlar.
  • mesik : Pinti, hasis, cimri.
  • meşik : İnce uzun nesne. * Giyilmiş kaftan.
  • mesil : Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru. ◊ Benzer. Misil. Gibi. Şibih. Eş. Nazir.
  • meşim : Benli kimse.
  • meşime : (C.: Meşâim) Dölyatağı, ana rahmi.
  • mesir : Seyretmek. * Yol yol alacalı elbise.
  • mesire : Seyredilecek, gezilecek yer. Tenezzüh ve gezme yeri. * Seyir.
  • mesiregâh : f. Seyir yeri. Seyrangâh.
  • mesis : Cimâ etmek. * Yapışmak.
  • mesit : Küçük sel.
  • meşiyyet : (Bak: Meşiet)
  • mesk : (C: Müsuk) Deri.
  • meşk : Yazı örneği. Öğretici yazı. * Bir şeyi uzatmak. * Uzun uzun yazmak. * Bilmeyene bir şeyi öğretmek. * Sür'at, hız. ◊ f. Kırba. Tulumdan yapılmış su kabı.
  • meşka : Fark edip ayıracak yer.
  • meşkâ : şikâyet etmek.
  • meskab : Yakın olacak yer.
  • meskat : (C: Mesâk-Mesâki) Su maslağı. ◊ Doğum yeri. * Düşecek yer.
  • mesken : Ev. Sâkin olunacak yer. Hâne.
  • meskene : Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.
  • meskenet : Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.
  • meskenet-fiken : f. Miskinliği gideren.
  • meskeniyet : Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.
  • meskit : Düşecek yer.
  • meşkû : Şikâyet etmek.
  • meskub : Kalıba dökülmüş. Akıtılmış. ◊ Delikli. Delinmiş.
  • meskuk : (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş. * Para hâline konulmuş.
  • meşkuk : şekli, şüpheli. Kendinden şüphe edilen. ◊ Yarılmış. Yarık.
  • meskukat : (Meskuk. C.) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler.
  • meşkukiyet : Şüphelilik. Şüpheli oluş.
  • meşkul : Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.
  • meskum : Hasta ve yoksul kimse.
  • meskun : İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer.
  • meskur : Sarhoş olan.
  • meşkur : Şükre lâyık olan. Teşekküre ve kendine şükredilmeğe lâyık olan. Kendine şükür arzolunan. Az şükredene çok ihsan eden.
  • meskut : Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.
  • meşküvv : Kendinden şikâyet olunan.
  • mesl : (C: Mislân) Yer yarığı.
  • meslah : (C.: Mesâlih) Tulu decek yer, doğacak yer. * Bir şey gözetecek yüksek yer. ◊ Mezbaha. Davar kesilen yer.
  • meşlah : Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise.
  • meslaha : Sınır kalesi. Derbent.
  • mesleb : Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri.
  • meslebe : (C.: Mesâlib) Eksik, kusur, noksanlık, ayıp.
  • meslec : Karlık.
  • meslek : Yol. Usul. Gidiş. * San'at. Geçim için tutulan yol. * Sistem. * Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.
  • meslekî : (Meslekiyye) Meslekle alâkalı. Mesleğe ait.
  • mesles : (C: Mesâlis) Üçer üçer olmak. * Üç kıllı tanbur.
  • meslu' : Vücudunda ur bulunan kimse.
  • meslub : Selbedilmiş. Soyulmuş. Alınmış. Giderilmiş.
  • mesluc : Yutulmuş, bel'olunmuş.
  • meslufe : Düzelmiş yer. * Kabuksuz arpa ve buğday.
  • mesluh : Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş.
  • mesluk : Kaynamış.
  • meslul : Çekilmiş. Kınından çıkmış kılınç. * Din uğruna kendini fedâ eden kahraman. * Tıb: Verem.
  • meslus : Üç kat olan nesne. * Üçte biri alınmış. ◊ Deli, divane.
  • meslut : Kemiği üzerinden eti sıyrılmış. * Tıraş edilmiş. Yontulmuş. ◊ Mağlub. Yenilmiş. * Zayıf, cılız, arık.
  • mesmel : Sığınacak yer.
  • mesmese : Karıştırmak.
  • mesmese (mismâs) : Karışık ve mültebis olmak.
  • meşmeşiye : Tas: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir âlem. Bazı evliyanın keşfen müşahede ettikleri bir yer. (Bak: Meşhudât)
  • mesmu' : Dinlenilen. İşitilen. * Duyulmuş. İşitilmiş.
  • mesmua : Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.
  • mesmuât : İşitilenler. Duyulanlar.
  • mesmud : Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.
  • meşmul : (Şümul. den) Kaplanmış, şümullenmiş, etrafı çevrilmiş. * Bir şeyin içinde bulunan.
  • meşmule : şarap.
  • mesmum : Zehirlenmiş. Ağu katılmış. Zehirli.
  • meşmum : Koklanmış. * Itır ve misk gibi güzel kokulu olan şey.
  • mesmumen : Zehirli olarak. Zehirlenmiş olarak.
  • mesmur : Cismen ufak olmakla beraber, sinirleri kuvvetli olan adam.
  • mesmus : Zehirli.
  • meşn : Kamçı ile vurmak. * Deri yüzmek.
  • mesna : İkişer ikişer. * Derenin büklüm ve boğaz yeri. * Çalgının ikinci teli. ◊ Bevlini tutmaya kadir olmayan kadın. (Müz: Emsen)
  • mesned : Dayanacak yer, nokta. * Mertebe. Makam. * Destek.
  • mesnednişin : f. Bir mesned veya makamda bulunan.
  • mesnevî : İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume.
  • mesneviyyat : (Mesnevî. C.) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler.
  • meşnu' : Çirkin kimse. * Buğzolunmuş.
  • meşnuf : Uzun başlı at.
  • mesnun : Sünnet olan. Sünnet olmuş olan. * Âdet edilen şey. * Bilenmiş bıçak. * Üzerinden ömürler geçmiş olan. * Şekillendirilmiş. * Kalıba dökülmüş. * Kokusu değişmiş.
  • mesra : Gece vakti yola çıkma.
  • meşra' : Yol. Rah. Tarik. * Su oluğu.
  • mesra(t) : Çok olmak. Çok olacak yer.
  • mesrah : (C.: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer'a.
  • mesrat : Adet çokluğu.
  • meşreb : Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk. * Gidiş. * İçmek. İçilecek yer. * Fehmetmek. * Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol.
  • mesrebe : (C.: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları. * Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.
  • meşrebe : (C: Meşârib) Maşrapa.
  • mesrece : Gece kandili konulan şişe.
  • meşref : İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır.
  • meşreka : Güneşte oturacak yer.
  • meşrik : Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti. * Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer. * Tövbe kapısının adı.
  • meşru' : Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan.
  • meşrua : Şeriatın kabul ettiği hâl. Yapılması serbest olup, haram olmayan. Allah'ın (C.C.) kanununda müsaade edilen. Şeriatça yapılması günah olmayan.
  • meşruat : (Meşru. C.) Hak ve meşru olan şeyler. Haram ve yasak olmayan şeyler. * Şeriatla alâkalı şeyler.
  • meşrub : (Şürb. den) İçilecek şey. * İçilmiş, şürbedilmiş.
  • meşrubat : İçilen şeyler. Herhangi bir içilecek şey. Şarap. ('Hamr' denen içkiye de şarap denir.)
  • mesrube : Uzun saç. * Saç kesecek âlet.
  • meşrube : İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer.
  • mesrud : (Serd. den) Söylenmiş, bilidirilmiş, mezkur. Serdolunmuş. ◊ f. Sihir, efsun, büyü.
  • mesrudat : (Mesrud. C.) Söylenenler. Bildirilmiş olan şeyler.
  • mesrude : Ulaştırmak. * Zırh halkalarının birbirine girmesi.
  • mesrue : Çekirgenin yumurtasını döktüğü yer.
  • meşruh : Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş.
  • meşruhât : Açıklama ve izahlar.
  • meşruiyyet : Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış.
  • mesruk : Çalınmış, sirkat edilmiş olan.
  • meşrum : Yarılmış.
  • mesrur : Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş.
  • mesruriyet : Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.
  • meşrut : Şartlı. Şart ile bağlı.
  • meşruta : Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş. * Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.
  • meşrutî : Bir şahıs veya millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi.
  • meşrutiyyet : Bir hükümdarın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi.
  • mess : Yapışmak, değmek, dokunmak. * Meydana gelmek.
  • meşş : Elini bez ile silmek. * Bir şeyi aldıktan sonra yine almak. * Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.
  • messah : Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis. * (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.
  • meşşaiyyun : Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi More…
  • meşşat(a) : Tarak yapan, tarakçı. * Süsleyen, tarayan.
  • mest : Ayakkabı. * Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında 'mest olmak' şeklinde kullanılır. ◊ Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı More…
  • meşt : Baş tarama. * Tarak.
  • meşta : (C.: Meşâti) (Şitâ. dan) Kış mevsiminde barınılacak yer. Kışlık otlak, kışla.
  • mestan : (Mest. C.) f. Sarhoşlar.
  • mestane : Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.
  • meştat : (C: Meşâti) Kışlak.
  • mestî : f. Sarhoşluk.
  • mestî-âver : f. Bayıltıcı, sarhoş edici.
  • mestî-bahş : f. Sarhoşluk veren, sarhoş edici. Bayıltıcı.
  • meştum : Şetm olunmuş. Sövülüp sayılmış.
  • mestur : Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş. (Bak: Tesettür) ◊ Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.
  • mesture : Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın. * Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para.
  • meşub : Karışmış.
  • mesubat : (Mesube. C.) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.
  • mesube : (C.: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat.
  • mesube (musibe) : (C: Mesâyib) Belâ, zahmet. * Mekruh emir.
  • mesuk : (Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.
  • meşuk : Âşık, tutkun.
  • mesulat : Azab, ukubet. Cezâ çekme.
  • mesule : (C: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek. * Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek.
  • meşum : Vücudu benekli adam.
  • mesünn : (Mesünniyyet) Yaşlı olmak. (Bak: Müsinn)
  • mesus : Yavan su. * Panzehir taşı.
  • meşuş : Mendil.
  • meşüvv : Müshil.
  • mesv : Mürr dedikleri acı yemen zamkı.
  • mesva : (Mesâvi. den) Mesken, hane, ev, me'va. Yurt.
  • mesvere : (C: Mesâvir) Minder.
  • meşveret : Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre)
  • meşy : Yürüme.
  • meşyen : Yayan olarak, yürüyerek.
  • meşyuha : Yavşan otunun yetiştiği yer.
  • meşyum : Bedeninde beni olan, benli adam.
  • met' : Uzun ve yüce olmak. ◊ Vurmak. * Çekmek.
  • met'abe : (C.: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.
  • met'ub : (Ta'b. dan) Bitkin, yorgun.
  • meta : Ne vakit? Ne zaman? mânasında olup, mutlak ve mübhem vakit edatıdır. Bazan 'Min' harfi-i cerri yerinde ve suâl için de kullanılır.
  • meta' : Fayda. Menfaat. * Kıymetli eşya. Tüccar malı.
  • metab : Tevbe etmek. * Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.
  • metabi' : (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
  • metabih : (Matbah. C.) Mutfaklar.
  • metaf : Tavaf edecek yer.
  • metafizik : (Bak: Mâba'det tabia)
  • metaib : Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler. ◊ Seçilmiş ve güzel şeyler.
  • metal : Lât: Mâden. * Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde.
  • metali' : Matla'lar. Tulu' edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler. * Ast: Herhangi bir yıldızın i'tidal-i rebii (Arz'ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 More…
  • metalib : İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
  • metanet : Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması.
  • metarik : (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.
  • metavi' : (Mıtvâ. C.) İtâat edenler. Mutiler.
  • metbene : Samanlık.
  • metbu' : Kendine uyulan. Tâbi olunan. Halkın, kendine tâbi olduğu zat. * Hükümdar.
  • metbuiyyet : Kendine uyulmaklık. Başkasının kendisine tâbi olması. Birisine tâbi oluş.
  • meters : f. Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. * Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç.
  • meth : Yerinden koparmak ve çıkarmak. * Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması. * Vurmak ve uzaklaştırmak. ◊ Kuyudan su çekmek ve sulamak.
  • methaf : Müze.
  • metin : Sağlam. Metanet sahibi. Kendine güvenilir olan. (Bak: Metânet)
  • metinâne : f. Metanetle, sağlamlıkla.
  • metit : Çulha tarağı.
  • metk : İğne ucu. Zeker ucu.
  • metl : Tahrik etmek, kımıldatmak, harekete getirmek.
  • metn : Sağlam ve sert yer. * Yüksek yer. * Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası. * 'Vurmak ve seyr' mânâsına mastar. * Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.
  • metod : Fr. Bir neticeye ulaşmak için takib edilen fikir yolu. Usul. Kaide. Yol. Sistem.
  • metr : Kesmek. * Çekmek. * Atmak. (Bazan fercten kinâye olur.)
  • metrebe : Fakirlik, miskinlik.
  • metrud : (Bak: Matrud)
  • metruk : Terk olunmuş. Bırakılmış. * Boşanmış olmak. * Ölen bir kimsenin bıraktığı eşya.
  • metrukat : (Metruk. C.) Bırakılan şeyler, metruklar, miraslar.
  • metruke : (Terk. den) (Erkekten) boşanmış. * Kocası tarafından bırakılmış kadın.
  • metrukiyyet : (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma. * Bırakılmışlık, kullanılmazlık. * Bir işten çekilip uğraşmama.
  • mets : Necisle atmak.
  • mett : Çekmek. * Ulaşmak. * Kuyudan su çıkarmak.
  • metta : Hz. Yunus'un (A.S.) annesinin adı.
  • mette : f. Burgu.
  • mettiha (metyiha) : Hafif sopa. * Yaş çubuk.
  • metuh : Devamlı suyu çekilen işlek kuyu. * Suyu ağzına yakın olan kuyu.
  • metvî : (Bak: Matvî)
  • mety : Çekmek.
  • meunet : Birisinin ölmeyecek kadar yiyip içeceği. * Külfet. * Masraf. Bir şeyin toplamak, devşirmek, nakil ve boşaltmak ve saymak gibi levazımının teslim yerine kadar olan masraflarına denir.
  • mev'a : Her nesnenin evveli.
  • mev'id : Va'din yerine getirildiği yer. * Vaad etmek. Vaad. Söz vermek.
  • mev'il : Sığınacak yer. * Sel suyunun karar kıldığı yer.
  • mev'iza : Mev'ize. Öğüt. Nasihat. * Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.
  • mev'izakâr : f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih.
  • mev'ud : Söz verilmiş. Vaadedilmiş. Vâdeli. Vadesi muayyen ve mukadder olan. * Evvelden takdir olunmuş.
  • mev'ude : Küçükken diri diri gömülüp öldürülen kızcağız.
  • mev'üf : Afete uğramış nesne.
  • mevacib : (C.: Mevacibât) Maaşlar, aylıklar. * Tar: Yeniçerilerin üç ayda bir defa verilen ulûfeleri.
  • mevacibat : (Mevâcib. C.) Mevâcibler. Maaşlar, aylıklar.
  • mevacid : Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri. (Bak: Vecd)
  • mevadd : (Madde. C.) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler. * Kısımlar. * Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar. * Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.
  • mevahib : Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler. (Bak: Mevhube) ◊ Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler.
  • mevahif : Zayıf deve.
  • mevahir : Yararak akıp gidenler. (Denizdeki gemi gibi)
  • mevaid : (Mev'ud ve Miad. C.) Söz verilmiş vakitler. Vaad edilen muayyen, belli zamanlar. ◊ (Mâide. C.) Sofralar, mâideler.
  • mevaiz : (Mev'ıza. C.) Öğütler, nasihatlar.
  • mevaka : Hamâkat, ahmaklık.
  • mevaki' : Mevkiler. Duracak yerler.
  • mevakib : (Mevkib. C.) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.
  • mevakif : Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri.
  • mevakin : (Mevkin. C.) Kuş yuvaları.
  • mevakit : (Mikat. C.) Hacıların ihrâma girdikleri yerler. * Bir iş için tâyin edilen vakitler. ◊ (Mevkıt. C.) Evvelden belirtilmiş olan vakitler.
  • mevalî : Efendiler. * Azad edilmiş köleler. * Azad edenler. * Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler. * Dost ve komşular. * Yardımcılar.
  • mevalid : (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar. ◊ Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar.
  • mevamit : Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) İncil'deki bir ismi.
  • mevani' : Mâni'ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar.
  • mevarid : Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar.
  • mevarîs : Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar.
  • mevaşi : Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
  • mevasik : Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.
  • mevasim : Mevsimler. * Pazar yerleri.
  • mevat : (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar. * Sahibsiz yerler.
  • mevati : (Mevti. C.) Ayak basılan yerler.
  • mevatî : Mevâta yani cansız şeye ait, bununla alâkalı. * İşlenmemiş toprağa ait.
  • mevatin : (Mevtın. C.) Yurtlar. Şenlendirilmiş ve bayındır yerler.
  • mevazi' : (Mevzi. C.) Mevziler, yerler.
  • mevazin : (Mizan. C.) Mizânlar. ölçüler. Terâziler.
  • mevbed : Mecusiler reisinin ulusu.
  • mevbik : (C.: Mevbikat) Korkulu yer.
  • mevbikat : (Mevbik. C.) Korkulu yerler.
  • mevbil : Kaba büyük sopa. * Bir kucak odun.
  • mevc : Dalga. Denizin dalgası. * Titreşim. * Mc: Devir, devre.
  • mevc-hîz : f. Dalga kaldıran.
  • mevc-zen : f. Dalgalanan, dalgalı deniz. Dalga vuran.
  • mevce : Bir dalga. * Ses, elektrik ve hararetin yayılma dalgalarından herbiri.
  • mevcedar : f. Dalgalı.
  • mevcenümud : f. Dalga gibi.
  • mevcub : Kendisine bir şey vâcib kılınmış.
  • mevcud : Var olan. Bulunan. Hazır olan. Topluluğun hepsi. * Kâinat. Mükevvenat.
  • mevcudat : Var olan her şey. Kâinat. Yaratılmış şeyler.
  • mevcuden : Kendisi berâber olarak. Mevcud olarak.
  • mevcudîn : (Mevcud. C.) Mevcudlar, var olan ve bulunan şeyler. Mevcudât.
  • mevcudiyet : Mevcudluk, varlık, mevcud ve var olma.
  • mevdu : (Mevdua) Emanet bırakılmış, tevdi olunmuş.
  • mevduat : (Mevdu. C.) Emanet bırakılmış şeyler. * Bankaya konan para ki, faizle olduğundan haramdır. (Bak: Riba)
  • mevdud(e) : Sevilmiş, kendisine muhabbet edilmiş. Sevgi gösterilmiş.
  • mevdune : (Mevzune) Altın, inci veya elmasla işlemeli şey. Murassa.
  • mevecat : (Mevce. C.) Dalgalar.
  • meveddet : Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek.
  • mevetan : Canı olmayan nesneler. * İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.
  • mevfur : (Vefir. den) Tam olan şey. Çoğaltılmış. Çok. Kesir. Bisyâr. Evfer. * Edb: Aruz kalıblarından biri.
  • mevh : Kuyunun suyu çok olmak. ◊ Avucuyla su içmek.
  • mevhibe : İhsan. Sevgi. Hediye.
  • mevhil : (Vahl. den) Çamurlu yer.
  • mevhin : Gece yarısına yakın vakit.
  • mevhub : (C.: Mevâhib) (Vehb. den) İhsan edilmiş, verilmiş, hibe olunmuş, bağışlanmış. * Fık: Karşılıksız olarak birine verilmiş.
  • mevhubat : (Mevhub. C.) Bağışlar, ihsanlar, bahşişler.
  • mevhube : Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal.
  • mevhum : Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim.
  • mevhumât : Mevhumlar. Asılsız olduğu hâlde zihinde meydana gelen şeyler.
  • mevhume : Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey.
  • mevhun : Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse.
  • mevk : Bir şeyin ucuz olması. ◊ Örümcek, ankebut.
  • mevki' : Yer. * Sınıflandırılmış yerlerden her biri. * Vapur, tren gibi yerlerde sınıflandırılmış, değeri yüksek olan yer. * Bir şeyin bulunduğu veya vukua geldiği yer.
  • mevkib : Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat.
  • mevkid : Ateş ocağı.
  • mevkif : Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.
  • mevkin : (C.: Mevâkin) Kuş yuvası.
  • mevkit : (C.: Mevâkit) Tâyin ve tesbit edilip kararlaştırılan yer veya zaman.
  • mevkud : (İkad. dan) Yakılmış. Yandırılmış olan.
  • mevkuf : Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan. * Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen. * Ait, bağlı.
  • mevkufat : (Mevkufe. C.) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para. * Vakfedilmiş mal, emlâk. * Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.
  • mevkufen : Mevkuf olarak.
  • mevkufîn : (Mevkuf. C.) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar.
  • mevkufiyyet : Maznunun hüküm giyinceye kadar hapsedilmesi. Hapsedilme hâli. * Bağlı olma.
  • mevkûl : (Vekâlet. den) Bir vekile emanet edilen.
  • mevkûlün ileyh : Kendisine bir iş bırakılan adam. Vekil.
  • mevkum : Hüznü şiddetli olan.
  • mevkut : Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.
  • mevkute : Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler.
  • mevkuze : Ağaçla vurulmuş.
  • mevla : Sahib. Rabb. * Efendi. Köleyi âzad eden. * Şanlı. Şerefli. Mâlik. * Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.). * Terbiye eden, mürebbi. * Yardımcı, muavenet eden. * Dost ve komşu. * Azâd More…
  • mevlana : Efendimiz, mevlâmız' mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. Hazret mânâsında da kullanılır.
  • mevlana cami : (Bak: Câmi)
  • mevlevî : Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin tarikatından olan müslüman.
  • mevleviyyet : 'Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak. * Mollalık. * Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş. * Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil More…
  • mevlid : Doğma. Dünyaya gelme. * Doğulan yer veya zaman. * Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğumunu anlatan manzum eser, dini manzume. (Bak: Süleyman Çelebi)
  • mevlim : İncitip acıtan. Elem veren.
  • mevlud : Çocuk. Yeni doğmuş çocuk. * Birisinin doğması. * Mevâlid-i selâseden herbiri.
  • mevludat : (Mevlud. C.) Belirli bir zaman içinde doğanlar.
  • mevludün leh : Çocuk kendisinin olduğu tebeyyün eden, bilinen baba.
  • mevmat : (C: Mevâmi) Sahrâ. Çöl. * Yazı.
  • mevn : Bir kimsenin zahmetini çekmek. * Nafakalarını vermek.
  • mevr : Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak. * Suyun yeryüzüne yayılması. * Hayvanlardan yün almak. * Yol, tarik. * Toz, gubar. * Rücu etmek, döndürmek.
  • mevrid : Varılan yer. Vasıl yeri. * Cadde. Yol. Tarik.
  • mevrud : (C.: Mevrudât) Gelmiş. Vürud etmiş. Gelen.
  • mevrudât : (Mevrude. C.) Gelen şeyler.
  • mevrude : (C.: Mevrudât) Ulaşmış, gelmiş.
  • mevrus(e) : Vereseye âit olan. Miras edilmiş. Miras edilen eşya.
  • mevrusat : Mirastan gelenler.
  • mevs : Ekmeği suyla ıslatmak. ◊ Yolmak. Traş etmek. ◊ Yıkamak.
  • mevsik : İtimad etmek. Emniyet etmek. İnanmak. * Yemin. Sözleşme.
  • mevsil : (Vusul. den) Kavşak. Kavuşacak yer. * Ek yeri.
  • mevsim : (C: Mevâsim) Pazar yeri. * Arap pazargâhları. * Yılın dört kısmından biri. * Zaman. Vakit. Alâmet.
  • mevsim be mevsim : Zaman zaman. Mevsimden mevsime, zamanı geldikçe.
  • mevsuf : Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen. * Kendisinde bir sıfat mevcud olan, kendisine bir sıfat isnad edilmiş olan.
  • mevsuk : Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan. * Sağlam. * Vesikalı. Delile dayanan hakikat.
  • mevsukan : Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.
  • mevsukiyet : Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl.
  • mevsul : Erişen. Vasıl olan. * Birleşmiş. Kendine başka şey vasıl olmuş olan. Bitirmiş. Vasledilmiş.
  • mevsule : Bitiştirilmiş.
  • mevsum : (Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış. * Ad verilmiş, isimlendirilmiş.
  • mevsume : Tamamen baştan aşağı süslü zırh. * Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.
  • mevsut : Ortada. Vasat olan.
  • mevt : Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek.
  • mevt-alud : f. Ölüm gibi. Ölümlü. Korkunç. Ölü gibi.
  • mevta : Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler.
  • mevta' : Ayağın bastığı yer.
  • mevtaî : Ölü gibi, ölüye benzer.
  • mevtan : (Mevetan) Cansız. * Baygın.
  • mevtî : Ölümle ilgili, mevte ait.
  • mevtin : (C.: Mevatın) Yerleşip oturulan, yurt edinilen yer.
  • mevvac : Çok dalgalanan. Çok dalgalı. Fırtınalı. * Radyo.
  • mevvar : Seri, çabuk, hızlı, sür'atli.
  • mevz : Muz ağacı.
  • mevzi' : Bir şey konulacak yer.
  • mevzu' : Bahis. Üzerinde durulan mes'ele. * Aşağılanmış olan. * Konulmuş. Vaz olunmuş. * Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan. * Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.
  • mevzua : Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir. Müsellem ve âşikâr olan kaziyye, hüküm.
  • mevzuat : Bahsedilen hususlar. Bir şeyin esasını teşkil eden hususat. Tatbikat halinde olan hükümler ve kaideler.
  • mevzun : Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. * Yakışıklı. * Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.
  • mevzunat : (Mevzun ve Mevzune. C.) Vezinli ve tartılı şeyler.
  • mevzunen : Vezinli olarak. Ölçülü olarak.
  • mevzuniyet : Düzgün, hesaplı ve düzenli. * Mevzun olma hâli.
  • mey : f. şarap, içki. (Bak: şarab)
  • mey' : Eriyip akma.
  • mey'a : (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı. * Atı koşuya alıştırmak. * Erimiş sıvı madde. * Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi. * Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.
  • mey-aşam : f. İçki içen. Şarap içen.
  • mey-füruş : f. Şarap satan, meyhâneci, şarapçı.
  • mey-gun : f. Şarap renginde olan, kırmızıya yakın olan.
  • mey-güsar : f. İçki arkadaşı. Birlikte içki içen.
  • mey-hane : f. İçki satılan ve içilen yer.
  • mey-har : (Mey-hâre) f. İçki içen, içkici, ayyaş.
  • mey-hoş : f. Ekşimtrak, mayhoş.
  • mey-keş : f. İçki içen, şarap içen.
  • mey-perest : (C: Meyperestân) f. Devamlı şarap içen.
  • meyadin : (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
  • meyamin : (Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular. * Maymunlar. ◊ (Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
  • meyan : (Bak: Miyân)
  • meyasir : (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler. ◊ Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.) ◊ (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış More…
  • meyazib : Oluklar. Su yolları.
  • meyd : Deprenmek. Sallanmak. * Ziyaret etmek. * Hareket etmek. * Kırağı çalmak. * Meyletmek. * Neşv ü nemâ bulmak. * Başı dönüp midesi bulanmak.
  • meydan : Arsa. * Geniş yer. * Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.
  • meydan dayaği : 'Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi More…
  • meyeh : Su, mâ.
  • meyelan : Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.
  • meyezd : f. Düğün veya işret meclisi.
  • meyh : şefâat etmek. * Vermek. * Avuçta su tutmak. * Sallanarak yürümek. ◊ Kuyunun suyunun çok olması.
  • meyhem : Hâlin nedir, nasılsın?' mânasına kullanılır.
  • meyl : Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu. * Sevme, tutulma, âşık olma. * Gönül akışı.
  • meyla : Çok budaklı ağaç.
  • meyla' : Otsuz sahra, çöl. * Acele, hızlı, seri.
  • meylab : Za'ferân.
  • meylak : Seri ve aceleci kimse.
  • meylen : Eğilerek, meylederek. O taraftan olarak.
  • meyletmek : Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek. * Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.
  • meyliyat : Bir tarafa meyleden istekler.
  • meymene : Sağ kol, sağ taraf. * Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.
  • meymum : Denize atılmış olan.
  • meymun : Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.
  • meyn : (C.: Müyun) Yalan. Yalan söyleme.
  • meys : Ceviz ağacı. * Sallana sallana yürümek.
  • meyş : Halt etmek, karıştırmak. * Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak. * Yünü kıla karıştırmak. * Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.
  • meysa : (C: Miyes) Yumuşak yer.
  • meysan : Sallana sallana yürümek.
  • meyseme : (Vesm. den) Damga, damgalanmış.
  • meysere : (C.: Meyâsir) Ordunun sol cenâhı. Sol cenâh. * Zenginlik, servet.
  • meysir : Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık. * Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar. * Kumar için kesilen hayvan.
  • meysur : Kolay. Kolay olmuş. Asan. Kolay kılınmış şey.
  • meysurat : (Meysur ve Meysure. C.) Kolaylatılmış şeyler. Asan edilmiş şeyler.
  • meyt : (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.
  • meyt (miyât) : Irak olmak, ırak etmek. Uzak olmak, uzaklaştırmak. Karışmak.
  • meyte : Hayvan leşi.
  • meytehâr : Hayvan leşi yiyen.
  • meyve : (C: Meyvecât) f. Meyva, yemiş.
  • meyvebar : f. Yemiş veren, meyveli.
  • meyvecat : (Meyve. C.) f. Yemişler, meyveler.
  • meyvedar : f. Yemişli, meyveli, meyve veren.
  • meyvefüruş : f. Meyve satan, yemiş satan. Manav.
  • meyveha : (Meyve. C.) f. Meyveler, yemişler.
  • meyyal : Çok meyleden, eğilen. Çok istekli, düşkün.
  • meyyan : Yalancı.
  • meyyit : (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
  • meyyit-i sâmite : f. Susan ölü. Sessiz ölü. * Hareketsiz.
  • meyyitâne : f. Ölü gibicesine. Ölmüşçesine.
  • meyyite : Hayvan leşi. * Kadın cenazesi.
  • meyz : Ayırmak, birşeyi denklerinden üstün tutmak. * Bir yerden bir yere geçmek.
  • meyzer : (C: Meyâzir) Peştemal.
  • mez' : Haberin bazısını söyleyip bazısını gizlemek. ◊ Evmek, acele, sür'at. * Kesmek.
  • mez'ub : Koyununa kurt gelen.
  • mez'uk : Mesrur, neşeli, sürurlu. * Tuzlu.
  • mez'ur : (Mez'ure) Korkmuş, çekinmiş.
  • meza : Geçti' mânâsına mâzi fiilidir.
  • meza ma meza : Geçen geçti. Giden gitti.
  • mezabbe : Keleri çok olan yer.
  • mezabî : Yer yarmak, kazmak.
  • mezabih : Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.
  • mezabil : (Mezbele. C.) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler.
  • mezabir : (Mizber. C.) Kalemler, kamışlar.
  • mezabit : (Mazbata. C.) Mazbatalar, tutanaklar.
  • mezad : Artırma ile yapılan satış. * Tuluk, dağarcık.
  • mezade : (C.: Mezaid) Tuluk, dağarcık.
  • mezahib : Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar. (Bak: Müctehid)
  • mezahim : Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
  • mezahir : Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir) ◊ Çiçekli yerler.
  • mezak : Tatmak. * Zevk tadacak yer. Damak. * Zevk. Tat duyma. ◊ Sür'atli yürüyen deve.
  • mezalik : (Mezlaka. C.) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.
  • mezalim : Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.
  • mezamir : Zebur kitabının sureleri. * Düdükler. ◊ (Mızmar. C.) Koşu meydanları.
  • mezamm : Zemmetmek. Ayıplamak.
  • mezan : Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler.
  • mezar : Ziyaret yeri. Ziyaretgâh. * Mezar. Kabir. Ölünün gömüldüğü yer. Makber.
  • mezar-i zâr : f. Ağlayan mezar.
  • mezarat : (Mezar. C.) Kabirler. Mezarlar.
  • mezare : Kalb katılığı. * Büyüklük, azamet.
  • mezaret : Kalbin şiddeti.
  • mezari' : (Mezru. C.) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar. ◊ (Mezraa. C.) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler.
  • mezarib : (Mızrâb. C.) Mızraplar. Kanun, ud gibi çalgı âletleri.
  • mezarik : (Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar.
  • mezaristan : f. Mezarlık.
  • mezarre : Isırmak.
  • mezaya : Meziyyetler. İyilikler. Hasletler.
  • mezayik : Dar ve sıkıntılı yerler.
  • mezbaha : Hayvanları kesecek yer.
  • mezbele : (C: Mezâbil) Otun sıcaktan solacak olduğu yer. ◊ Çöplük. Pis şeylerin bulunduğu süprüntü yeri.
  • mezbub : Sinekli.
  • mezbube : Sineği çok olan yer.
  • mezbuh : Kesilen. Zebhedilen. Boğazlanmış. * Kurban edilmiş.
  • mezbuhâne : f. Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. * Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle.
  • mezbul : Solmuş çiçek. * Zayıf, arık ve zebun olmuş olan.
  • mezbur(e) : Adı geçen. İsmi yukarıda geçen. (Bak: Merkum) * Taş ile örülmüş kuyu.
  • mezc : Katma. Karıştırma.
  • mezcen : Karıştırmakla. Katma suretiyle.
  • mezcetmek : Katmak. Karıştırmak.
  • mezcî : Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair.
  • mezcuc : Süngülenmiş. Süngü ile dürtülmüş.
  • mezd : Misvak ağacının yemişi.
  • meze : Tad. Çeşni. Zevk. * Eğlence, alay, lâtife.
  • mezebbe : Sinekli yer. * Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.
  • mezellet : Alçaklık. Zelillik.
  • mezemmet : Ayıplama. Kınama. Yerme. * Kınanacak, yerilecek iş.
  • mezen : Usul, kaide. Yol. Âdet. Örf.
  • mezfufe : Gönderilmiş.
  • mezg : Yemeği ağızda çiğnemek.
  • mezh : (Müzâh-Müzâha-Mizâh) : Lâtife, şaka. * Mezc, katma, karıştırma.
  • mezhar : (C: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi. * Damar.
  • mezheb : Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır. * Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı More…
  • mezher : Çiçeklik. Bir çiçeği içine alan şeylerin hepsi.
  • mezhere : Çiçek yeri. Çiçek bahçesi.
  • mezhüvv : Kibirli, gururlu.
  • mezi : İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez)
  • mezîd : Çoğalma. Ziyade etme.
  • mezîk : Su ile karışık süt.
  • mezil : Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan. * Ayağı uyuşmuş. * Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan. * Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse.
  • mezillet : Yanlışlığa sebeb olacak şey. * Ayak kayacak yer.
  • mezir : Zarif kimse. * Katı kalbli ve cesur. * İşlerinde nüfuzlu olan. ◊ Fâsid olmak, fesatçılık yapmak.
  • meziyyat : (Meziyyet. C.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
  • meziyyet : İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.
  • mezk : (Mezâk-Mezka) : Tatmak, tadına bakmak. * Tadacak yer. ◊ Yarma, yırtma. Kesme.
  • mezkum : Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.
  • mezkûr : Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan. (Bak: Mezbur-Merkum)
  • mezl : Muztarib olmak, acı ve ıztırab çekmek.
  • mezlaka : Ayak kayacak yer. Kaypak yer. * Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal.
  • mezmere : Çok şiddetli hareket ettirmek.
  • mezmum : Zemmolunmuş. Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü.
  • mezmun : (Bak: Mazmun)
  • mezmur : Terennümle okunan kaside, ilâhi ve münâcat. * Hz. Dâvuda (A.S.) inen 'Zebur'un Surelerinden herbiri.
  • mezneb : (C: Mezânib) Kepçe. * Suyun akacak olduğu yer.
  • mezr : (Mezra) Zarif adam. * Bir kimseye düşmanlık etmek. * Parmakla çimdiklemek. * Su kırbasını tamamen doldurmak. * Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek. ◊ Fâsit olma. Bozuk More…
  • mezraa : Tarla. Ekilip mahsul alınan mülk, yer.
  • mezrevan : Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.
  • mezru' : (C.: Mezruât) (Zirâ. dan) Arşınlanmış, ölçülmüş. Arşınla ölçülmüş. ◊ Ekilmiş. Tohum ekilmiş yer.
  • mezruat : (Mezru. C.) Arşınlanmış şeyler. Ölçülmüş nesneler. ◊ Ekili olan şeyler. Ekili yerler.
  • mezz(e) : Emmek, mass.
  • mezza' : (C.: Mezâyi) Koğucu. * Yalan. * Sırrını gizlemeyen kişi.
  • mezzah : Lâtifeci, şakacı.
  • mezzer : Halep vilâyetinden getirilen siyah taş.
  • mi'ber : Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar. * Köprü. Su geçme geçidi. ◊ (Mi'bere) İğne kutusu, iğne kabı.
  • mi'caz : Mak'adı büyük olan.
  • mi'cer : Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp.
  • mi'de : (C.: Miad) İnsan ve hayvanlarda, yenen şeyleri hazmetmek vazifesi olan bir iç uzvu.
  • mi'kab : Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.
  • mi'la : Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.
  • mi'lak (ma'luk) : (C: Meâlik) Üzengi kayışı. * Üzüm hevneği. * Et ve üzüm asılan çengel.
  • mi'lat : (C: Meâli) Yas tuttuğunda, kadınların gözyaşı sildikleri bez.
  • mi'mar : İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis.
  • mi'marân : f. Mimarlar.
  • mi'marî : (Mi'mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit. * Bir yapı için mimara verilen para.
  • mi'nas : Kız doğuran kadın.
  • mi'rac : Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam.
  • mi'rac gecesi : Leyle-i Mi'rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri'fin yirmiyedinci gecesidir.
  • mi'raciyye : Mi'raca âid. Mi'rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mi'rac mu'cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser.
  • mi'raz : (C: Meâriz) Zıpkın adı verilen yeleksiz uzun ok. * Bir sözün gizli mânâsı. Ta'riz. ◊ Süs için giyilen güzel elbiseler.
  • mi're : (C: Miâr) Kin, adâvet, düşmanlık.
  • mi'şab : Otu bol olan çayırlık yer.
  • mi'sam : (C: Meâsım) Kolun bilezik takacak yeri. ◊ Nabız yeri. Bilek.
  • mi'sar : (C: Meâsır) Yeni hayız görmüş ve büluğuna yetişmiş olan kız. ◊ (Mi'sara) Mengene.
  • mi'şar : Mat: Onda bir. (1/10) * Bâzılarınca da binde bire denir.
  • mi'şar (mişâr) : (C: Meâşir) Dülger testeresi.
  • mi'sele : (Asel. den) Arı kovanı.
  • mi'ta : (C: Mıât-Mıâtâ) Bahşişi ve hediyesi çok olan kişi.
  • mi'tar : (C: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.
  • mi'tîr : Güzel kokular sürünen.
  • mi'van : Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse.
  • mi'vel : (C.: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma. ◊ (C: Meâvi) Sivri külünk ve balta.
  • mi'vez(e) : (C: Meâviz) Çocuk sardıkları bez, kundak. * Eski kaftan.
  • mi'yar : Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.
  • mi'za : Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.
  • mi'zab : (C: Meâzib) Dam oluğu.
  • mi'zad : Ağaç veya tahta budama bıçağı. * Pazvant, kolçak.
  • mi'zal : (C: Meâzil) Zayıf ahmak adam. * Silâhsız kimse. * Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.
  • mi'zar : (C.: Meâzir) Örtü, perde.
  • mi'zef : (Mi'zefe. Azf) Çalgı âleti, saz v.s.
  • mi'zene (mizene) : Ezan okunacak yer.
  • mi'zer : (C.: Meâzir) Peştemal.
  • mi-zenend : (f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. ' : Zeden' vurmak' masdarındandır.
  • mia : Günlük adı verilen zamk.
  • miâ' : (C.: Em'â) Bağırsak.
  • miad : Vaad edilen gelecek zaman veya yer. * Müsaade edilen zaman. * Kıyâmet. Mahşer. * Vaad. Müddet.
  • miâî : (Miâiyye) Bağırsakla alâkalı.
  • miat : (Mie. C.) Yüzler. Yüz sayıları.
  • mibla' : (Bel'. den) Obur.
  • mibnah : Heybe.
  • mibred : Eğe. * Eğe cinsinden bir yazı âleti.
  • mibree : Kalemtraş. Kalem açmağa yarıyan âlet.
  • mibtan : Çok yemekten karnı şişen etli ve yağlı kişi.
  • mibvel : (Mibvele) Sidik kabı. Küçük abdest edilecek delikli taş veya oluk.
  • mibza' : Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.
  • mibzag : Nişter, kan alacak âlet.
  • mibzel : (C: Mebâzil) Süzgeç.
  • mibzele : (C: Mebazil) Her gün giyilen kaftan, günlük elbise.
  • mibzer : Tohum ekmekte kullanılan bir âlet.
  • micdaf : (C: Mecâdif) Sandal, kayık küreği.
  • micdah : (C: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç. * Menazil-i Kamerden bir yıldız.
  • micdar : Bostan korkuluğu. Korkuluk.
  • micdel : (C.: Mecâdil) Köşk, kasır, kâşâne.
  • micene : (C.: Mevâcin-Meyâcin) Kassar tokmağı.
  • micenn : Kalkan, siper.
  • micerr : Gem çenberi. * Matkap kayışı.
  • micerre : (C: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü. * Demir kürek. ('Bel' denir)
  • miceşş : El değirmeni.
  • micesse : Ağaç budamada kullanılan keskin demir.
  • michar : Yüksek sesle konuşan.
  • miclat : Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir.
  • micmer : İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. 'Buhurdan' da denilir.
  • micr : Çenber.
  • micrefe : (C: Micref-Mecarif) Ateş küreği.
  • micsed : Cesede yapışık olan elbise.
  • micvad : Güzel şiirler söyliyen şâir.
  • micveb : Bir şey kesmeye yarıyan demir.
  • micvel : Gömlek. * Küçük esvap. * Kalkan.
  • miczaf : (C: Mecâzif) Gemi küreği.
  • miczam : Pek keskin kılıç.
  • miczem : Çok keskin kılıç.
  • mid'a(t) : Şehrin burcu.
  • mid'as : Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol.
  • mida' : Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Yolun sıklaştığı yeri.
  • mida' (midea) : (C.: Mevadi') Eski kaftan, eski elbise.
  • midad : Yazı mürekkebi. Mürekkeb.
  • midadiye : Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası.
  • midae : Kırba. Deriden su kabı. İbrik. Matara. * Çeşme lülesi. * Abdest alınan yer.
  • midaka (midakka) : Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.
  • midanem : f. Biliyorum.
  • midare : Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.)
  • midas : Pabuç.
  • midde : Cerahat, irin.
  • midevî : Mide ile alâkalı mideye ait. * Mideye yarar.
  • midfa' : (C.: Medâfi') Ask: Top.
  • midhane : Buhurdan.
  • midhat : Medhetme, övme.
  • midhatger : f. Övücü, medhedici.
  • midilli : At cinsinin küçük çaptaki nev'ine verilen addır. Bu türlü atlar Midilli adasında yetiştirildiği için bu adı almıştır.
  • midkas : İpek.
  • midles : (C: Medâlis) Def'edecek yer.
  • midmak : Binanın iskeleti.
  • midmek : (C: Medâmik) Ziynet verecek âlet. * Haberi şâyi eden, duyuran nesne.
  • midra : Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.)
  • midrar : Yağmur yağdıran bulut. * Çok su döken.
  • midras : Okuma yeri. * İçinde Tevrat dersi verilen ev.
  • midre : Bahadır, kahraman.
  • midrebe : Demir yerine ucuna boynuz takılan süngü.
  • midvek : Bir şey ezmekte kullanılan taş.
  • midyan : (C.: Medâyin) Daima borç eden kimse.
  • mie : Yüz. Yüz sayısı.
  • mieteyn : İki yüz. (200)
  • mifad : Kebap demiri.
  • mifer : Hizmetkâr, hizmetçi.
  • mifezza : Tokmak.
  • mifrak : (C: Mefârik) Başın ortası (saçın bölük olduğu yerdir.)
  • mifras (mifrâs) : (C: Mefâris) Gümüş kesecek âlet. * Demir.
  • mifsad : Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.
  • mifsal : Dil, lisan.
  • miftah : Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar.
  • miftele : Yün eğirmekte kullanılan çatal değnek.
  • mifzal : Fazilet ve şeref sahibi. ◊ Gündelik iş elbisesi.
  • mig : f. Duman, sis, duhân. * Kara bulut.
  • migdad : Çok gadaplı, çok kızgın.
  • migfer : 'Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil More…
  • migferî : Miğfer şeklinde olan, miğfer biçiminde olan. * Miğferle ilgili.
  • miglak : (C.: Megalik) Kilit, mandal.
  • mignak : f. Dumanlı, sisli. Bulutlu.
  • migrefe : (C: Megârif) Kepçe.
  • migşa : Bahadır, kahraman.
  • migsel : Tas, ibrik. Yıkanmada kullanılan kab.
  • migtas : Burun, göz çanağı.
  • migvel : (C.: Megavil) İnce kılıç. Hançer.
  • migzel : (C.: Megazil) İplik eğirmekte kullanılan âlet. iğ.
  • mîh : f. Çivi, mıh. Kazık.
  • mih : (C.: Mihâ) f. Ulu, büyük. Azim, kebir.
  • miha : Yaş değnek.
  • mihad : Yer. Arz. * Beşik. * Döşeme. Döşek.
  • mihadde : Baş ve yüz altına koydukları yastık. * Kazma. * Balta.
  • mihaffe : Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.
  • mihah : (Muhh. C.) Beyinler. * İlikler.
  • mihak : (Mahâk-Muhâk) Her arabi ayın son üç gecesi.
  • mihal : Kuvvet. Azab. Ukubet.
  • mihamme : Küçük bakır ibrik. ◊ Yer süpürgesi.
  • mihan : (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar. ◊ (Mih. C.) Ulular, büyükler.
  • mihanikiyyet : yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler. * Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.
  • mihar : (Mühür. C.) At yavruları. Taylar.
  • mihaşş(e) : Ot biçtikleri âlet. Orak ve tırpan. * Ot koydukları kap.
  • mihatt : Deriden kıl ve yün yolacak demir.
  • mihaz : Çizme mahmuzu.
  • mihbasa : (C: Mehâbıs) Helva küreği.
  • mihbat : Davar için ağaçtan yaprak dökmekte kullanılan sopa.
  • mihbaz : (C.: Mehâbiz) Hallaç tokmağı. ◊ (C: Mehâbız) Hallaç tokmağı.
  • mihbeb : Tâne tâne kesecek âlet.
  • mihbere : (C.: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap.
  • mihcem(e) : (C.: Mehâcim) Hacamat şişesi. * Çekip emmeğe mahsus âlet.
  • mihcen : (C: Mehâcin) Çomak. * Başı eğri ağaç.
  • mihda : İçine hediye konulan kap.
  • mihdame : Hizmeti çok olan kişi.
  • mihek : f. Küçük çivi. * Karanfil.
  • mihen : (Bak: Mihan)
  • mihenk : (Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti. * Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta.
  • mihfak : Enli yassı kılıç.
  • mihfar : Toprak kazan âlet. Kazma.
  • mihfen : Değirmen sepeti.
  • mihfer(e) : (C.: Mahâfir) Kazma. Bel.
  • mîhî : f. Çivi şeklinde. Çiviye âit.
  • mihîn : (Mihine) Daha büyük, daha ulu.
  • mîhkadem : f. Ayağı kırık.
  • mihkan : (Mıhkana) Şırınga. Tenkıye âleti.
  • mihla(t) : İçine yulaf koyup davara vermekte kullanılan torba.
  • mihlac : Yufka oklavası. * Yün ve pamuk atacak âlet, hallaç tokmağı.
  • mihlaf : Vaadinde çok hilâf eden, sözünde durmayan kimse.
  • mihlak : Ustura.
  • mihleb : (C.: Mehâlib) Yırtıcı kuşların tırnağı, pençesi. * Orak, bıçak. ◊ İçine süt sağılan kap.
  • mihman : f. Misafir.
  • mihmandar : f. Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan.
  • mihmandarî : f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık.
  • mihmanhane : f. Misafirhane. Misafir edilecek yer. Otel. * Mc: Dünya.
  • mihmanî : f. Mihmanlık, misafirlik.
  • mihmannevaz : f. Misafire iyi muamele ederek ikram eden. Misafir ağırlayan.
  • mihmanperver : f. Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven.
  • mihmanperverî : f. Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık.
  • mihmanseray : f. Misafirhane. Otel. * Mc: Dünya.
  • mihmel : (C.: Mehâmil) Kılıç bağı. * Büyük mahfe.
  • mihmer : (C.: Mehâmir) Semer atı.
  • mihmez (mihmâz) : Çizme mahmuzu.
  • mihneka : (C.: Mehânık) Maktul. * Gerdanlık. * Boğacak âlet.
  • mihnet : Zahmet. Eziyet. Dert. Belâ. * Mc: Tecrübe, sınamak.
  • mihnet-âbâd : f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya.
  • mihnetdide : f. Musibete uğramış. Keder ve mihnet görmüş.
  • mihnetgâh : f. Keder, gam ve mihnet çekilen yer. * Mc: Dünya.
  • mihnetkede : f. Gam ve keder çekilen yer. Nihnet yeri. * Mc: Dünya.
  • mihnetkeş : f. Keder, eziyet ve mihnet çeken.
  • mihnetzede : f. Afet ve belâya uğramış. Keder, mihnet ve musibete giriftar olmuş.
  • mihr : (Bak: Mehr)
  • mihrab : Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer. * Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır. * Evin şerefli yüksek yeri, çardak. * Meclisin sadrı ve ekrem mevzii. * Mc: Harb âleti. * More…
  • mihrace : (Hind'ce: Mahraca) Hindistan'da Hindu dininden olan hükümdarların büyüklerine verilen ünvandır. Hindu kral.
  • mihraf : Hekimin yarayı muâyene ettiği âlet.
  • mihrak : Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta. * Hareket merkezi. ◊ Çok hareket eden. * More…
  • mihrakî : Mihrak noktasına âit.
  • mihras : (C.: Mehâris) Dibek taşı.
  • mihrat : (C.: Mehârit) Her yıl derisi kavlayıp soyulmak âdeti olan yılan. ◊ Tennur odunu karıştırdıkları âlet. * Çiftçi sabanı.
  • mihrban : f. Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü.
  • mihrbanî : f. Dostluk, muhabbet, sevgi.
  • mihre : f. Acemi ördekleri avlamak için su kenarlarına bağlanan ördek.
  • mihref : (C.: Meharif) İçine yemiş koydukları kap.
  • mihrez : İğne, ibre.
  • mihrgan : f. Sonbahar. Güz mevsimi. * Eski İranlıların iki büyük bayramlarından birinin adı.
  • mihrnaz : f. Naz güneşi. Çok nazlı.
  • mihsad : Ekin orağı.
  • mihsaf : (C.: Mehâsıf) Biz dedikleri ince uzun demir.
  • mihşah : (C.: Mehâşi) Kaba kilim.
  • mihsal : Ok yapılan demir. ◊ Kilit. * Zenbil. ◊ Keskin kılıç.
  • mihsarre : Bir kimsenin elinde tuttuğu sopa veya değnek.
  • mihsere : Süpürge.
  • mihtab : Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet. ◊ Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet.
  • mihtat : Cetvel tahtası.
  • mihter : (C.: Mihterân) Daha büyük. Daha ulu.
  • mihterân : (Mihter. C.) f. Daha büyükler.
  • mihterî : f. Büyüklük, ululuk, azimlik.
  • mihval : Çok hilekâr. Hileci. Dolandırıcı.
  • mihveka : Süpürge.
  • mihver : Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi More…
  • mihyac : Şiddetli. * Çok, ziyâde, fazla.
  • mihyaf : Tez susayan davar.
  • mihyal : Bir yıl ekilip, bir yıl ekilmeyen arazi.
  • mihyat : İğne.
  • mihza (mihzab) : Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.
  • mihzab : Boyacıların elbise boyadıkları küp.
  • mihzac : Çamaşır tokacı.
  • mihzak : Çok gülen kadın. ◊ Makat.
  • mihzar : Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan.
  • mîk : Çabuk ağlayan, yufka yürekli olan. ◊ f. Çekirge.
  • mik'ab : Geo: Küb. * Mat: İki defa kendisi ile çarpılan sayı. ◊ (C.: Mekâıb) Topuk mesti.
  • mika : Muhabbet, sevgi.
  • mikaa : Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç. * Kassarlar tokmağı. * Yaşlı ve uzun boylu kimse.
  • mikâil : Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)
  • mikamme : Süpürge.
  • mikass : (C: Makâs) Kesecek âlet, mikrâz.
  • mikat : Bir iş için tayin edilen zaman veya yer. * Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer. ◊ Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.) * Kesilme More…
  • mikat sünneti : Hacca niyet edenin ihrama girmesi.
  • mikatî : Hacc mevsimini beklemek üzere Mekke-i Mükerreme'de kalan kimse.
  • mikatt : (C.: Mikât) Üzerinde kalem kesecek âlet.
  • mikatta : Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.
  • mikbes (mikbâs) : (C: Mekâbis) Ateş parçası.
  • mikdad : Demir kesme âleti.
  • mikdam : (C.: Makadim) Çok ayaklı. * Kıdemli. * Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.
  • mikdar : Parça. Kısım. Bölük. * Kıymet. Değer. Derece.
  • mikdeha : (C: Mekâdih) Kepçe. * Çakmak.
  • mikele : Sofra takımı.
  • mikhal : (C.: Mekâhil) Göze sürme çekmekte kullanılan âlet.
  • mikla' : (Mıklât) (C: Mekâli) Çelik çeldikleri ağaç. * Kebap tavası. ◊ Sapan.
  • miklad : (C.: Mekâlid) Anahtar, miftah. Kilit dili. * Hazine.
  • miklat : Evlâdı yaşamayan kadın. * Bir kez doğuran ve daha hâmile olmayan deve.
  • mikleb : Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.* Saban demiri. ◊ Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın More…
  • miklem (mikleme) : (C: Mekâlim) Kalem koyacak kap, kalemlik.
  • mikleme : Kalemlik, kalem konacak âlet.
  • mikma' : (C: Mekami') Fil başına vurdukları demir çomak.
  • mikmaa : (C.: Mekami') Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh.
  • mikna' : (Mıknaa) (C.: Mekani') Başörtüsü.
  • miknatis : yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe. * Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu More…
  • miknatisiyyet : Mıknatıs kuvveti ve hassası.
  • mikne : (C: Mekenât) Süpürge.
  • mikneb : (C: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü. * Avcılar torbası.
  • miknese : Süpürge.
  • miknet : Güç, kudret, kuvvet.
  • mikneva : Hizmet eden, hizmetçi.
  • mikra' : Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar. ◊ Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır. ◊ Hekimlerin, hastanın vücudunu dinledikleri âlet.
  • mikraa : (C: Mekâri) Davul çomağı. * Çoban değneği.
  • mikram : Çok ikram ve kerem eden. Bağışlayan, ihsan eden.
  • mikram (mikrame) : (C: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez.
  • mikrame : Nakışlı eşarp. Mendil. Havlu. Peştemal.
  • mikrat : (C: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.) * Büyük havuz. * Büyük çanak.
  • mikraz : (C.: Mekariz) Makas. Kesecek âlet. ◊ (C.: Mekariz) Makas.
  • mikreb : (C.: Mekârib) Çift sürmede kullanılan saban.
  • mikron : Fr. Metrenin milyonda biri. Milimetrenin binde biri.
  • mikroskop : Fr. Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet.
  • miksaha : (C.: Mekâsih) Süpürge.
  • miksal : Çok keskin kılıç.
  • miksar : Çok konuşan, sözü uzatan, geveze. * Çoğaltan, teksir eden.
  • mikşat : Hattatların, kamış kalemlerinin kabuğunu soymakta kullandıkları âlet.
  • miksefe : (Kesâfet. den) İçine elektrik enerjisi yığılan âlet. (Kondansatör)
  • mikseha : (C.: Mekâsih) Süpürge.
  • miksir : Çok söyleyici, çok konuşan.
  • mikta' : Kesecek âlet.
  • miktal : (C.: Mekâtıl) Bıçkı.
  • miktare : Kuş ayağına yapılan köstek. * Kelepçe.
  • miktebe : Tabak üstüne örttükleri nesne.
  • miktel : Onbeş sa' miktarı nesne alır ölçek.
  • mikval : Çok konuşan.
  • mikved : (C.: Mekavid) Yular.
  • mikvel : Lisan. Dil.
  • mikvem : (C: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.
  • mikves : Yay kabı.
  • mikyal : (C.: Mekâyil) (Keyl. den) Ölçek. Tahıl ölçeği.
  • mikyas : Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek.
  • mikzaf : Kayık küreği.
  • mikzef : Tanbur.
  • mil : İğne gibi ince ve uzun bir âlet. * Göze sürme çekecek âlet. * Ucu sivri çelik kalem. * Sivri dağ tepesi. * Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen. * Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet More…
  • mil'aka : (C.: Melâik) Tahta kaşık.
  • mil'aka-tiraş : f. Tahta kaşık yapan.
  • mil'e : Dolu, dolusu. * Cemaat. (Bak: Mele') * Havuz.
  • mila : Bir kap dolusu nesne.
  • milad : (Velâdet. den) Doğum günü. * Hz. İsa'nın (A.S.) doğum günü kabul edilen yıl başı.
  • miladî : Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait. * İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.
  • milah : (Milh. C.) Milhler, tuzlar.
  • milahat : Gemicilik. Gemicilik bilgisi.
  • milak : Bir nesnenin kıyam ve sebâtına sebep olan nesne.
  • milat : Duvara yaptıkları çamur. Sıva balçığı.
  • milben : Kerpiç kalıbı. * Süt sağacak kap.
  • mildem (mildâm) : Çekirdek dövdükleri taş. * Ahmak ve iri vücutlu kimse.
  • mildes : Hurma çekirdeğini dövdükleri büyük taş.
  • milel : (Millet. C.) Milletler. Bir millet sayılan topluluklar. * Bir din veya mezhebde olan topluluklar.
  • milezz : Katı, şiddetli, şedid.
  • milg : Ahmak.
  • milh : (C.: Emlâh-Milha-Milah) Tuz.
  • milha : (Milhât) (C.: Melâhi) Eğlence, oyun, cümbüş. ◊ (Milh. C.) Tuzlar. ◊ Kutu. Dağarcık.
  • milhab : (C.: Melâhib) Kesecek âlet. * Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet.
  • milhafe : Bürünecek şey. Yorgan.
  • milhe : Güzel kelâm, lâtif söz.
  • milhez : Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet.
  • milhî : (Milhiye) Tuzla alâkalı. Tuzdan.
  • mili : f. Kedi.
  • milis : Fr. Orduya yardımcı halk kuvveti.
  • milk : Mal cinsinden olan yer. Birisinin tasarrufu altında bulunan yer. Mülk.
  • milka : Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik.
  • milkat : (C: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet. ◊ Cerrah cımbızı.
  • milkdar : f. Hükümdar, pâdişah. Mülk sâhibi.
  • milked : Nesne dövecek âlet.
  • millet : Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk. * Bir sülâleden gelenlerin hepsi. * Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber More…
  • millî : (Milliye) Din ve millete âit, milletle alâkalı, millete mensub.
  • milliyet : Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf.
  • milliyetperver : f. Milliyetini seven.
  • milsah : (C.: Melâsıh) Keten tarağı.
  • milt : Nesebi bilinmeyen.
  • miltan : Yağ değirmeni.
  • miltat : Dimağa ermiş olan baş yarası. * Deniz kenarı.
  • milvah : Tuzak yanında koydukları kuş. * Semiz olmayan hayvan.
  • milvat : Mala.
  • milzab : (C.: Melâzib) Aşırı derecede cimri, pek hasis.
  • mim : Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır. * Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir. * Bir kitap veya ibarenin More…
  • mimha : Meni silmeye mahsus bez parçası.
  • mimhaza : Yayık. (Onunla yoğurttan yağ çıkarırlar.)
  • mimî : (Mimiyye) Mim harfi ile alâkalı. İçinde mim harfi bulunan kelime.
  • mimlaka : Yer düzeltecek taş.
  • mimleha : Tuzlu yer.
  • mimraz : Hastalıklı, illetli.
  • mimsah : Yalancı.
  • mimsaha : Adi basacak nesne. * Yüz silecek mendil.
  • mimtar : Yağmurluk.
  • min'am : Çok in'am ve ihsan eden.
  • min.. ila : den... ye kadar.
  • mina : Şişe, cam, billur. * Parlak saray. * Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça.
  • mina' : (C.: Miyâni) Liman.
  • mina-renk : f. Gök mavisi.
  • minafam : f. Cam mavisi, sırça renkli.
  • minarat : (Minare. C.) Minareler.
  • minare : (C.: Minarat) (Aslı menare'dir) Nur mevzii. Ezan mevkii.
  • minbaz : Hallaç tokmağı.
  • minber : Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.)
  • minbeze : Yastık.
  • mincab : Zayıf kimse. * Yeleği ve temreni olmayan ok.
  • mincar : Havan. Havan eli.
  • mincede : Küçük asâ, küçük sopa. * Yorgancı çubuğu.
  • mincel : (C.: Menâcil) Orak. Ekin orağı.
  • mincem : (C.: Menâcim) Terâzi kolu.
  • mincere : Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya 'necire' derler.)
  • mincilab : Murdar su, pis su.
  • mindag : Hücum edecek âlet.
  • mindas : Yeyni avret, hafif kadın.
  • mindef : (C.: Menâdif) Hallaç yayı.
  • mindel : Hırslı, doymaz ve açgözlü insan. Yırtıcı kimse. * Zorba, eşkiya.
  • mindif : Atılmış pamuk.
  • mindil : (C: Menâdil) Peşkir. Mendil. Bez parçası.
  • minen : (Minnet. C.) Minnetler.
  • minessera ilessüreyya : (Mines serâ il-es süreyyâ) Yerden göğe kadar.
  • minfah : (C.: Menâfih) Körük.
  • minfak : Çok fazla nafaka veren.
  • minfeha : Peynir mayası.
  • minh (minhü) : (C.: Minhüm) Ondan. (Müzekker hâli.)
  • minha : (C.: Minhünn) Bundan, ondan. (Müennes hâli) ◊ (C: Minah-Menâyih) Atiyye, bahşiş.
  • minhac : Meslek. Yol. Açık ve belli yol. * f. Büyük ve işlek cadde.
  • minhar : Misafirperver. Misafir kabul edip ağırlayan.
  • minhas : (C.: Menâhis) Uğursuz şey.
  • minhat : (C.: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet.
  • minhüm : Onlardan.
  • minkaa : Küçük taş çömlek.
  • minkab : Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.
  • minkal : (C: Menâkıl) Çamur teknesi.
  • minkale : Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
  • minkar : (C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.
  • minkarî : Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı. ◊ Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.
  • minkaş : (Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem.
  • minkaz : Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.
  • minmas : Kıl yolacak âlet.
  • minnet : İyiliğe karşı duyulan şükür hissi. * Birisine iyilik etmek. * Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
  • minnetdar : f. Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet.
  • minnetdarane : f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
  • minnetdarî : f. Minnetdarlık.
  • minnetdide : f. Minnet ve iyilik görmüş.
  • minnetkeş : (C.: Minnetkeşân) f. Minnet altında bulunan. Minnet çeken.
  • minnetkeşân : (Minnetkeş. C.) Minnet altında bulunanlar, minnet çekenler.
  • minnetşinâs : (C.: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.
  • minnetşinâsî : f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik.
  • minşaa : Çulha mekiği.
  • minsaf : (C: Menâsıf) Hizmetkâr, hizmetçi.
  • minşakka : Yarık, çukur, oyuk.
  • minşar : (C.: Menâşir) Testere, biçki.
  • minsar (minsir) : Yardımı çok olan kimse. * Yardım edecek âlet.
  • minsec : (C: Menâsic) Çulhaların bez tarağı.
  • minsee (minessee) : Asâ, sopa.
  • minsef : (C: Menâsif) Elek. Kalbur. Külünk.
  • minşefe : Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne.
  • minsega : (C: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne. * Yufka yuvarlağı.
  • minşega : Ot ve yem koydukları kap.
  • minşel (minşâl) : (C: Menâşil) Yemek çatalı.
  • minser : '(C: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. * Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker. * Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker. * Otuz ile kırk arasında olan at. More…
  • mintaka : (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
  • mintaş : (C: Menâtiş) Kıl yolacak âlet. Cımbız.
  • mintîk : Çok düzgün konuşan.
  • minu : Şişe, sırça, cam. * Zümrüt. * Cennet, firdevs.
  • minval : Hareket tarzı, davranış. Usul, yol. * Fayda. * Uslub, tarz. * Bez dokuyan cüllah.
  • minyatür : Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca 'minyatura' kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış More…
  • minzar : Ayna. Bakma âleti. Gözlük. ◊ Röntgen. * Bakma âleti.
  • mir : Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli.
  • mir'aş (mer'aş) : Çok yüksekten uçan güvercin.
  • mir'at : Ayine. Ayna. * Meşhur bir cins lâle.
  • mir'izza (mir'izâ) : Keçi kılının altında olan tiftik.
  • mir-ab : f. Bir kentin su işlerine bakan kişi.
  • mir-ahur : f. Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır.
  • mira' : (Riya. dan) Riya etme, riyakârlık yapma. * Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme. * İçindekinin aksini söyleme.
  • mirade : Mancınık taşı.
  • mirades : (C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni.
  • mirah : Sürur, neşat, sevinç.
  • miralay : Alay kumandanı. Albay.
  • miran : (C: Mârin) Vahşi canavar yatağı. ◊ (Mir. C.) Beyler.
  • miran aşireti : Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
  • mirar : Kerreler. Def'alar.
  • miraren : Defalarca, birçok kere.
  • miras : Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.
  • mirashar : f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor.
  • mirazza : Harmanı sürecek döven.
  • mirba : Ganimet malının dörtte biri.
  • mirba (mirbâe) : Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer.
  • mirbaa : Asâ, değnek, sopa.
  • mirbat : Davar bağlanacak bağ.
  • mirbed : (C: Merâbid) Ev içinde olan küçük hücre (içine esvap koyarlar). * Davar ahırı. * Davar duracak yer. * Hurma kuruttukları yer.
  • mircel : (C.: Merâcil) Kazan.
  • mirda : Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç.
  • mirdiyan : (Mirdiyane) Mersin ağacı.
  • miremme : Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı.
  • mirfa(t) : İttifak etmek, bir olmak, birleşmek.
  • mirfak : Dirsek. * Mutfak. Kiler. * Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.
  • mirfaka : Dirsek yastığı.
  • mirfed : Büyük kâse.
  • mirfeşe : Kürek.
  • mirgah : Kaymak alacak âlet.
  • mirha : İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at.
  • mirha(t) : Salıverilmiş, bırakılmış perde. ◊ (C.: Merâhâ) Yürüyücü at.
  • mirhaz (mirhâza) : Gasilhâne, abdesthâne, kenif. * Çamaşır tokmağı.
  • mirî : Devlete âid. Devlet hazinesine mensub.
  • mirkak : Oklava.
  • mirkam : (C.: Merâkım) Kalem.
  • mirkat : Merdiven. Basamak. Derece.
  • mirken : (C: Merâkin) Don yıkayacak kap. * Küçük leğen.
  • mirliva : Tugay kumandanı. Tuğgeneral.
  • mirma(t) : (C: Merâmâ) Nişan oku.
  • mirre : Kuvvet. * Öd. * Akıl. * Kat. * Sağlamlık.
  • mirrid : Müfsid, kötü ve şerir kimse.
  • mirrih : Uzun ok. ('Pertev oku' derler) * Yeleği olmayan ok. * Bir yıldız adı. ◊ Şâd, neşeli ve mesrur kimse.
  • mirsad : Gözetleme yeri. Rasad yeri. * Gözetleme âleti. * Suçluları gözleyip duran. * Pusu. * Suçlular için hazır bekleyen. ◊ (C: Merâsıd) Geniş yol.
  • mirşah : (Mirşaha) Süzgeç.
  • mirşaha : Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.
  • mirsal : (C: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar. * Küçük ok.
  • mirsat : Gemi demiri. Lenger.
  • mirşeka : (C: Merâşik) Terzi yüksüğü.
  • mirşem : Ekmek tozunu silecek tüy süpürge.
  • mirt : (C: Mürât) Yünden veya haz denilen kumaştan elbise. * Kadınların, esvapları üstüne giydikleri elbise.
  • mirtac : Yarış atlarının beşincisi. ◊ Kapı kilidi. * Dar yol.
  • mirtal (mirtale) : Bulaşmak.
  • mirtaz : Dinin yasaklarından sakınan kimse.
  • mirvaha : (C.: Merâvih) (Rih. den) Yelpaze.
  • mirvaha cünbân : f. Yelpaze sallıyan.
  • mirved : (C.: Merâvid) Milve makara ortasındaki demir, mihver.
  • mirye : Şek, şüphe. * Münazara. Cedel. (Bak: Temâri)
  • mirza : Reis. Bey. * Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde. * Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca More…
  • mirzab : (C: Merâzib) Ululuk. * Uzun ve büyük gemi.
  • mirzah : (C: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş. ◊ Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.
  • mirzaz : Havan eli.
  • mirzebe : (C: Merâzib) Tokmak.
  • mis : f. Bakır.
  • miş : f. Koyun, ganem.
  • mis' : Şimal yeli, kuzey rüzgârı.
  • miş' : Aşı dedikleri kızıl balçık.
  • mis'ab : (C: Mesâib) Değirmen oluğu. * Havuz oluğu.
  • mis'ad : Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör.
  • miş'al : (C: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.
  • miş'ar : Şan, şeref, haysiyet ve vakar.
  • mis'ar (mis'âr) : (C: Mesâir) Uzun. * Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.
  • miş'at : (C: Meşâi) Kuyunun toprağını çıkardıkları zenbil.
  • mis'eb : Bal konulan tulum, bal tulumu.
  • mişa' : Kumsuz yer.
  • misafir : Seferde olan. (Bak: Müsafir-Mukim)
  • misaha : Ölçmek, miktarını bilmek.
  • mişail : (Bak: Mihâil)
  • misak : Sürme, gütme, sevketme. * Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin. ◊ Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.
  • misal : 'Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek. * Düş. Rüya. * Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye. * Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas. * Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav More…
  • misaliyye : Misale dair.
  • misane : Dizgin kayışı.
  • mişar : Testere.
  • misas : El sürme, değme, dokunma. * Cima etmek. * Almak.
  • mişat : (Meşt. C.) Taraklar, baş taramağa mahsus taraklar. ◊ (Mışt. C.) Taraklar.
  • mişatiye : Tarak kılıfı.
  • misbah : Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. ◊ Lâmba. (Bak: Mısbah) ◊ Yüzgeç.
  • misbar : (C.: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.
  • misbeke : Mâden eritilip dökülecek kap.
  • mişceb : (C: Meşâcib) Üzerinde çamaşır kuruttukları kafes. * Yüksek yere erişmek için yapılan sandalye.
  • mişcer : (C: Meşâcir) Çamaşır asacak yer. * Mahfe ağacı. * Ağaçlık.
  • misdaga : Yüz yastığı.
  • misdak : (Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti. * Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur. * Değer ölçüsü. ◊ (Bak: Mısdak)
  • misdakiyyât : Mısdak ilmi.
  • miselle : (C: Misâl) Çuvaldız.
  • misellî : Çuvaldızcı kimse.
  • misem : Dağlama eseri. * Dağ yapılan âlet. * Güzelin çehresindeki cemâl eseri.
  • misenn : Bileği taşı.
  • mişezar : f. Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik.
  • misfat : Süzgeç. Tasfiye âleti.
  • misfen : Törpü.
  • misfere : Süpürge.
  • misgar : Sarı yüzlü.
  • misha(t) : (C: Mesâhi) Demir kürek, bel.
  • mishab : (C: Mesâhib) Sacayak. ◊ Bel âletinin sapı.
  • mishal : Eğe, törpü gibi yontma aletleri.
  • mishane : Taş parçaladıkları nesne.
  • mishat : Şarap koyacak kap.
  • mişhaz : Bileği taşı.
  • misheb : Siyah at.
  • mishel : Dil, lisan. * Eğe, törpü. * Ziynet verecek nesne. * Yabâni eşek. * Dizgin.
  • mishelân : Geminin iki tarafındaki iki halka.
  • misil : (Misl) Benzer. Eş. Nâzır. Tıpkısı.
  • misilli : (Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı.
  • mişin : f. Meşin.
  • misk : Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)
  • mişk : Aşı dedikleri kızıl toprak.
  • misk ile anber : Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).
  • mişka : Tarak.
  • miska' : (C: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi.
  • miskâ' : Sıklık vermek.
  • miska(t) : (C: Mesâki) Su bardağı. Su kovası.
  • miskab : (C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap. ◊ Delme âleti.
  • miskal : Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.) ◊ Cilâlayan, parlatan âlet. * İnce. Zarif. ◊ More…
  • miskam : Hastalıklı, illetli.
  • mişkas : (C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.
  • miskat : Su kovası.
  • mişkat : İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.
  • miskata : Düşürtücü ilâç veya sebep.
  • misket : Fr. Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. * Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm More…
  • miskin : Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. * Cüzzam hastası. * Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.
  • miskinâne : f. Tenbelcesine, miskincesine.
  • misl : (Bak: Misil)
  • mislah : Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.
  • mislak : Fesih lisanlı, güzel konuşan. * Kırkbeş sene yaşayan adam. ◊ Fesih, beliğ konuşan kimse.
  • mislat : (C: Mesâlit) Anahtarın bir dişi.
  • misliyet : Benzeri ve misli olmak. Benzerlik.
  • misma' : (C.: Mesâmi') (Sem'den) Kulak. * Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.
  • mişmaa : Şamdan.
  • mismak : Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç.
  • mişmak : Kağnının iki kolu. * Bir nevi araba.
  • mismar : Ensiz çivi, mıh. Demir kazık.
  • mismas : Karıştırmak.
  • mismaz : Deyyus kimse.
  • mişmel : Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç.
  • mişmiş : Zerdali, erik veya kayısı. ◊ Zerdali yemişi.
  • misr : (C.: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil. * Memleket. Şehir. * Afrika'nın şimalinde bir memleket ismi. * Bir hububat adı.
  • misra' : Kapı kanadı. * Edb: Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz.
  • mişrak : Her zaman güneşli olan yer. ◊ Güneşi bol olan yer.
  • misram : (C: Mesârim) Orak.
  • misran : Basra ile Kufe şehirleri.
  • mişrat : (C.: Meşârit) Keskin bıçak.
  • misred : Büyük taş, çanak.
  • misrî : (Mısriyye) Mısırlı. * Mısır ülkesiyle alâkalı.
  • missik : Çok cimri. Hasis ve tamâhkâr.
  • mistaba : (C.: Mesâtıb) Peyke, sedir.
  • mistabanişin : f. Sedirde oturan.
  • mistah : Yatık bardak. * Çadır direği. * Hurma yayıp kuruttukları yer.
  • mistar : Yazının güzelliğine, düzgünlüğüne yarayan âlet. Yazı yazarken satırları doğru gösterebilmek için lâzım olan çizgileri yapmağa yarayan âlet. * Sıvacıların bir âleti. ◊ (Bak: More…
  • miştat : Kış günlerinde oturulacak yer.
  • mistik : Fr. Mistisizm ile âlâkalı. * Fls: Bâtıni. Kalben çok dindar. Sofi.
  • misva : Uylukları zayıf ve etsiz olan kadın.
  • misvak : Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından More…
  • mişvar : Tarz, tavır, gidiş, gidişât. * Gümeçten bal peteği sağılan âlet. * Davar satılacak yer.
  • mişvare : Testi, çömlek.
  • mişvargâh : f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan.
  • misvat : Çok haykıran, çok bağıran. * Ses kuvveti. ◊ Ekincilerin sürgüsü. ◊ Kazan kepçesi.
  • mişvaz : Sarık.
  • mişvel : Orak.
  • misvele : (C: Mesâvil) Harman süpürgesi.
  • mişvere : Minder.
  • mişvez : (C: Meşâviz) Tülbend.
  • mişya' : Boşboğaz. Çok konuşan.
  • misyaf : Yaz günlerinde çok yağmur yağan yer. * Sakalı ağarmayınca evlenmeyen erkek.
  • mişye : Bir yürüme çeşidi.
  • misyed(e) : Av avlamağa mahsus âlet. Tuzak, kapan.
  • misyon : Fr. Bir vazife ile bir yere gönderilen hey'et. * Bir şahıs veyâ hey'ete verilen vazife.
  • misyoner : Fr. Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse.
  • mişzeb : Dişli orak. * Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri.
  • mit'am : (C.: Matâim) Çok yemek yiyen. Yemeği bol olan. ◊ Çok yeyici, fazla yiyen. ◊ Çok yemek yediren.
  • mit'an : (C.: Metâin) At sürücüsü.
  • mit'em : Bir defalık ikiz doğuran kadın.
  • mita' : Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Geniş yol. * Yolların birleştiği yer.
  • mitade : Matkap başı.
  • mitam : Her zaman ikiz doğuran kadın.
  • mitan : (C: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer.
  • mitat : (Bak: Midhat)
  • mite : Bir nevi ölmek.
  • mitfeha : Kevgir.
  • mithan : Değirmen.
  • mithar : Uzağa giden ok.
  • mithara : (Tahâret. den) Matara.
  • mithere : Su kabı. Matara.
  • mitin : f.. Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç.
  • miting : İng. İçtimaî ve siyasî bir mes'ele için yapılan büyük toplantı.
  • mitla : (C: Metâli) Dikenli otlar biten yumuşak yer.
  • mitlak : Sık sık kadın boşayan erkek.
  • mitmer : Yapı ipi.
  • mitoloji : Fr. Efsane bilgisi.
  • mitrab : Neşeli adam. Neşesi bol kimse.
  • mitrak(a) : (C.: Metârık) Sopa, değnek. * Tokmak. * Mızrak. * Çekiç.
  • mitralyöz : Fr. Makinalı tüfek.
  • mitred : (C: Metârıd) Avın ardından atılan kısa süngü.
  • mitrede : Yünden veya haz denilen kumaştan yapılan elbise.
  • mitres : Kapı ardınca koydukları ağaç.
  • mitrî : Cendereci.
  • mitv : (C: Mitâ) Hurma salkımı.
  • mitva' : Çok muti', çok itaatli.
  • miv : f. Kıl.
  • mive : Meyve kelimesinin aslıdır.
  • miyah : (Mâ. C.) Sular.
  • miyan : f. Orta, ara, vasat, meyan.
  • miyanbend : f. Kemer, kuşak.
  • miyanbeste : f. Bel bağlamış. * Mc: Hemen işe hazır.
  • miyane : f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci.
  • miyanî : (Minâ. C.) Limanlar.
  • miyanser : f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç.
  • miyansera : (Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.
  • miyere : Taam, yemek.
  • miysere : (C: Mevâsir) Eyer yastığı. * Eyer altına koydukları keçe. * Çul içine koyulan keçe. * Yatacak döşek, yatak.
  • miz : Misâfir. * Sofra, mâide. * Temiz, pak.
  • miz'a : Ayıracak alet. Kesecek alet.
  • miz'ac : Bir yerde karar etmeyen kadın.
  • mizab : (C.: Meâzib) Oluk, su yolu.
  • mizac : Huy, tabiat, fıtrat, bünye. * Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.
  • mizac-dan : f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan.
  • mizacgir : f. Mizâc ve keyiflere göre hareket eden.
  • mizad : Sürur, sevinç, neşe.
  • mizae : Abdest alacak kap.
  • mizah : Şaka, lâtife. * Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)
  • mizah-nüvis : f. Eğlenceli mizahlı yazılar yazan.
  • mizahî : Mizahlı, eğlenceli.
  • mizan : Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. * Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. * Mat: Yapılan More…
  • mizbah : Bıçak.
  • mizban : (C.: Mizbanân) f. Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse.
  • mizbanân : (Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.
  • mizbed : (C: Mezâbid) Hayvan ahırı.
  • mizber : (C.: Mezâbir) Kamış kalem.
  • mizcel : Harbe' denilen küçük kılıç.
  • mizdea : Yüz yastığı.
  • mizebbe : Yelpaze.
  • mizec : Küçük süngü.
  • mizeffe : Gelin mahfesi.
  • mizek : f. İdrar, sidik.
  • mizfar : Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.
  • mizkâr : Dâima erkek doğuran dişi.
  • mizlac (mizlâk) : El ile açılan kilit.
  • mizlaka : Uzun burunlu ışık fitili makası.
  • mizman : f. Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi.
  • mizmar : Düdük, kaval. * Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi. * Hançere, nefes borusu. (Bak: Mezâmir) ◊ (C: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer. * İnce belli at. More…
  • mizmar-zen : f. Düdük çalan.
  • mizr : Bir nevi meşrubat. * Ahmak kimse.
  • mizra : (C: Mezâri) Yaba, kürek.
  • mizrab (mizrâb) : (C.: Medârib) Saz zahmesi. (Onunla saz çalarlar).
  • mizrak : Ucu sivri uzun saplı harp âleti. Kargı. ◊ (C: Mezârık) Harbe, kısa kılınç.
  • mizraka : Küçük şırınga.
  • mizreb : Büyük çadır, oba.
  • mizvac : Çok koca değiştiren kadın. Çok kocalı kadın.
  • mizved : (C: Mezâvid) Azık koyacak kab. ◊ Dil, lisan.
  • mizya' : Malını çok harcayan kimse. Malını fazlaca zâyi eden adam.
  • mizz : Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü. ◊ Yemeğin lezzetinden ağzını şapırdatmak.
  • moda : Fr. Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır.
  • model : Fr. Biçim, örnek, şekil. * Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs.
  • modern : Fr. şimdiki zamana uygun, asri. (Bak: Medeniyet)
  • moğol : Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş More…
  • mola : İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak. * Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır.
  • molekül : Fr. Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası.
  • molla : Eskiden büyük âlimlere verilen isim. * Büyük kadı. * Efendi, hoca, Medrese talebesi.
  • molla câmi : (Bak: Câmi)
  • mollayane : Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.
  • moloz : Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar. * Bir işe yaramaz insan.
  • mu'bile : (C.: Meâbil) Yassı, uzun ok temreni.
  • mu'bir : Terkolunmuş, bırakılmış, terkedilmiş.
  • mu'cem : İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı. * Hadis şeyhlerinin herbirisi. * Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir. More…
  • mu'cib : (Aceb. den) Taaccübe, hayrete düşüren. Şaşkınlık veren.
  • mu'cibe : Taaccüb edilecek, şaşılacak şey.
  • mu'cir : Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp.
  • mu'ciz : İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.
  • mu'ciz-eda : f. Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan.
  • mu'cizat : Mu'cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler.
  • mu'cizbeyan : f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim.
  • mu'cize : İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. * Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından More…
  • mu'cizegu(y) : f. Mu'cize gibi söz söyleyen.
  • mu'cizekâr : f. Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan.
  • mu'ciznüma : f. Mu'cize gösteren.
  • mu'dal : (Mu'dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift.
  • mu'dem : Bir şeyi yitiren, kaybeden.
  • mu'dî : Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.
  • mu'dil(e) : (C.: Mu'dilât) Zor, güç ve çetin.
  • mu'dilat : (Mu'dal. C.) Büyük, ağır, çetin ve zor işler.
  • mu'dim : Öldüren, idam eden.
  • mu'kib : Ökçeli ayakkabı.
  • mu'kir : Malı mülkü çok olan kimse.
  • mu'lat : (C: Meâli) şeref kazanmak. * Yüksek derece.
  • mu'lem : (İlm. den) Belirtilmiş, işâretlenmiş.
  • mu'lin : İlân eden. Herkese bildiren.
  • mu'nan : Su arkı, su mecrâsı.
  • mu'reb : Gr: Sonu her çeşit harekeyi alabilir olan. Mebni olmayan. İrablanmış. Sonu harekelenmiş olan kelime.
  • mu'rib : İzhar edici, izhar eden, gösteren.
  • mu'riz : İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.
  • mu'sade : (İ'sad. dan) Sımsıkı kapatılmış, kilitlenmiş olan.
  • mu-sa(y) : f. Ustura.
  • muabbir : (İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.
  • muabbirîn : (Muabbir. C.) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.
  • muaccel : Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va'desiz.
  • muaccelâne : Acele olarak. Peşin olarak.
  • muaccelat : (Muaccel. C.) Peşin ödemeler.
  • muaccele : Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım.
  • muaccelen : Peşin olarak. * Çabuk ve acele olarak.
  • muacciz : Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
  • muad : Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.
  • muadadat : Yardım etme, muvavenet etme.
  • muadat : Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet.
  • muadd : Hazırlanmış. İdâd olunmuş.
  • muaddel : Tadil edilmiş. Eski hâli değiştirilmiş.
  • muaddil : Tadil eden. * Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren. ◊ (Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.
  • muadelat : (Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler.
  • muadele : Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.
  • muadelet : Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
  • muadil : Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
  • muaf : Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest.
  • muafat : Afvetmek. * Sıhhat vermek. * Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse. * Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.
  • muafese : Tedavi etmek.
  • muafî : Afiyet verici. * Belâ ve musibeti def eden.
  • muafir : Yavaş yürüyen kişi.
  • muafiyyet : Bir hastalığa karşı aşı ile elde edilen hâl. * Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma.
  • muafname : f. Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt.
  • muahat : Kardeşlik edinme.
  • muahed : Zimmi kâfir.
  • muahedat : (Muâhede. C.) Muâhedeler, antlaşmalar.
  • muahede : Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.
  • muahede-name : f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt.
  • muahez : Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen.
  • muahezat : (Muâheze. C.) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar. * Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar.
  • muaheze : Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.
  • muahezekâr : f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.
  • muahhar : Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.
  • muahharen : Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.
  • muahid : Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) Arab More…
  • muahiz : (Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden.
  • muakab : Cezalandırılmış.
  • muakabe : Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
  • muakade : (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
  • muakara : Nefret etmek.
  • muakib : Cezalandıran. * Takibeden.
  • muakid : Birbiriyle akid yapan, sözleşen.
  • muakkab : (Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.
  • muakkad : İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.
  • muakkib : Ardına düşen, takib eden, ardından koşan. * Tağyir ve ibtal eden.
  • muakkibât : Gece ve gündüz melâikesi. * Namazı müteakib otuz üçer defa tekrar edilen tesbih. (Bak: Tesbih)
  • muakkibîn : Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler.
  • muakkid : Düğümleyen, sihir yapan, cadı.
  • mualebe : Erkeğin, karısı ile oynaması.
  • mualecat : Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar.
  • mualece : Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.
  • mualla : Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.
  • muallak : Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış. * Havada boşta duran. * Sürüncemede kalmış iş. * Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece. (Bak: Müsned)
  • mualleka : (C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler. More…
  • muallekiyyet : Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.
  • muallel : Sakat, eksik, noksan. * Hasta, illetli.
  • muallem : Ta'lim görmüş, ta'limli.
  • muallem asker : Tâlim görmüş asker.
  • muallî : Yücelten, yükselten. * Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.
  • muallil : Ta'lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren. * Eyyam-ı acuzdan bir gün.
  • muallim : Ta'lim eden, öğreten, ilim öğreten.
  • muallimât : Öğretici kadınlar, kadın hocalar.
  • muallime : Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız.
  • muallimîn : Muallimler. Hocalar, ta'lim edenler, öğretenler.
  • muamelat : (Muâmele. C.) Muameleler.
  • muamele : (C.: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş. * Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.
  • muamere : İmaret etmek.
  • muamil : (Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci.
  • muamma : (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
  • muammem : Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan.
  • muammer : Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı.
  • muammerîn : (Muammer. C.) (Ömr. den) Muammerler. Uzun ömürlü kimseler.
  • muan'an : An'aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak.
  • muanaka : Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
  • muanat : Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.
  • muanber : (Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu.
  • muanede : (Anud. dan) İnad etme, ayak direme.
  • muanid : İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen.
  • muanik : (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan. ◊ Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.
  • muanne : Muhâlefet etmek, karşı gelmek.
  • muannid : İnadcı. Muânid.
  • muannif : Ta'nif eden. Şiddetle azarlayan.
  • muanven : İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı.
  • muar : Ödünç alınmış olan mal.
  • muaraza : Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.
  • muare : Zarar etmek.
  • muarefe : Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm)
  • muarekat : (Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.
  • muareke : (C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.
  • muariz : Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa)
  • muarizîn : (Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler.
  • muarra : Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.
  • muarreb : Arablaştırılmış. Arablaşmış.
  • muarref : Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen. * Gr: Harf-i târifli kelime. * Mat: Sınırlı. Hududlu.
  • muarres : Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.
  • muarrif : Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.
  • muarrifân : (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.
  • muarrik : (Arak. dan) Tıb: Terletici ilâç.
  • muarriye : Hekim bıçağı.
  • muarriz : Dokunaklı söz söyliyen.
  • muaşaka : Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
  • muasame : Hıfzetmek, korumak.
  • muasara : (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
  • muasat : İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.
  • muasere : Fakirlik. * Zorluk, güçlük.
  • muaşere : Karışmak.
  • muaşeret : Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
  • muasfer : Usfur ile boyanmış nesne.
  • muasî : İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.
  • muaşik : (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.
  • muasir : Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
  • muaşir : Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.
  • muaşirân : (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
  • muasirîn : (Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.
  • muasker : (Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.
  • muassel : İçine bal katılmış. Ballı.
  • muaşşer : (Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.
  • muaşşeş : Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer.
  • muaşşir : (Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.
  • muatat : Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek. * Vermek.
  • muateb(e) : Azarlanılan. Tekdir olunan. Azarlanmış. * Paylamak, çıkışmak.
  • muatib : (İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan.
  • muattal : Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş. * İşsiz. Tenbel.
  • muattar : Itırlı, kokulu. * Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı.
  • muattil : Atıl bırakan. İşsiz eden. İşe yaramaz hâle getiren.
  • muattila : Boş bırakılmış. Atâlete atılmış. * Hâlık'a itikat etmeyen. (Bak: Ta'til)
  • muattis : (Ats. dan) Aksırtan, aksırtıcı.
  • muattiş : (Atş. dan) Susatan, susatıcı.
  • muâvaza : İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile More…
  • muâvazaten : Değiş yapma ile. İki tarafın da rızası dâhilinde değiştirme ile. * Hileli, dalavereli.
  • muavede(t) : (Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme. * Adet edinme.
  • muaveme : (Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme. * Bir seneliğine tutma.
  • muavenat : (Muâvenet. C.) Muâvenetler, yardım etmeler.
  • muavenet : Yardımcılık. Yardım. Teâvün.
  • muavid : Geri dönen, avdet eden.
  • muavin : Yardımcı. Yardım eden. Vekil. * Mekteblerde ve resmi dairelerde müdürden sonra gelen idare memuru.
  • muaviye : Tilki eniği.
  • muavvak : (Avk. dan) Ta'vik edilip geriye bırakılmış iş.
  • muavvec : (İvec. den) Eğik, eğri, eğilmiş.
  • muavvez : Gerdanlık. Nazarlık. Nüsha geçirilecek yer. * Evin etrafındaki mer'a.
  • muavvik : Ta'vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan.
  • muavvizat : (Bak: Felak)
  • muayede : (Îd. den) Bayramlaşmak.
  • muayene : Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak. * Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.
  • muayenehane : f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer.
  • muayere : Ayarlama.
  • muayeşe : Beraberce hoşça geçinme.
  • muayin : (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.
  • muayyeb : (C.: Muayyebât) (Ayb. dan) Ayıplanmış.
  • muayyebat : (Muayyeb. C.) Ayıp ve iğrenç şeyler.
  • muayyen : Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
  • muayyin : (Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici.
  • muazade : Yardım etme.
  • muazale : Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.
  • muazere : İnadlaşmak. * Yardımlaşmak. * Birbirinden kaçmak. * Ekin kuvvetlenmek. ◊ Ma'zeret, özür dileme.
  • muazid : Yardım eden.
  • muazzam : Büyük, iri, cesim, mükerrem, mübeccel, koskoca.
  • muazzamât : Büyük ve ağır işler. Muazzam şeyler.
  • muazzeb : Eziyet çeken, azap içinde bulunan. Sıkıntıda kalan.
  • muazzef : Nefsin arzularını terkeden, zühd sâhibi.
  • muazzel : Ayıplanmış, ta'zil edilmiş. Azarlanmış, paylanmış.
  • muazzez : Çok aziz. Muhterem. Çok sevgili, kıymettâr, izzetlendirilmiş.
  • muazzezen : İzzet ve ikram ile, ikram olunarak, ağırlanarak.
  • muazzi : Sabredici.
  • muazzib : Ta'zib edin, azapla eziyet veren.
  • muazzir : (Özür. den) Ta'zir eden, sahte özür süren.
  • mubadil : (Bak: Mübâdil)
  • mubah : (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey.
  • mubahase : (Bak: Mübâhese)
  • mubahat : (Mubah. C.) Mübahlar. Günahı, sevabı olmayan, işlemesi ne haram, ne de helâl olan şeyler.
  • mubahhal : Cimri, tamahkâr, pinti.
  • mubahhar : Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış.
  • mubarek : (Bak: Mübârek)
  • mubareze : (Bak: Mübâreze)
  • mubasara : Görme yarışına çıkma. İki kişinin, 'hangimiz evvel görüyor' diye bir yere bakması.
  • mubaşeret : (Bak: Mübâşeret)
  • mubassir : Gözetici, bekleyici, bakıcı. * Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.
  • mubataşa : İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.
  • mubattin : Kin tutan, hased eden. * Karnı zayıf ve içine çökük olan.
  • mubemu : f. Tel tel, kıl kıl. Birer birer. İnceden inceye, çok dikkatle.
  • mubend : f. Saç bağı.
  • mubid : Zerdüşt. Mecusi din adamı. * Tedbirli, akıllı adam.
  • mubik : (C.: Mubikat) Helâk edici. * İsyan. * Büyük günah.
  • mubikat : (Vebk. den) Helâk edici şeyler. Mühlik.
  • mubsir : Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr. * Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.
  • mubsirât : (Mubsır. C.) Görünenler, görünen âlem.
  • mubtal : İptal edilmiş.
  • mubtil : İptal eden.
  • muceb : İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice. * Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret.
  • mucer : (Ecr. den) Kiraya verilmiş olan şey.
  • mucez : (İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca.
  • mucî : (Vecâ. dan) Acıtan, ağrıtan.
  • muci' : (Vecâ'. dan) Elem ve acı veren.
  • mucib : (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
  • mucîb : (Cevab. dan) İcabet eden, uyan. Kendisinden istenilen iş ve suali cevaplandıran.
  • mucibat : (Mucib. C.) Sebepler.
  • mucid : Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan. * Yaratan. Yoktan var eden.
  • muçine : f. Cımbız.
  • mucir : (Ecir. den) İcar eden, kiraya veren. (Bak: Mücir)
  • muciz : Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.
  • mucîz : İcâzet veren, izin veren.
  • muda' : Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse. * Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at.
  • mudarebat : (Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.
  • mudarebe : (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.
  • mudarib : (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.
  • mudcer : (Ducret. den) Sıkıntılı olan. Sıkılmış.
  • mudcir : (Ducret. den) Sıkıntı veren, sıkan, gamlandıran.
  • mudga : Et parçası, bir çiğnem et.
  • mudhak : Kendisine gülünen. Soytarı. Gülünç hâle düşen.
  • mudhik : Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.
  • mudhikât : (Mudhike. C.) (Dıhk. den) Gülünecek şeyler. Mudhikeler.
  • mudhike : Gülünç şey, gülünecek hâl. Komedya.
  • mudî : Işık verici, parlak ve ruşen olan.
  • mudi' : Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.
  • mudîk : (Bak: Muzîk)
  • mudill : İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.
  • mudille : (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.
  • mudiyyen : Giderek, geçerek.
  • mufad : (Bak: Müfad)
  • mufadala : (Bak: Mufâzala)
  • mufaddel : Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.
  • mufaddil : Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.
  • mufaddilîn : Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.
  • mufahham : Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük. ◊ (Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış.
  • mufarakat : Ayrılık, ayrılmak.
  • mufarrit : (Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.
  • mufasala : Ayrılma.
  • mufassal : Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
  • mufassalan : Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
  • mufassil : Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.
  • mufavvaz : Yapılması ısmarlanmış.
  • mufavviz : Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan.
  • mufaz : Çok, bol. Bereketli, feyizli.
  • mufazala : Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.
  • mufazzal : (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.
  • mufazzaz : Gümüş kaplamalı, gümüşlü.
  • mufazzih : Rezil eden.
  • mufî : İfa eden, ödeyen, yerine getiren.
  • mufsih : Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.
  • muftir : (Fıtr. dan) Oruç açan, iftar eden.
  • mug : (C.: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan.
  • mug-beçegân : (Mugbeçe. C.) f. Mecusi çocukları. * Meyhâne çırakları.
  • mug-kede : f. Meyhane. * Ateşe tapanların ibadethanesi.
  • mugabber : Tozlu nesne.
  • mugabene : (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.
  • mugabese : Karıştırmak.
  • mugaddî : (Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı.
  • mugadere : (Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.
  • mugafaza : Ansızdan tutmak.
  • mugalaka : Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
  • mugalata : (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
  • mugalatat : (Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar.
  • mugalaza : Düşmanlık, husumet, adâvet.
  • mugalebe : Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.
  • mugalgal : Haber.
  • mugallat(a) : (Galat. dan) Yanlış telâffuz edilmiş.
  • mugalleb : Defâlarca mağlup olan kişi.
  • mugallî : (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış. * Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.
  • mugamere : (Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama.
  • mugamese : Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.
  • mugameze : Birini göz işaretiyle zemmetme.
  • mugamir : Nefsini tehlikeye koyan kişi.
  • mugammed : (Gamd. dan) Örtülü, kılıflı. Kınına konmuş.
  • mugammer : İşten anlamıyan bön kimse.
  • mugan : (Mug. C.) f. Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler.
  • mugane : Ateşe tapan mecusilerin âyini.
  • mugannî : Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu. * Hoş sesle öten.
  • muganniye : Şarkıcı kadın.
  • mugar : Düşman üzerine hücum etmek.
  • mugarrak : (Gark. dan) Suya daldırılmış. * Gümüşle süslü.
  • mugarrid : Pek güzel öten kuş. * Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen.
  • mugas : Yaban narının kökü.
  • mugasmer : Kaba dokunmuş kötü bez.
  • mugassas : Kalıba dökülmüş.
  • mugaşşî : (Gaşy. den) Bayıltıcı, bayıltan.
  • mugattî : Perdelenmiş, örtülmüş. Üstü örtülü.
  • mugavele : Bir kimseyi azdırıp yoldan çıkarmak. * Helâk etmek.
  • mugavere : Yağma, çapul.
  • mugayebe : Kaybolma. * Bir kimseyi arkasından zemmetme. Gıybet etme.
  • mugayeret : (Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma.
  • mugayir : Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü.
  • mugaylan : Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.
  • mugaylangâh : f. Dünya.
  • mugaylanzar : f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik.
  • mugayyeb : (C.: Mugayyebât) (Gayb. dan) Kayıp. Kaybedilmiş.
  • mugayyebat : (Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.
  • mugayyebe : Gizli şey. Görünmeyen ve saklı olan nesne.
  • mugayyer : (Gayr. dan) Değiştirilmiş, başkalaştırılmış. Tağyir edilmiş.
  • mugayyir : Tağyir eden, değiştiren.
  • mugazane : Gözün yanlarında olan büklüm.
  • mugazebe : Karşılıklı olarak birbirini kızdırıp gazaba getirme.
  • mugazele : (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.
  • mugazib : Gadap etmek, kızmak, hiddetlenmek.
  • mugbeçe : (C.: Mugbeçegân) f. Meyhaneci çırağı. * Mecusi çocuğu.
  • mugber : (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün. * Tozlanmış, tozlu.
  • mugbir : Gücenmiş. İğbirar sahibi. * Toz koparan.
  • mugf : Uyuyan.
  • mugfel : (Guful. den) Aldatılmış, iğfâl olunmuş. Kandırılmış.
  • mugfil : Aldatan, iğfal eden.
  • mugidd : Gadap edici, kızgın, hiddetlenici.
  • mugîs : Yardım eden, yardıma koşan. Medet edici. Muin.
  • mugişş : Birisini fenalığa bırakan, aldatan.
  • muglak : (Galak. den) Kapalı, kilitli. * Anlaşılmaz, çapraşık söz.
  • muğlakat : (Muğlak. C.) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler.
  • muğlakiyyet : Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık.
  • mugliyy : Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu.
  • mugnat : İhtiyaç.
  • mugnî : Def'edici, kovan. * Zengin eden, müstağni kılan. * Doyuran gönlünü tok eden.
  • mugrak : (Gark. dan) Batmış veya batırılmış (suya). Gark edilmiş.
  • mugre : Bulanıklık.
  • mugrem : Âşık, tutkun.
  • mugremun : Ağır borca uğratılmış olanlar.
  • mugrib : Anka kuşu.
  • mugrîl : şişmiş maktul.
  • mugşa : (Gaşy. den) Bürünmüş, örtülmüş.
  • mugtab : Gıybet söyleyici, gıybet eden.
  • mugtanem : Ganimet olarak alınmış olan, alınan.
  • mugtasib : Gasb eden, zorla alan.
  • mugtebit : Gıbta olunmuş, hâli iyi olan kimse.
  • mugtedî : (Gıda. dan) Gıda alan, gıdalanan. Beslenen.
  • mugtelim : Hırs ve şehveti çok olan.
  • mugtemiz : Gammazlıyan.
  • mugtenem : (Ganimet. den) Ganimet olarak alınmış.
  • mugtenim : Ganimet olarak alan. Bedava alan. Ganimet bilen.
  • mugterib : (Gurub. dan) Batan, gurub eden. * Gurub. * (Gurbet. den) Gurbete giden. Gurbete çıkan.
  • mugterif : Elini daldırarak avucuyla su alan.
  • mugterik : Batan, suda boğulan, garkolan.
  • mugtesil : (Gusl. den) Yıkanan, gusleden.
  • mugve : (C: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu.
  • mugzib : (Gazab. dan) Gazaba getiren, kızdıran.
  • muhab : Kendisinden ürkülüp korkulan.
  • muhaba : Korku, perva, havf, çekingenlik.
  • muhabbet : Sevgi, sevme. * Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi.
  • muhabbetdarane : Muhabbete yakışır şekilde.
  • muhabbetkâr : Muhabbetli, sevgi gösteren.
  • muhabbetname : f. Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı.
  • muhaberat : Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.
  • muhabere : Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
  • muhabere memuru : Telgrafçı.
  • muhabir : Haber veren, haberci. * Gazeteye havadis gönderen kimse.
  • muhacat : (Hecv. den) Birbirini hicvetme. Karşılıklı olarak birbirlerini yerme. ◊ Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.
  • muhacce : (Hüccet. den) İddiâ edip münakaşa ederek deliller ve hüccetler gösterme. İsbatlar gösterme.
  • muhacceb : Perdelenmiş, tecrid edilmiş. Perde ile ayrılmış.
  • muhaccel : Ayağı sekili, beyazlı at. * Gerdeğe konulmuş.
  • muhaccil : (Haclet. den) Utandıran, tahcil eden.
  • muhacemat : Hücumlar, üşüşmeler. Her taraftan ve birden hücum etmeler.
  • muhaceme : Hücum etme, saldırma.
  • muhacerat : Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik.
  • muhacere : Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.
  • muhaceret : (Hicret. den) Hicret etme, göç etme, göçme.
  • muhacet : (Hecv. den) Karşılıklı olarak birbirini hicvetme, yerme.
  • muhaceze : Fısıldamak.
  • muhacim : Hücum eden, saldıran.
  • muhacimîn : (Muhâcim. C.) Hücum edip saldıranlar, üşüşenler.
  • muhacir : Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen. * Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.
  • muhacirîn : Göç edenler, hicret edenler. İslâmiyetin ilk zuhurunda İslâm olanlardan Mekke'den Medine'ye hicret eden sahâbeler. (Bak: Ensar)
  • muhadaa(t) : (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.
  • muhadat : Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek.
  • muhadda' : Aldana aldana bilgi ve tecrübe sâhibi olan.
  • muhaddab : Boyanmış.
  • muhaddar : Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış.
  • muhadde : (Hadde. den) Bilenmiş. * Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış. ◊ Muhâlefet, uyuşmazlık.
  • muhaddeb : Kamburlu, tümsekli, üstü yumru olan. Dürbin camı gibi yumru olan.
  • muhadded : Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş. ◊ Eti buruşmuş olan.
  • muhadder : (Muhaddere) Kapalı, örtülü. * Nâmuslu müslüman kadını.
  • muhaddes : Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse. * Her zan, tahmine feraseti isabetli olan. * Nakil ve rivayet edilmiş olan.
  • muhaddid : Keskinleştirici, bileyici. * Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran.
  • muhaddir : Şişiren, kabartan.
  • muhaddir(e) : Uyuşturucu ilâç.
  • muhaddirat : (Muhaddire. C.) Uyuşturucu ilâçlar.
  • muhaddis : Hadis ilminin bir çok usul ve füruunu bilen zât. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hâl ve sözlerini bize nakleden ve hadis ilminin mütehassısı.
  • muhaddiş : Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden.
  • muhaddisîn : Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler. (Bak: Hâfız)
  • muhadea : Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.
  • muhademe : Hizmet etmek.
  • muhadenet : Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk. ◊ Barışma. * Veda etme.
  • muhadere : Sür'at etmek.
  • muhadese : (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.
  • muhadeşe : Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme.
  • muhadi' : (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.
  • muhadiane : f. Aldatarak, hile yaparak.
  • muhadiş : Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.
  • muhafaza : Zarar ve ziyandan sakınıp korumak. * Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek. * Bir şeye devamlı olmak.
  • muhafazakâr : f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
  • muhafazat : Muhafızlık, koruyuculuk.
  • muhafete : Söyleme, yavaş okuma.
  • muhaffef : Hafiflendirilmiş, hafif edilmiş olan.
  • muhaffif : (Hıffet. den) Hafifleten, hafifletici.
  • muhafiz : Muhafaza eden. Değiştirmeyen. Saklayan. Koruyan. Bekçi.
  • muhafizîn : (Muhafız. C.) Muhafızlar, bekçiler. Bir yeri koruyup bekleyen kimseler.
  • muhaha : Kemikten çıkan nesne.
  • muhak : (Mahâk - Mihâk) Her arabi ayın son üç gecesi.
  • muhakat : Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek. * Birbirine hikâye söylemek. ◊ Bir kimseyi ahmak yerine koyma.
  • muhakemat : (Muhakeme. C.) Muhakemeler.
  • muhakeme : (C.: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafı dinleyip hüküm vermek. * Düşünmek. * Zihinde inceleme yapmak. * More…
  • muhakî : Benzeyen, benzer olan.
  • muhakka : Çekişme. * Hak iddia etme.
  • muhakkak(a) : (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru. * Mutlaka ne olursa olsun.
  • muhakkar : Hakir görülen. Hakarete uğramış.
  • muhakkik : Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. * Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.
  • muhakkikane : f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.
  • muhakkikîn : Hakikatı bulup meydana çıkaranlar. * İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.
  • muhakkir : Hakir gören, zelil ve hor gören.
  • muhakkirâne : f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına.
  • muhal : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
  • muhalaa : (Muhâlaat) Birbirlerinden resmen ayrılma (karı-koca.)
  • muhalat : (Muhal. C.) Mümkün olmayanlar. Muhaller. Muhal ve bâtıl olan şeyler.
  • muhalata : (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.
  • muhalatât : Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.
  • muhale : Dostluk, sadâkat.
  • muhalebe : Beraberce süt sağmak.
  • muhalefet : Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.
  • muhalese : Bir şeyi alıp kaçmak.
  • muhaleset : (Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme.
  • muhalhil : Havayı hafifleten.
  • muhalib : Süt sağan. * Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.
  • muhalif : Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran. ◊ Yardımcı.
  • muhalifîn : Muhalif olanlar. Muhalifler.
  • muhalla : Tahliye olunmuş. Boşaltılmış. * Serbest bırakılmış. ◊ Süslenmiş. Süs yapılmış.
  • muhallak : Tıraş olmuş. * Hacıların Mina'da tıraş oldukları yer.
  • muhallasa : Mevruz otu denilen bir nevi ot.
  • muhalleb : Nakışı ve güzelliği çok olan elbise. * Cam. * Aldanmış.
  • muhalled : (Huld. dan) Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan.
  • muhalledat : (Muhalled. C.) Dâimî olarak kalacak şeyler. * şâheserler.
  • muhalledîn : (Muhalled. C.) Sürekli ve dâimî olarak kalan şeyler.
  • muhalledûn : Bâki ve dâimî olanlar. * Dâimî surette Cennet'te kalacak olanlar.
  • muhallef : Bir ölünün bıraktığı mal. * Geride kalan.
  • muhallefat : (Muhallefe. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler. Metrukât.
  • muhallefe : Ölen bir adamın dul kalan karısı.
  • muhalles : Kurtarılmış. Tahlis olunmuş.
  • muhallî : Süslendiren, yaldızlayan. ◊ Boşaltan. Tahliye eden.
  • muhallid : (Huld. den) Ebedîleştiren. Devamlı, sürekli ve ebedî kılan.
  • muhallik : Tıraş eden. * Tıraş olan.
  • muhallil : (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden. * Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.) * Tıb: Şişlere, More…
  • muhallim : Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.
  • muhallis : (Halâs. dan) Kurtaran, halâs kılan, tahlis eden.
  • muhallit : (Halt. dan) Karıştıran, tahlit eden.
  • muhalün aleyh : Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs.
  • muhalün bih : Fık: Birine havale olunan mal.
  • muhalün leh : Lehine gönderilen' Alacaklı olan kişi.
  • muhamat : Korumak. * Avukatlık etmek. * Birinden birşeyi def etmek.
  • muhamere : Karışmak. * Gizlemek.
  • muhamese : Fısıldaşma.
  • muhamî : Avukat. * Himaye eden.
  • muhammat : Kızdırılmış nesne.
  • muhammed : Pek çok tekrar tekrar övülmüş, medhedilmiş meâlinde bir isim olup ilk olarak Peygamberimize (A.S.M.) verilmiştir.
  • muhammed suresi : Kur'an-ı Kerim'in 47. Suresi olup Kıtal Suresi de denir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • muhammedî : Hz. Muhammed'e (A.S.M.) mensub olan. Müslüman.
  • muhammediyyun : Müslümanlar. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ümmetinden olanlar.
  • muhammen : (Hamn. den) Tahmin edilen. Ortalama olarak bir değer kabul edilen. Sanılan.
  • muhammer : (Himâr. dan) Kendine eşek denilmiş. Eşeğe benzetilmiş. Tahmir olunmuş. ◊ (Hamr. dan) Mayalanmmış, ekşiyip kabarmış. * Yoğurulmuş.
  • muhammere : Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun. * Örtülmüş nesne.
  • muhammes : Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş. * Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume. * Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden More…
  • muhammez : (Hamz. dan) Oksitlenmiş, paslanmış.
  • muhammin : Tahmin eden, sanan, karar veren, değer biçen kimse. Eksper.
  • muhammir : (Hamr. dan) Tahmir eden. Mayalayan. Ekşitip kabartan. Yoğuran. ◊ Kızdırıcı ilâç.
  • muhammis : Mısır, kahve gibi şeyleri kavuran veya kavurarak satan kimse. * Tava.
  • muhan : Kendine ihanet olunmuş. * Alçak kimse.
  • muhanna : Çarpık, bükük, eğri. * Kınalanmış.
  • muhannes : Kadınlaşmış erkek. Alçak tabiatlı. * Korkak. Nâmerd. Kalleş.
  • muhannet : Mumyalanmış, tahnit edilmiş.
  • muhannit : Mumyalayan, tahnit eden.
  • muharebat : (Muhârebe. C.) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.
  • muharebe : (C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal.
  • muharece : Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek.
  • muharede : Men'etmek, engel olmak.
  • muharef : Fakir.
  • muhareşe : Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.
  • muharese(t) : (Hirâset. den) Muhâfaza, koruma.
  • muhareze : Saklamak.
  • muharib : Harbeden. Cenkci. Cengâver. * Cesur. Atılgan. Kahraman. * İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.
  • muharibeyn : İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.
  • muharrak : (Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş.
  • muharrece : Boynunda tasması olan köpek.
  • muharref : (Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş.
  • muharrefat : (Muharref. C.) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler.
  • muharrem : Arabi ayların başı, birincisi. * Haram edilmiş olan. * Bu muharrem ayında Müslümanlıktan evvel Arablar arasında muharebe yasaktı. Bundan dolayı bu isim verilmiştir. * Haram kılınmış, tahrim More…
  • muharremât : Haramlar. Haram edilen şeyler. Dinimizce helâl olmayan şeyler.
  • muharrer : Tahrir olunmuş. * Yazılmış. Yazılı.Muharrer : İyice azadlanmış, tam hürriyetine kavuşturulmuş demektir.
  • muharrerât : Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar.
  • muharrib : Tahrib eden. Harâb eden. Yıkan. Bozan. Perişan eden.
  • muharribîn : (Muharrib. C.) Yıkıp yok edenler. Harab edenler.
  • muharric : (Bak: Tahric)
  • muharrif : Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan.
  • muharrik : (Hark. dan) Tahrik eden, çok yakan. * Çok susatan, çok harâret veren. * Yakıp yıkan. ◊ Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran.
  • muharrike : Hareket veren duygu.
  • muharrir : Yazan. Tahrir eden. Kâtib. Kitab te'lif eden. Gazetede yazı yazan.
  • muharrirîn : (Muharrir. C.) Muharirler, yazarlar. Eser sâhipleri, müellifler.
  • muharris : Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.
  • muharriş : Tırmalayan, azdıran, tahriş eden.
  • muharrisâne : f. Hırslandırırcasına.
  • muharrit : İshâl verici bir ilâç.
  • muharriz : Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden.
  • muhaş : Yanmış nesne.
  • muhasama : (Muhasamet) (C.: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.
  • muhasamat : (Muhasama. C.) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet.
  • muhasamet : (Bak: Muhasama)
  • muhasara : Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri. ◊ Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.
  • muhasebat : (Muhasebe. C.) Hesap işleri, hesap görme işleri. Hesap dâireleri.
  • muhasebe : Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam.
  • muhasede : (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.
  • muhasib : Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib.
  • muhasim : Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.
  • muhasimeyn : Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse.
  • muhasimîn : (Muhasım. C.) Düşmanlar, muhasımlar.
  • muhasir : (C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.
  • muhasirîn : (Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar.
  • muhasirûn : (Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler.
  • muhaşşa : Hâşiye yazılmış. Tahşiye olunmuş.
  • muhassal : Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.
  • muhassala : (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.
  • muhassan : (Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış.
  • muhassas : Birine âid kılınmış. Tahsis edilmiş. Has kılınmış. Ayrılmış. Tâyin edilmiş.
  • muhassasat : (Muhassas. C.) Devlet bütçesinden, devlet dâireleri için ayrılan para. * Bir kimseye verilmiş olan maaş veya tayın.
  • muhaşşem : Sarhoş, mest.
  • muhassenat : (Muhassene. C.) Üstünlük sebepleri. * Güzel, hayırlı ve faydalı işler.
  • muhasser : Hasret kalmış, tahsir olunmuş.
  • muhaşşi : Hâşiye yazan. Hâşiyeliyen.
  • muhaşşî : (Haşyet. den) Korkutan, ürküten.
  • muhaşşi' : Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran.
  • muhaşşid : Tahşideden. Bir yere toplayan.
  • muhassil : Husule getiren. Hâsıl eden. Meydana getiren. ◊ Sütü çok emdiğinden hasta olan çocuk.
  • muhaşşim : Keskinliği dolayısıyla sarhoş edici şey.
  • muhassin : Kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan. (Bak: Muhsın) ◊ (Hasen. den) Güzelleştiren, güzellik veren.
  • muhaşşin : Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren.
  • muhassir : Hasrette bırakan. * Mina ile Arafat arasında Muhassir vadisi. Ebrehe'yi mağlub eden Ebabil kuşlarının taş yağdırdıkları mevki. ◊ (C.: Muhassirîn) (Hasar. dan) Zarara More…
  • muhassirîn : (Muhassir. C.) Zarar ve ziyan verdirenler. Hasara uğratanlar.
  • muhassis : Tahsis eden. Has kılan. Hususileştiren.
  • muhat : İhâta olunmuş. Etrafı çevrilmiş. Etrafı kuşatılan. Bir şey içinde bulunan. ◊ Burundan akan sümük. * Sümük gibi ve yapışkan cisim.
  • muhatab : Söyleyeni dinleyen. Kendisine hitab edilen. * Gr: İkinci şahıs.
  • muhataba : Birbirine söz söyleme, hitabetme. * Mc: Çekişme.
  • muhatabat : (Muhâtaba. C.) Konuşmalar.
  • muhatara : Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak. * Zarar. Ziyan. Korku. * Tehlike ve zarar ihtimali olan.
  • muhatarat : (Muhatara. C.) Zararlar, ziyanlar, hasarlar. * Korkular. Tehlikeler.
  • muhatib : (Hutbe. den) Birine söz söyliyen. Hitâbeden.
  • muhattat : (Hatt. dan) Çizilmiş, resmi yapılmış.
  • muhattata : İstasyon.
  • muhattit : (Hatt. dan) Çizen, resmini yapan.
  • muhavele : İsteme, taleb etme. Bir şeyi yapmaya girişme.
  • muhaverat : (Muhavere. C.) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar.
  • muhavere : (C.: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma.
  • muhaveze : Muhalefet, uyuşmazlık.
  • muhavvef : Korkulu. Korkutulmuş.
  • muhavvel : Hâvâle edilmiş. Ismarlanmış. Tebdil ve tağyir edilmiş. Değiştirilmiş. Bırakılmış.
  • muhavven : Hâinleşen. Tahvin edilen.
  • muhavvet : Etrafına sur ve duvar çekilmiş yer.
  • muhavvic : Muhtaç edici.
  • muhavvif : Korkutan. Korkutucu.
  • muhavvifâne : f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle.
  • muhavvil : Başka hâle koyan. Değiştiren. Tahvil eden.
  • muhavvile : (Havl. den) Fiz: Elektrik cereyanını, akımını başka hâle koyan. Transformatör.
  • muhavvit : Duvar çeken, tahvit eden.
  • muhaya : Bölünemiyen bir şeyi nöbetleşe ve sıra ile kullanma.
  • muhayee : Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma.
  • muhayene : Belirli bir zaman için kiralama.
  • muhayya : Yüz, vech.
  • muhayyeb : Yoksun bırakılmış, mahrum kılınmış.
  • muhayyeben : Mahrum ederek. Yoksun bırakarak.
  • muhayyel : Tahayyül edilmiş. Hayâl olarak düşünülmüş. Zihinde tasarlanmış.
  • muhayyelat : (Muhayyele. C.) Hayâl edilmiş olan şeyler. Muhayyel olan şeyler.
  • muhayyem : (Hayme. den) Çadırı kurulmuş ordugâh. * Kurulmuş çadır. * Çadırda yatan insan. Kamp yeri.
  • muhayyemgâh : f. Ordu çadırlarının kurulduğu yer. Ordugâh.
  • muhayyer : (Hayr. dan) Seçilmesi serbest olan. Seçmece. Beğenmece.
  • muhayyib : Yoksun bırakan, mahrum kılan.
  • muhayyibâne : f. Mahrum ve yoksun bırakırcasına.
  • muhayyil : Tahayyül eden. Hayal kuran. Zihinde olmayacak şeyleri düşünen.
  • muhayyile : Kuvve-i hayâliye. Hayâl kurma merkezi. Zihinde bulunan hayal kuvveti.
  • muhayyir : İlmî şeyler arasında seçim yaparak beğenmeyi serbest eden. Muhayyer kılan. ◊ Hayret veren. Hayrette bırakan. Şaşkınlık veren.
  • muhazah : Mukabele olmak, karşılık olmak.
  • muhazane : Çocuklara şaşırtıp sevindirecek şeyler söylemek.
  • muhazara : (C.: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler. * Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma. * Konferans verme. ◊ Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.
  • muhazarât : (Muhazara. C.) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.
  • muhazat : Aynı hizâda bulunmak, karşı durmak, karşı olmak. ◊ Yüz yüze gelme, karşılaşma.
  • muhazele : Hakirlik, aşağılık, rezillik.
  • muhazere : Birbirini korkutmak. * İhtiraz etmek. * Uyanık olmak.
  • muhazî : (Hiza. dan) Birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan. Paralel.
  • muhazreb : Katı bükülmüş ip.
  • muhazza : Birbirini tahrik edip bir işe kandırmak.
  • muhazzab : Boyanmış, tahzib olunmuş.
  • muhazzar : Yeşile boyanmış. Yeşil renk ile renklendirilmiş.
  • muhazzi' : Saman ve ot kesmekte kullanılan bir çeşit ziraat makinesi.
  • muhazzil : Alçaklık ve bayağılık içinde bırakan. Tahzil eden. ◊ Korkutucu.
  • muhazzilâne : f. Alçaklık ve bayağılıkla.
  • muhazzir : Tahzir eden. Sakındıran. Çekindiren.
  • muhbir : Haber veren. Haberci. Haber toplayan. * Birisinin fenâlığını alâkadar makama haber veren. Jurnalcı.
  • muhbit : Alçak gönüllü, mütevazi. Mütezellil.
  • muhcen : Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi.
  • muhda' (mihda') : Kiler.
  • muhdar : (Muhzar) Hazırlanmış. * Amellerinin sâhifelerini müşâhede etmiş olarak.
  • muhdec : İçine esvap koydukları küçük ev, kiler. * Azâsı noksan olan.
  • muhdes : İhdas edilmiş. Sonradan meydana gelmiş, eskiden olmayan. * İlm-i Hâlde: Şer'î temizliği gitmiş, abdest veya guslü lâzım gelmiş olan.
  • muhdî : (Bak: Mühdi)
  • muhdis : Hâdiseye sebeb olan. İhdas eden. Yeni bir şey ortaya çıkaran.
  • muheyh : Beyincik.
  • muhfes : Seri, hızlı.
  • muhh : (C.: Mihâh) İlik. * Beyin. * Cevher, madde. ◊ Yumurtanın sarısı. * Eskiyip köhne olmak.
  • muhibb : Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen.
  • muhibban : f. (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları.
  • muhibbane : f. Severek. Dostça. Dosta yakışır surette.
  • muhibbe : Kadın sevgili. Kadın dost.
  • muhibbî : Muhibb ile alâkalı. * Kanuni'nin nazımda kullandığı mahlâs.
  • muhîf : (Muhife) Korkunç. Korkutucu.
  • muhikk : (Muhik) Haklı. Hakkı yerine getiren. Haklı olan.
  • muhikkane : f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle.
  • muhîl : İhâle eden. Havâle eden. * Fık: Borcunu başkası ödemesi için havâle eden kimse. Başkasının borcuna nakleden.
  • muhîlî : Hilekârlık. Sahtekârlık. Hile.
  • muhill : (Halel. den) İhlâl eden. Bozan. Sakatlayan. Karıştıran.
  • muhin : Zayıflatan, hor ve hakir eden. İhanet eden.
  • muhiş : Korkutan, korku veren.
  • muhîs : Zindan.
  • muhiss : (Hiss. den) Hissettiren, duyuran.
  • muhit : İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. * Etraf. Çevre. * Büyük deniz. Okyanus. * Mc: Büyük âlim.
  • muhitat : (Muhit. C.) Çevreler, muhitler.
  • muhkem : Sağlam. Metin. Sıkı sıkıya. Kuvvetli. Tahkim edilmiş. Sağlamlaştırılmış. * Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz.
  • muhkemat : Muhkem olanlar. Sağlam ve kuvvetli olanlar. * İçinde hüküm bulunan ve mânası açık olanlar.
  • muhkim : Kuvvetleştiren, sağlam kılan, ihkâm eden.
  • muhla : Ot biçecek âlet, orak. * Nalbantların tırnak yonacak âleti.
  • muhled : Saçı ve sakalı geç ağaran kişi.
  • muhles : İhlâsı dâimi olan. Devâmlı hâlis olan. ◊ Orta yaşlı kimse.
  • muhlevlak : Düz kaypak nesne.
  • muhlik : (Bak: Mühlik)
  • muhlis : Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız. ◊ Saç ve sakalına kır düşmüş olan kimse.
  • muhlisâne : f. Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla.
  • muhlisen : Hâlis olarak. Muhlis olarak.
  • muhmel : Tüylü ve saçaklı nesne.
  • muhmid : Ateşin alevini bastıran.
  • muhnak : (C: Mehânik) Zayıflamış davar.
  • muhnik : (Hank. dan) Boğucu, boğan.
  • muhnis : 'Yumuşak kimse; yâni şiddeti ve katılığı olmayan. Mülâyim.' ◊ Birine verdiği sözü geri alan.
  • muhraza : (C: Mehârız) Çöğen koyacak kap.
  • muhrec : (Huruc. dan) Dışarı çıkarılmış, ihrâc olunmuş. * Bir şeyin sureti çıkarılmış.
  • muhrenbik : Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.
  • muhrenşim : Azametli, kibirli kimse. * Zayıf ve rengi değişmiş kişi.
  • muhrenzim : Gadaplı, hışımlı, kızgın.
  • muhrez : Kazanılmış, elde edilmiş. * Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.
  • muhrib : Harp gemisi. Torpidoları avlayan ve hızla giden bir nevi harp gemisi. ◊ Tahribeden. Yıkan. Muharrib. Harâb eden.
  • muhribîn : (Muhrib. C.) Muhribler. Yıkıp yok edenler. Harâb edenler.
  • muhrice : Çıkrıkçı.
  • muhrik : Yakan. Yakıcı. * Çok acıtan. İhrak eden.
  • muhrik-dem : f. Nefesi yakıcı olan. Âşık.
  • muhriz : (İhraz. dan) Elde eden, kendi payına alan, kazanan.
  • muhsan : Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse.
  • muhsanat : (Muhsana. C.) Muhsan olan kadınlar.
  • muhsane : Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın.
  • muhsar : (Bak: İhsar)
  • muhsî : Sayı sayan.
  • muhsin : İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. * Allah'ı görür gibi O'na ibadet eden. ◊ Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.
  • muhsinîn : (Muhsin. C.) Muhsinler.
  • muhtac : İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.
  • muhtacîn : (Muhtac. C.) Muhtaç kimseler. İhtiyaç sâhibleri. Fakirler, yoksullar.
  • muhtaciyet : İhtiyaç sahibi olmak. Muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk.
  • muhtal : (Hile. den) Hilekâr, dalavereci, hileci. ◊ Mütekebbir. Kibirli.
  • muhtale : Hileci ve dalavereci kadın.
  • muhtan : Kendisine hıyanet edilen kimse. * Hâin. Hıyanet eden.
  • muhtar : İhtiyar eden. Seçilmiş olan. * Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür. * Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan More…
  • muhtariyet : Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.
  • muhtasar : Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.
  • muhtasaran : Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
  • muhtasid : (Hasad. dan) Ekinci, çiftçi. İhtisâd eden, ekin biçen.
  • muhtasim : Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.
  • muhtasira : Kısaltma. Hülâsa.
  • muhtass : (C: Muhtassin) (Husus. dan) Bir şeye veya bir kimseye ait olan.
  • muhtassan : Ençok, bilhassa. Daha ziyâde.
  • muhtassîn : (Muhtass. C.) (Husus. dan) Bir şeye mahsus olanlar, bir kimseye ait olan şeyler.
  • muhtatib : Nikâhla isteyen.
  • muhtatif : Göz kamaştıran. * Kapıp götüren.
  • muhtazar : Hazırlanmış. * Ölüme hazır.
  • muhtazi' : Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.
  • muhtaziâne : f. Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek.
  • muhtazib : Renklenen, boyanan.
  • muhtazir : Can çekişen.
  • muhtazirane : Can çekişiyormuşcasına.
  • muhteba : 'Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse.'
  • muhteber : Tecrübe ve imtihan eden, deneyen.
  • muhtebes : (Habs.den) Hapsedilmiş.
  • muhtebil : Delirmiş olan.
  • muhtebir : Yoklayan, deneyen, tecrübe eden. * Sağlam haberi olan. İyice bilen.
  • muhtebirâne : f. Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda.
  • muhtebis : Zorla alan.
  • muhtebit : Gece vakti dilenen.
  • muhtecib : Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.
  • muhted : (Hadd. dan) Hiddetlenmiş, kızmış. * Keskin. Keskinleşmiş.
  • muhtedi' : Hilekâr. Dolandırıcı.
  • muhtediâne : f. Hile ve dalaverecilikle.
  • muhtefî : Gizlenen. Saklı, gizli. * İftira eden.
  • muhtefid : Seri kesici olan.
  • muhtekir : İhtikâr yapan. Vurguncu, ihtiyaç mallarını kıymeti artsın da satayım diye saklayan. Halkın zararına çalışarak malı saklayan. (Bak: İhtikâr) ◊ Hakir ve hor gören. Aşağı ve adi More…
  • muhtekirâne : f. Vurgunculukla, ihtikârcılıkla.
  • muhtekirîn : (Muhtekir. C.) İhtikâr edenler. Vurguncular.
  • muhtelef : Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş.
  • muhteli' : Kocasından boşanan kadın. İhtilâ eden kadın.
  • muhtelib : Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.
  • muhtelic : (Halecân. dan) (Kendi elinde olmıyarak) titreyen.
  • muhtelif(e) : Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan.
  • muhtelik : Yalancı. Yalan uyduran. ◊ Tıraş eden.
  • muhtelim : İhtilâm olmuş.
  • muhtelis : Beylik maldan çalan. Çalıp çırpan.
  • muhtelisâne : f. Çalarcasına. Çalıp çırparcasına.
  • muhtelit : Karışmış. Karışık. Karma.
  • muhtell : Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş. * İntizamsız. Nizamsız olmuş. * Fakir kimse. * Çok susuz kalmış olan.
  • muhtemel : (Haml. den) Olabilir. Mümkün. Ümid edilir. Kabil. Me'mul.
  • muhtemelat : (Muhtemel. C.) Olabilir ve umulur şeyler. İhtimâl dahilindeki şeyler.
  • muhtemer : Mayalandıran. Ekşiyip kabartan.
  • muhtemî : Perhiz yapan. İhtima eden.
  • muhtemir : (Hamr. dan) Mayalanan. Mayalanarak ekşiyip kabaran. * Örtü ile örtünen. Yaşmaklanan.
  • muhtenik : (Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş.
  • muhter : Yol, tarik.
  • muhtera' : İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.
  • muhteraat : Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar.
  • muhterem : Hürmet görmüş. İhtiram olunmuş. Kıymetli ve şerefli kimse.
  • muhteri' : Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren. * Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.
  • muhteriâne : f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak.
  • muhterib : (C.: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib.
  • muhteribîn : (Muhterib. C.) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler.
  • muhterif(e) : (Hiref. den) Sanatkârlar. İş sâhibleri.
  • muhterik : Ateşle yanmış olan. Yanan.
  • muhteris : İhtiras sahibi. Çok fazla hırslı istiyen. ◊ (Muhteriz) Sakınan. Çekinen. Çekingen.
  • muhteriz : Sakınan. Çekinen. Çekingen.
  • muhterizâne : f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine.
  • muhteşem : Büyük, debdebeli, tantanalı. * Etraflı ve taraftarlarının çokluğu ile büyük.
  • muhteşi' : Kendini aşağı gören.
  • muhtesib : (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur. * Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası. (Bak: İhtisab)
  • muhteşid : Biriken, toplanan.
  • muhtetib : (Hatab. dan) Koruluk, orman, meşelik. * Odun toplıyan.
  • muhtetim : Sona erdiren. Hitâma vardıran.
  • muhtetin : Sünnet olmuş.
  • muhteva : Bir şeyin içindekiler. Kaplanan, içine alınan. İçindeki şey.
  • muhtevî : İhtivâ eden. Bir yere toplayan. İçine alan. Kaplayan.
  • muhteviyyât : İçindekiler. Kapladığı şeyler.
  • muhtezen : Biriktirilip ambar veya hazineye konmuş.
  • muhtezin : Kederli, hüzünlü, mahzun, mükedder.
  • muhtezir : Sakınan, çekinen. (Bak: Muhteriz)
  • muhtî : Hatâ işleyen. Günahkâr. Hatâlı. * Hatâya düşürten. Yanıltan.
  • muhtir : (Hatır. dan) Hatıra getiren, hatırlatan.
  • muhtira : Hatırlatmak veya hatırlamak için yazılan tezkere.
  • muhvil : Bir yaş tamamlamış.
  • muhyem : (C: Mehâyim) İkâmet yeri, oturma yeri.
  • muhyî : Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.(Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i More…
  • muhzar : İnce belli. Beli ince olan.
  • muhzin : (Hüzn. den) Hüzün verici. Acıklandırıcı. Kederlendirici.
  • muhzir : (Huzur. dan) Eskiden şeriat mahkemelerinde mübâşir hizmetini gören kimse. Alâkalı kimseleri mahkemeye çağırmaya memur kişi.
  • muîd : Yardımcı. Mubassır. * Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı. * Geri çevirtici. * Bir şeyi âdet edinmiş olan. * Tecrübeli. Hâzık. * Güçlü. Kuvvetli. * Arslan. * Gazâ ve cihad More…
  • muidd : Hazırlayıcı. Amâde edici. * İâde eden. * Sayan.
  • muîl : Evlâd ü iyâli, yâni çoluk çocuğu çok olan kimse.
  • muill : Hasta eden.
  • muîn : Yardımcı. Muâvin. İane eden.
  • muîr : Ödünç olarak veren. Borç veren. Karz-ı hasen tarzında veren.
  • muizz : İzzet ve ikram eden. Ağırlayan. Aziz ve şerif eyleyen.
  • muje : f. Musibet, belâ. * Keder, gam, tasa, hüzün.
  • mujik : (Rusça) Rus köylüsüne verilen isim.
  • muk : Göz pınarı. * Akılsızlık. * Kanatlı karınca. * Mest üzerine giyilen çizme. ◊ f. Diken.
  • muk'abe : Kadeh gibi çukur göbek.
  • muk'ad : Kötürüm.
  • muka : Islık çalmak.
  • muka'ar : (Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük.
  • muka'ariyet : Çukurluk, oyukluk.
  • mukabbeb : (Kubbe. den) Kubbeli.
  • mukabbel : (Kabl. dan) Öpülmüş, takbil edilmiş.
  • mukabbil : (C.: Mukabbilîn) Öpen, takbil eden.
  • mukabbilîn : (Mukabbil. C.) Öpenler, takbil edenler.
  • mukabbiz : (Kabz. dan) Sıkan, daraltan.
  • mukabede : şiddet ve zahmet vermek.
  • mukabele : Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın More…
  • mukâbele : 'Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; 'başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile More…
  • mukabil : Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
  • mukad : Ağır yüklü.
  • mukadded : Parçalanmış.
  • mukaddem : Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. * Askerin ön tarafına sevkedilen karakol. * Değerli, üstün. * Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.
  • mukaddema : Önce. Evvelce. Eskiden. Bundan evvel.
  • mukaddemat : (Mukaddeme. C..) Başlangıçlar. Mebde'ler. İleride bulunanlar.
  • mukaddeme : İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.
  • mukadder : Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan.
  • mukadderat : (Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)
  • mukaddes : (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.
  • mukaddesât : (Mukaddes. C.) Kudsi olanlar. Mukaddes olanlar.
  • mukaddim : (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan. * Cür'etli çeri kimse. * Gözün pınarı, ('mukdim-ül ayn' da derler.)
  • mukaddimat : (Mukaddime. C.) Mukaddimeler. İlk gelenler. İlk sözler.
  • mukaddime : Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli. * Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz. * Alın. Nâsiye. More…
  • mukaddir : Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen.
  • mukaddirâne : f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde.
  • mukaddirîn : (Mukaddir. C.) Kıymet ve paha biçenler. Takdir edenler.
  • mukaffa : Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden.
  • mukaffel : (Kufl. den) Kilitlenmiş, kilitli.
  • mukaffî : Resul-i Ekremin (A.S.M.) bir ismidir.
  • mukahhir : (Kahr. dan) Kahreden, tahkir eden, yok eden.
  • mukalkal : Kararsız. * Şarap, hamr.
  • mukalkale : şişe. Sürahi.
  • mukalled : (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış. * Padişah tarafından nişan takılan kimse. * (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan.
  • mukallef : Kalafatlanmış, taklif edilmiş.
  • mukallib : (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren.
  • mukallid : Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden. * Bir şeyi boynuna takan, asan. * Kuşatan.
  • mukallidâne : f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına.
  • mukallidîn : (Mukallid. C.) Taklidçiler. Örnek ve misâl alanlar. * Takınanlar. Boyuna takanlar.
  • mukallis : Ağaç oynatıcı.
  • mukam : Durduracak mekân. İkamet mevzii. * Durmak, ikamet.
  • mukame : İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet.
  • mukameha : Başını yukarı kaldırmak.
  • mukamere : Kumar oynama.
  • mukamik : Sözü boğazı içinden söyleyen.
  • mukamir : Kumarbaz. Kumar oynatan.
  • mukanat : Karıştırmak.
  • mukanfez : Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.
  • mukanna' : Peçeli.
  • mukannen : (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli. * Kanun ile vâcib ve mukarrer olan. * Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.
  • mukannibe : Gelin süsleyen kadın.
  • mukannin : Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan.
  • mukannit : Yer altından kanalla su akıtan kişi. * Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.
  • mukantar(a) : (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü. * Birbiri üstüne yığılmış çok şey. * Muhkem.
  • mukantarat : (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar.
  • mukaraa : (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme. * Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları. * Bir şeyin taksiminde atışmak.
  • mukaraza : Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.
  • mukarebet : (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.
  • mukarenet : (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek. * Bitişmek. Birleşmek. * Uygunluk. * Bir yere gelmek.
  • mukarib : Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.
  • mukarin : Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.
  • mukarnes : Kubbe biçiminde olan. * İşlemeli, nakışlı ve rengarenk olan. * Merdiven şeklinde dereceleri olan kubbe.
  • mukarr : (Karâr. dan) İkrâr olunmuş. 'Vardır, öyledir evet.' denilmiş.
  • mukarre : Göz yaşının durması.
  • mukarreb : (Kurb. dan) Yakınlaşmış. Yakınlaştırılmış. Yakın. * Büyük zât veya padişah gibi kimselere hizmette yaklaşmış olan.
  • mukarrebun (mukarrebîn) : Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.
  • mukarren : Bağlanmış nesne.
  • mukarrer : Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.
  • mukarrerât : Kararlaştırılan şeyler, kararlar.
  • mukarri' : Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.
  • mukarrib : Takrib eden. Yaklaştıran.
  • mukarrih : (C.: Mukarrihât) Yara açan ilâç.
  • mukarrihat : (Mukarrih. C.) Yara açmakta kullanılan etkili ilâçlar.
  • mukarrin : Birlikte bulunduran.
  • mukarrir : (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan. * Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.
  • mukarriz : (C.: Mukarrizin) (Karz. dan) Medheden, öven. Bir eseri medheden.
  • mukarrizîn : (Mukarriz. C.) Medhedenler, övenler. Medih yollu yazı yazanlar. Bir eseri medhedenler.
  • mukasat : Zahmet ve eziyet çekme.
  • mukaseme : (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.
  • mukasim : (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.
  • mukasmel : Asâsı çok şiddetli olan.
  • mukassa : Kısas etmek. * Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.
  • mukassat : (Kıst. dan) Taksitli.
  • mukassatan : Taksitli olarak, taksitle.
  • mukassem : (Kısm. dan) Ayrılmış, bölünmüş, taksim edilmiş. * Güzel yüzlü.
  • mukaşşer : (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş.
  • mukassî : (Kasvet. den) Kasvet verici. Sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar.
  • mukassim : (Kısm. dan) Ayıran, bölen, taksim eden.
  • mukassir : Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen. * Kusur işleyen. * Gücü yetmediği için yapmayan.
  • mukataa : (Kat'. dan) Kesişmek. * Ülfeti terk eylemek. * Birbirinden kesmek ve kesişmek. * Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi. * Ekilen toprak için verilen muayyen vergi. More…
  • mukatane : Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.
  • mukatelat : (Mukatele. C.) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler. * Vuruşmalar, düello yapmalar.
  • mukatele : (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.
  • mukatil : (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.
  • mukatilun : (Mukatil. C.) Düşmanla muharebe eden mücâhidler.
  • mukatta' : Kesilmiş. * Parçalanmış.
  • mukattaa : (Kat'. dan) Bitişik olmayan. Kesik, ayrı.
  • mukattaat : (Mukattaa. C.) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler. * Kısaltmalar. * Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler. * Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler.
  • mukattar : (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.
  • mukattarat : (Mukattar. C.) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.
  • mukavelat : (Mukavele. C.) Mukaveleler.
  • mukavelat muharriri : Noter. Kâtib-i adl.
  • mukavele : Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek. * Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.
  • mukavelename : Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt.
  • mukavemet : Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
  • mukavemet-şiken : f. Mukavemeti kıran.
  • mukavemet-suz : f. Dayanmayı te'sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran.
  • mukavere : Zayıflamak.
  • mukavim : Sağlam. Dayanıklı. Mukavemet eden. Direnen. Karşı duran.
  • mukavimîn : (Mukavim. C.) Karşı koyanlar, direnenler.
  • mukavva : (Kuvvet. den) Sağlamlaştırılmış, kavileştirilmiş.
  • mukavver : Ziftle karışık veya ziftle kaplı. * Yuvarlak kesilmiş.
  • mukavves : (Kavs. den) Yay gibi bükülmüş ve eğri olan. * Kavis teşkil etmiş, bükülü.
  • mukavvî : Takviye eden. Kuvvetlendiren. Kuvvet veren. Takviye eden ilâç.
  • mukavvim : Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.
  • mukayaza : Trampa etme, değişme. Mübadele.
  • mukayefe : Firâset etmek. * Bir kimsenin ardınca gitmek.
  • mukayesat : (Mukayese. C.) Mukayeseler. Kıyas etmeler.
  • mukayese : (Kıyas. dan) Kıyas etme. Ölçme. Karşılaştırma.
  • mukayyed : Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı. * Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan. * Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip More…
  • mukayyi : Kay ettiren, kusturan.
  • mukayyiat : (Mukayyi. C.) Kusturucu ilâçlar.
  • mukayyid : Kayd eden. Kayıt me'muru. Kayıt takan.
  • mukayyidîn : (Mukayyid. C.) Kayıt memurları, mukayyidler.
  • mukazefe : Sövüşmek.
  • mukazzez : Heyeti hafif olan kimse.
  • mukbil : Mübârek. İkbali kutlu, mutlu. Mes'ud. Bahtiyar.
  • mukbilan : (Mukbil. C.) (Kabl. den) Mutlular, bahtiyarlar, mes'ud kimseler.
  • mukbilîn : (Mukbil. C.) (Kabl. den) Bahtiyarlar, mutlular, mes'udlar.
  • mukdim : İşine düşkün, gayret ve fedakârlıkla çalışan. Cüretli ve cesaretli olan.
  • mukdimâne : f. Gayret ve dikkatle.
  • mukes'al : İyi yonulmamış ok.
  • mukhem : Cümle arasındaki lüzumsuz ve fazla kelime.
  • mukibb : Lüzumlu olan, icab eden.
  • mûkid : Ateş yakan.
  • mukîl : Hataları, yanlışları afveden.
  • mukill : Malı az olan. Fakir.
  • mukillîn : Fakirler. Muhtaç olanlar.
  • mukîm : İkamet eden. Ayakta duran. * Okuyan. * Bir memlekette devamlı duran. * Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene More…
  • mûkin : Şüphesiz ve kat'i olarak bilen.
  • mûkinûn : Yakîn sahibi olanlar. Şüphesiz ve tereddüdsüz olarak imanî ve Kur'anî hakikatlara vâkıf olanlar. (Bak: Yakin)
  • mûkir : Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.
  • mukirr : (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen. * Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.
  • mukît : Muhafaza eden. Hâfız. Amelleri zâyi' etmeyip koruyan. Gizliyi bilen. Gıda ve rızık veren.
  • mûkiz : (Yakaza. dan) Uyandıran, ikaz eden. * Gaflet ve dalgınlıktan kurtaran.
  • mukka : (C: Mükâyâ-Mükâki) Hicaz diyarında yaşıyan bir cins beyaz kuş.
  • mukle : (C: Mukul) Gözün karası. Göz bebeği. * Göz. * Su taksimi için kullanılan taş.
  • mukmah : Başını kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi.
  • mukmehun : Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler. * Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.
  • mukmir(e) : (Kamer. den) Mehtaplı. Ay ışığıyla aydınlanmış.
  • mukni' : İkna eden. Kanaat veren. Kâfi derecede izah ve isbât eden. * Başını kaldırıp gözünü önüne dikip duran.
  • muknia : Kurbağa yavrusunun, yumurtadan çıktığı ilk hâli.
  • mukraz : (Karz. dan) Ödünç verilmiş, borç verilmiş. İkrâz olunmuş.
  • mukrem : Bir kavmin ulusu, seyyidi.
  • mukri' : Kur'an-ı Kerimi kaidelerine uygun okuyan.
  • mukrib (mukreb) : Nöbete tutulmuş at.
  • mukrif : Babası köle, anası hürre olan kimse. * Anası arabi, babası arabi olmayan deve.
  • mukrin : Birlikte. Berâber.
  • mukriz : (Karz. dan) Ödünç veren. Borçla emânet para ve sâir şeyler veren.
  • muksa : Uzaklaştırılmış. Uzak kalınmış.
  • mukşa : Kabuğu çıkarılmış. * Derisi soyulmuş.
  • mukşairr : Ürperen.
  • muksem : (Kasem. den) Yemin edilmiş, kasem edilmiş.
  • muksim : (Kasem. den) Yemin edilecek yer. * Yemin eden, kasem eden.
  • muksit : Adaletle iş gören. Haklı hareket eden. * Nefsine lâyık görmediği zararlı şeyi başkasına da münasib görmeyen.
  • muksitîn : (Muksit. C.) Haklı iş görenler. Hakkı edâ edenler.
  • muktasir : Kısa kesen, uzatmıyan.
  • muktataf : (C.: Muktatafât) (İktitaf. dan) Toplanmış, devşirilmiş. * Derleme, toplama. Derlenmiş.
  • muktatafat : (Muktataf. C.) (İktitaf. dan) Derlemeler, toplamalar. Derlenmiş şeyler.
  • muktatif : (İktitaf. dan) Derleyen, toplayan.
  • mukteb : (C: Mekâtib) Yazı talim eden kimse.
  • muktebes : İktibas olunmuş olan. Bir yerden alınan, bir kitab ve sâir yerden istifade ederek alınan.
  • muktebesat : (Muktebes. C.) (Kabs. dan) Muktebes olan şeyler. İktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler.
  • muktebis : (C.: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan.
  • muktebisîn : (Muktebis. C.) (Kabs. dan) Aktaranlar, iktibas edenler. Faydalanmak için alanlar.
  • mukteda : Kendisine uyulan. Önde giden. * Müçtehid. Pişivâ. Peşivâ. * Namazda kendine uyulan imam.
  • muktedî : Tâbi olan, uyan. İmama uyan.
  • muktedir : Güçlü, kuvvetli, becerikli. İşe gücü yeten. İktidarlı.
  • muktedirîn : (Muktedir. C.) İktidar sahibleri. Muktedirler, gücü yetenler.
  • muktef : Kendine uyulmuş, kendisi tâkib edilmiş' meâlinde olup, Hz. Resul-i Ekreme (A.S.M.) verilen isimlerden biridir.
  • muktefa : (Kafâ. dan) İzinden gidilmiş. Ardına düşülmüş. Misâl alınmış, örnek tutulmuş.
  • muktefî : Ardından giden. İzinden giden. İktifâ eden. Misâl alan, örnek tutan.
  • muktehim : Mülâhazasız bir işe hücum edip giren. * (Bak: İktiham)
  • muktela' : (Kal'. den) Kökünden koparılmış. Kökünden koparan.
  • mukteli' : (Kal'. den) Kökünden koparan.
  • mukterih : Bir şeye kasd eden, araştıran. * Yeniden meydana çıkaran. * Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden.
  • mukterin : (İktiran. dan) Yaklaşan, yakın gelen, iktirân eden.
  • mukteseb : (Bak: Mükteseb)
  • muktesid : İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan. (Bak: İktisad)
  • muktesidan : (Muktesid. C.) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.
  • muktesir : Kısa kesen, iktisar eden.
  • mukteza : Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen. (Bak: Dâll-i bi-l iktiza)
  • muktezî : (Muktazî) Lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış. * İktiza eden. Gerekli. Lâzım.
  • mukteziyyat : İktiza eden şeyler. Gerekli olan ve icab eden şeyler.
  • muktir : Dar hâlli, durumu sıkıntılı. * Kocasını nafaka bakımından sıkıştıran kadın.
  • mukvere : İnce, zayıf kadın.
  • mukza : Tamamlanmış. * Lüzumlu görülmüş.
  • mukza' : Seri, hafif nesne.
  • mukzî : Gerekli görülmüş. * Hüküm ve kazâ olunmuş. * Tamamlanmış.
  • mukzi' : Fuhşiyat söyleyen, ahlâksızca şeyler konuşan.
  • mulekkin : (Bak: Mülekkın)
  • muli' : Tutkun, düşkün, ihtiraslı.
  • mulif : (Ülfet. den) Alışık, alışmış. Ülfet etmiş.
  • mulim : (Elem. den) Elem ve keder verici.
  • mum : f. Yumuşak. * Mum.
  • mumahele : Hile etmek. * Oyunla aldatmak. Hilekârlık.
  • mumatele : (Bak: Mümatala)
  • mumdar : f. Mum tutan. Işık veren. Işık tutan.
  • mumîl : Bir tarafa doğru eğen. Meylettiren.
  • mumiyan : f. Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler.
  • mumya : f. Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. * Çok zayıf (kimse).
  • mumza : (Mazâ. dan) İmza edilmiş olan.
  • munassab : (Nasb. dan) Birbirinin üzerine tertiplenmiş olan.
  • munazzaf : (Nazif. den) Temizlenmiş, arınmış, tanzif edilmiş.
  • munazzama : Tanzim olunmuş, yoluna konulmuş olan. İntizamlı teşkilât. Nizamlı. Adaletli.
  • munazzim : Sıralayıp dizen, tanzim eden. * Nazm yazan. Vezinli, kâfiyeli, tertibli yazan.
  • mundak : Dövülüp ufalanmış.
  • munfasî : Bir şeyden ayrılıp kurtarılmış olan.
  • munfasil : İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.
  • munfasil zamir : Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi.
  • munfasilan : Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.
  • munfasim : Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.
  • munfatir : Yarılan, infitar eden.
  • munfazih : Rezil ve kepaze olmuş.
  • munika : Hoşa giden, beğenilen şey. Güzel.
  • munis : Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
  • munise : Hayat yoldaşı. Can yoldaşı.
  • munkabiz : Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı. * Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış. * Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.
  • munkalib : İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.
  • munkariz : İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş.
  • munsabb : (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan.
  • munsabig : (Sıbg. dan) Boyanan, insibâg eden.
  • munsadi' : Yarılmış, bölünmüş.
  • munsalih : Sulh üzere olan. Barış hâlinde olan.
  • munsamî : Dökülüp akıtılmış.
  • munsarif : (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden. * Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim.
  • munsarih : (Sarâhat. dan) Açık, meydanda, zâhir.
  • munsarim : Kesilen, kat edilen.
  • munsif : İnsaflı. Merhametli. Hakkı kabul eden. Hakka riayet eden.
  • munsifâne : İnsaflıca. İnsaflılıkla.
  • muntabi' : (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten. * Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış. * Hoş görülen, güzel.
  • muntabih : (Tabh. dan) Pişmiş, pişen.
  • muntabik : İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.
  • muntafi : Sönmüş. Sönen. * Bastırılmış.
  • muntalik : (Talâk. dan) Salıverilmiş, bırakılmış. * Bağsız. * Kederi, hüznü ve gamı olmıyan. Sevinçli, mesrur, neşeli.
  • muntamis : Belirsiz olan. İntımâs eden.
  • muntasif : (Nısf. dan) Orta, yarı. * Yarıya varılmış, yarılanmış.
  • muntasih : (Nush. dan) Nasihat dinliyen. Öğüt dinliyen.
  • muntasihâne : f. Nasihat dinliyerek.
  • muntasir : Öç alan. İntikam alan.
  • muntavî : (Tayy. dan) Dürülmüş, dürülüp bükülmüş, devşirilmiş.
  • muntavi' : Söz dinler. Muti.
  • muntazam : Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma.
  • muntazaman : İntizamlı ve düzgün olarak. Muntazam bir tarzda. * Devamlı ve sürekli olarak. Dâima.
  • muntazar : Ümid ile gözlenen. Beklenen. Gözetilen.
  • muntazir : Bekleyen. Gözleyen. Birisinin gelmesini bekleyen.
  • muntaziran : Bekliyerek, intizâr ederek.
  • muntazirâne : f. Bekliyerek, muntazıran, intizâr ederek.
  • muntazirîn : (Muntazır. C.) Bekliyenler, gözliyenler. İntizar edenler.
  • munzacir : Yüreği sıkılmış.
  • munzalim : Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.
  • munzamm : Zamm edilen. İlâve edilen. * Ek. Üste konan, katılan.
  • munzar : Geciktirilmiş, te'hir edilmiş. Sonraya bırakılmış.
  • munzic : Hazmettirici, sindirici. * Tıb: Yara veya çıbanı cerahatlendiren. * Kemâle eren, inzâc eden.
  • munzicât : Yaranın iltihabını yok edici, irinini akıtıcı (ilâçlar).
  • mur : f. Karınca. Neml.
  • mura : Kedi sesi. Kedi miyavlaması.
  • murabaa : Yazlığa çıkmak üzere mukavele yapma.
  • murabaha : Bir malı kâr ile satmak. * Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek. * Fâiz ile para alıp vermek.
  • murabata : Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet beklemek. * Mülâzemet etmek. * Bağlamak.
  • murabba : Terbiye görmüş. * Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş. * Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.
  • murabba' : Dört köşeli şekil. * Dörde çıkarılmış. Dörtlü. Dört şeyden olmuş. * Geo: Kare.
  • murabbanişin : f. Bağdaş kurup oturan.
  • murabbayat : (Murabbâ. C.) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.
  • murabit : Kalbini Allah'a bağlayan. * Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip nöbet bekleyen.
  • murabitîn : (Murâbıt. C.) Kalblerini Allah'a bağlayanlar. * Şeyhler, dervişler.
  • murad : İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. * Gâye. Maksad. Emel.
  • murafaa : Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak. * Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.
  • murafakat : Beraberlik, arkadaşlık.
  • murafi' : (Ref'. den) Murâfaa eden.
  • murafik : Refakat eden, beraber bulunan, yoldaş, arkadaş.
  • muragabet : Arzu etme, dileme.
  • muragib : Rağbet eden.
  • murahham : Kısaltma. * Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.
  • murahhas : Devlet veya herhangi bir teşekkül nâmına, salâhiyyetli olarak bir yere bir vazife ile gönderilen kimse. * Terhis edilen. İzin verilen. Tâlimat verilen kimse.
  • murahhasa : Ermeni piskoposu.
  • murahhasiyet : Murahhaslık, delegelik.
  • murahhil : (Rıhlet. den) Bir yerden diğer bir yere göçüren. Terhil eden.
  • muraî : Riayet eden. Bakıp gözeten. ◊ (Bak: Mürâi)
  • murakabe : Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini More…
  • murakasa : (Raks. dan) Raksetme, dans.
  • murakib : Murakabe eden. Teftiş ve kontrol eden kimse. * Hıfzeden. * Allah'a (C.C.) bağlanmış olan.
  • murakka' : (Ruk'a. dan) Yamalı, yamanmış.
  • murakkak : (Rikkat. den) İnce. İncelmiş.
  • murakkam : (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış. * Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.
  • murakkan : Bozulmuş, aradan çıkarılmış.
  • murakkik : 'Tecvidde bir harfi ince okumağa; terkik, ince okunan harflere ise; murakkık denir ki, şunlardır: Elif, nun, şın, ra, ha, dal, yâ, se, ayın, lam, mim, kef, sin, vav, fe, te, cim, he, More…
  • murakkim : (Rakam. dan) Pusulanın iğnesi.
  • muran : (Mur. C.) Karıncalar.
  • murane : f. Karıncavâri, karınca gibi.
  • murasade : (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma.
  • murassa' : Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı. * Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş. * Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit. * Bir nevi yazı. More…
  • murassaat : (Murassa'. C.) Murassâlar. Cevher ve inciler gibi şeylerle. Süslenmiş olanlar. Takdir edilip yerleştirilmiş süslü ve kıymetli şeyler.
  • murassas : Lehimlenmiş. * Kurşun veya kalayla kaplanmış.
  • muravaga : Güreşme.
  • muravaza : Bir kimseyi kahır veya hile ile iknâ etme, aldatma, kandırma.
  • murazaa : (Rızâ. dan) Emzirme.
  • murçe : f. Küçük karınca.
  • murd : f. Mersin ağacı.
  • murdar : f. Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. * İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan.
  • murdia : Süt emziren. Süt anası.
  • muris : Getiren. Veren. Kazandıran. * Fık: Miras bırakan.
  • murtabit : Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.
  • murtad : (Bak: Mürted)
  • murtaz : Alıştırılmış, tâlimli hayvan.
  • murtazi' : (Rızâ. dan) Süt emen, irtiza eden.
  • murteza : Beğenilmiş. Seçilmiş. Makbul. Rağbet gören. Beğenilen. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir lâkabı.
  • murzi' : (Rızâ. dan) Çocuk emziren.
  • murzia : (Rızâ. dan) Çocuğa süt emziren. Meme veren. Sütnine. Bebeğe süt vermek üzere para ile tutulmuş kadın.
  • mus : Bıçak.
  • mus'a : (C: Musu) Böğürtlen otunun meyvesi. * Bir kuşun adı.
  • mus'ab : Aygır at. * Her nesnenin erkeği.
  • musa : Vasiyet olunan mal. * Menfaat.
  • musa bih : Vasiyyet olunan şey.
  • musaara : Büyüklük taslayarak birisinin yüzüne bakmayıp başını çevirmek.
  • musab : Kendine bir şey isabet eden. Hasta. Musibetzede. Musibete uğrayan. ◊ Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan.
  • musabbag : Boyalı, boyanmış.
  • musabe : Musibet, belâ, âfet.
  • musaberet : Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.
  • musabiyet : Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma.
  • musadakat : (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.
  • musadda' : (Sad'. dan) Başı ağrıtılmış, rahatsız edilmiş.
  • musaddak : Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.
  • musaddar : (Sudur. dan) Çıkmış, sudur etmiş.
  • musadde : Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık.
  • musaddi' : Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden.
  • musaddik : Tasdik eden. İmzalayan. * Doğruluğunu kabul eden.
  • musade : Avlanan canavar.
  • musadefe : Bulmak. * Yetişmek.
  • musadeka : Dostluk.
  • musademat : Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.
  • musademe : İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.
  • musadere : Zulüm ve cebir etmek. (Bak: Müsadere)
  • musaf : Cenk, harp.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Allah’ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O’na kulluk ederiz.
    (BAKARA-138)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ