25 Ağustos 2019
24 Zi'l-Hicce 1440
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • p : Osmanlı alfabesinin üçüncü harfi olup, ebced hesâbında 'b' harfi gibi iki sayısına tekabül eder.
  • pâ (pây) : f. Ayak. * Takat, mukavemet. * İz.
  • pâ-be-rikâb : Hareket etmek üzere olan.
  • pâ-bend : Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir. * Engel, mâni.
  • pâ-bend-i terakki : İlerlemeğe mâni olan zincir, köstek.
  • pâ-bercâ : Ayağı yerde demek olan bu tâbir, mecaz yoliyle kaim, sabit, berkarar, daim, bâki mânâlarında da kullanılır.
  • pâ-bercâ-yi hareket : Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.
  • pâ-beste : f. Ayağı bağlı. Hareketsiz.
  • pâ-bürehne : f. Yalın ayak.
  • pâ-bus : f. Ayak öpen.
  • pâ-câme : f. Şalvar, don, çakşır. Pijama.
  • pa-çe : f. Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. * Koyun, keçi ve sığır ayağı. * Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek.
  • pa-çile : f. Karda yürüyüp yol açmak gayesiyle ayağa giyilen bir çeşit ayakkabı.
  • pa-dam : f. (Ayaktan yakalayan) Kuş tuzağı.
  • pa-deş : f. Mükâfat.
  • pa-hast : f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş olan.
  • pa-kub : f. Çengi.
  • pa-mal : f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş.,
  • pa-mal-i adüv : Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.
  • pa-nihade : f. Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. * Doğmuş, tevellüd etmiş.
  • pa-puş : f. Ayak örten. Ayakkabı, pabuç.
  • pa-renc : f. Ayak teri. Ücret.
  • pa-sar : f. Tekme. Tepme.
  • pa-sebük : f. İşine sarılmış, ayağına çabuk.
  • pa-sitade : f. Ayakta duran. Kaim.
  • pa-süvar : f. Yaya olan, yaya, piyade.
  • pa-yab : f. Kuvvet, kudret, tâkat. * Su birikintisi. * Havuzun dibi. * Kuyu basamağı. * Son, nihayet.
  • pa-zede : (Bak: Pâyzede)
  • paçan : f. Saçan, saçıcı.
  • paçavre : f. Paçavra, kirli bez.
  • paçek : f. Tezek, mayıs.
  • paçeng : f. Küçük pencere. * Baca, menfez delik.
  • pad : f. Saklayan, hıfzeden. * Büyük, ulu. * Bekleyen, muhafaza eden, koruyan.
  • padaş : (C.: Padaşân) f. Mükâfat, ecr. * Yoldaş. Yol arkadaşı.
  • padaşân : (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
  • padav : f. Kocakarı.
  • pade : f. Eşek ve sığır sürüsü. * Çoban sopası. * Yayla.
  • padergil : (Pâ-der-gil) f. Ayağı çamurda. * Mc: Davranamaz. * Sıkıntıda.
  • paderhava : (Pâ-der-hava) f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
  • paderikal : (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
  • paderpa : (Pâ-der-pâ) : f. Ayak ayağa. Yanyana.
  • padgâne : f. Yüksek dam. * Kapı içinde olan pencere.
  • padişah : (Pâdşâh) f. Büyük hükümdar, sultan. Cihan sahibi. Zararı def' eden, ıslah eden, muslih.
  • padişahî : f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
  • padzehr : f. Panzehir.
  • pafersud : (Pâ-fersud) f. Ayağı incinmiş, aşınmış olan.
  • pagande : f. Atılmış pamuk. * Atılmış pamuktan yapma yumak.
  • paguş : f. Suya dalma.
  • pajeh : f. İnleme, inilti.
  • pajir : f. Panzehir.
  • pak : f. Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi.
  • pak-baz : (C.: Pâk-bâzân) f. Temiz oynayan. * Mc: Sadakatli âşık.
  • pak-damenî : f. 'Eteği temiz oluş' * Mc: Namusluluk.
  • pak-meşreb : Gidişi, yaratılışı temiz. İyi huylu olan.
  • pak-zad : f. Temiz asıllı. Aslı temiz olan.
  • pakan : (Pâk. C.) f. Temizler, pâklar. * Mc: Veliler, evliya.
  • pakâr : f. Tahsildar.
  • pakârî : f. Tahsildarlık.
  • pakdamen : f. Eteği temiz. * Mc: Namuslu.
  • pakend : f. Yakut. * şarap, bâde.
  • paki : f. Temizlik, paklık. * Ustura.
  • pakize : f. Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız.
  • pala : Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç. ◊ f. Yedek at. * Asılmış, asılı. * Süzgeç.
  • palad : (Pâlâde) f. Yedek at.
  • palade : f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
  • palaheng : f. Yular, dizgin. * Av veya suçlu bağlanacak kement. * Kemer. * Tazı boynuna geçirilen ağaç halka.
  • palamar : Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat. * Büyük halat. (O.T.D.S.) * Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak More…
  • palan : f. Palan, semer, eğer.
  • palan-duz : f. Semerci, palancı. Semer diken.
  • palanî : f. Semerci.
  • palar : f. Çatı direği.
  • palas pandiras : Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
  • palavan : (Pâlâven) f. Süzgeç, helvacı süzgeci.
  • palavra : (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.
  • palay : f. (Bak: Pala)
  • paldüm : f. Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış.
  • paleng : f. Postal. Çarık.
  • paleng-i fersude : Eski çarık.
  • palide : f. Süzülmüş, durulmuş. * Ziyade olmuş, büyümüş.
  • palikane : f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
  • palude : f. Süzülmüş, saf hâle getirilmiş.
  • paluş : f. Karışık.
  • palvane : f. Dağ kırlangıcı.
  • palvaye : f. Dağ kırlangıcı.
  • panzde(h) : f. Onbeş.
  • panzehir : Zehire karşı ilâç.
  • papağan : İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.
  • papez : f. İnişi ve yokuşu olan yer.
  • papure : f. İki çift öküz koşulan ağır bir cins saban.
  • par : f. Geçen yıl, bıldır. * Para.
  • parafe : Fr. Kısa imza, işâret.
  • paralel : Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
  • parantez : Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.
  • parav : f. Kocakarı, acûze.
  • paravan(a) : İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler. * Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli More…
  • parçe : f. Ufak şey, küçük nesne, parça.
  • parduz : f. Eskici, yamacı.
  • pare : f. Cüz, parça. Kesinti. * Para. Kuruşun kırkta biri. * Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. * Sayı, bölük. * 'Parça' mânâsına gelir ve birleşik More…
  • pare-duz : f. Eskici, yamacı.
  • pare-pare : f. Parça parça.
  • pargî : f. Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. * Orospuluk.
  • parin : (Pârine) f. Geçen yılki, geçen sene olan, bıldırki.
  • parir : f. Dayak, destek, direk.
  • pars : f. Dine bağlı kimse. * Nâmuslu, iffetli, temiz ve doğru insan. * Fars milleti, İran kavmi.
  • parsal : f. Geçen yıl, bıldır.
  • parse : f. Dilencilik.
  • parsel : Fr. Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası.
  • parseng : f. Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey.
  • paru : (Pârub) f. Kocakarı, acûze.
  • parule : f. Şakacı, lâtifeci. * Yonga. * Hayırsız ve işe yaramaz kişi.
  • paryab : f. Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin.
  • pas : f. Gecenin sekizde biri. * Gözetleme, bekleme. * Keder, hüzün, gam. * İç sıkıntısı.
  • paş : f. 'Serpen, saçan, dağıtan' mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
  • paş paş : f. Parça parça, ufak ufak. * Dağınık.
  • pas-par : f. Tekme.
  • paşa : 'Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken More…
  • paşali : Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
  • paşan : f. Saçan, saçıcı.
  • paşazâde : Paşa oğlu.
  • pasban (pâsuban) : f. Nöbetçi, gece bekçisi, bekçi.
  • pasbanî : f. Bekçilik.
  • pasdar : f. Gece bekçisi.
  • pasdarî : f. Bekçilik, gözcülük.
  • pasek : f. Esneme, esneyiş.
  • paşende : f. Saçan, dağıtan, saçıcı.
  • paşib : f. Basamak, merdiven.
  • paşide : f. Saçılmış, serpilmiş, dağılmış.
  • paşna : f. Topuk, ökçe.
  • paşnin : f. Ağaç ve tahta parçaları.
  • pasuh : f. Karşılık, cevap.
  • pasuhgüzar : f. Cevap veren, karşılık veren.
  • pasuhşinev : f. Cevabı dinleyen.
  • pasvan : f. Gece bekçisi.
  • patile : f. Tencere.
  • patinî : f. Harman yabası.
  • pay-der-gil : f. Ayağı çamurda. * Sıkıntıda, dertte. * Mc: Davranamaz.
  • pay-der-hava : f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
  • pay-efzar : f. Ayakkabı.
  • pay-endaz : f. Ayak atan, ayak atmış. * Büyük kişilerin geçecek olduğu yerlere serilen halı gibi şeyler. * Duvar ve möbleleri kaplamada kullanılan bir cins kumaş.
  • pay-fersud : f. Ayağı incinmiş, aşınmış.
  • payan : f. Kenar, son nihayet, uç. * Tas: Ehl-i tarikatın ulaşacağı birlik âlemi. * Akıbet.
  • paybaf : f. Çulha.
  • paybend : f. Ayakbağı. * Mani, engel. * Köstek.
  • paybeste : f. Hareketsiz. Ayağı bağlı.
  • paydar : (Pâyidar) f. İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. * Sağlam. Muhkem. * Sermedî. * Bedi. '* Sâbit.
  • paydarî : f. Devamlılık, süreklilik.
  • paydos : f. Tatil, teneffüs, serbestlik.
  • paye : f. Rütbe, derece. * Merdiven ayağı. * İlim sahibi olanların bir derecesi.
  • payedâr : f. Rütbeli, pâyeli, itibarlı.
  • payedârî : f. İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık.
  • payende : (C.: Payendegân) f. Payanda, destek, dayak. * Duran, sürekli.
  • payendegî : f. Devamlılık, süreklilik.
  • paygâh : f. Derece, mertebe, rütbe.
  • payin : f. Aşağı. Aşağı taraf. * Merdivenin ilk basamağı.
  • payitaht : (Bak: Pâytaht)
  • payiz : f. Güz, sonbahar. * Yaşlılık, ihtiyarlık. * Eski, köhne, yıpranmış.
  • paykub : f. Ayak vuran. * Mc: Rakseden, köçek.
  • paymal : (Pâyimal) f. Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş.
  • paymüzd : f. Bahşiş, ayak teri.
  • paytaht : (Pâyitaht) f. Merkez-i hükümet, başşehir, başkent.
  • payûe : (Bak: Pâ)
  • payzar : f. Ayakkabı, pabuç.
  • payzede : f. Çiğnenmiş, ayak altında kalmış.
  • payzen : .f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri. * Suçlu. * Esir. * Hizmetçi, uşak.
  • pazac : f. Ebe kadın. * Dadı, sütnine.
  • pazen : f. Pezevenk.
  • pazin : f. Gecenin bir kısmı.
  • pazir : Destek, payanda, dayak.
  • pazubend : (Bak: Bâzubend)
  • peçe : (C.: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu. * Oğlan, çocuk. * Sarmaşık bitkisi. ◊ Kadınların tesettür için yüzlerine örttükleri tüle benzer örtü.
  • peçegân : (Peçe. C.) f. İnsan veya hayvan yavruları.
  • peçel : f. Üstü başı pislik içinde ve iğrenç olan adam.
  • pede : f. Çakmak, kav. * Kavak ağacı.
  • pedender : f. Üvey baba. Babalık.
  • peder : f. Baba.
  • pederâne : f. Babaya yakışır tarzda, pedercesine.
  • pederî : f. Babalık, pederlik.
  • pederze : f. Çıkın, bohça.
  • pedid : f. Aşikâr, görünür, açık, belli.
  • pedme : f. Nasib, kısmet. Pay, hisse.
  • pedrud : f. Vedâlaşma.
  • pehin : f. Çok enli.
  • pehle : f. Mezar sandukalarının yan taşlarına verilen ad.
  • pehlev : f. Şehir, belde. * Yiğit, kahraman.
  • pehlevan : f. Pehlivan. Yiğit. Kahraman. Güreşçi.
  • pehlevanî : f. Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık.
  • pehlu : f. Vücudun iki yanından biri, yan.
  • pehn : f. Enli, geniş, yassı. * Genişlik, enlilik.
  • pehna : f. Genişlik, enlilik. * Enli, geniş, yaygın.
  • pehnane : f. Beyaz pide. * Bir cins maymun.
  • pehnaver : f. Pek geniş. Pek açık. * Soluk, solmuş.
  • pehnaverî : f. Enlilik, genişlik. Vüs'at.
  • pejgale : f. Pay, hisse. * Yırtık, yama.
  • pejm : f. Sis, duman.
  • pejman : f. Pişman, nâdim. * Kederli, hüzünlü.
  • pejmürde : f. Dağınık. * Eski, yırtık. * Perişan. * Buruşuk, buruşmuş.
  • pejmürde-hal : f. Kılığı kıyafeti pejmürde olan, üstü başı pis bir halde bulunan.
  • pejuh : f. Araştırma, soruşturma.
  • pejuhende : f. Gizli şeyleri araştıran. Mütecessis.
  • pejuhide : f. Çok akıllı, olgun, bilgili.
  • pejulide : f. Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış.
  • pejvin : f. Kirli, pis. Çirkin.
  • pelade : f. Fesatçı. Müfsid.
  • pelas : f. Çul, aba. * Eski kilim, keçe vs.
  • pele : f. Terazi kefesi.
  • pelid : f. Pis, murdar. * Rezil ve alçak kimse.
  • pelite : f. Lâmba veya kandil fitili. Fitil. * Yaralarda kullanılan fitil.
  • pelle : f. Derece. * Merdiven.
  • pelme : f. Yazı tahtası.
  • pelus : f. Hilekâr. Hile yapan.
  • pelvas : f. Yaltaklanma.
  • penagâh : f. Sığınacak yer. Sığınak. Melce'.
  • penah : f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.
  • penah-âverde : f. Sığınmış, iltica etmiş. Mülteci.
  • penahende : f. Sığınan, iltica eden.
  • penahgâh : f. Sığınacak yer, melce.
  • penahî : f. Sığınma.
  • penahide : f. Sığınmış, iltica etmiş.
  • penam : f. Gizli, saklı. Örtülü.
  • penbe : f. Pamuk. * Açık kırmızı renk.
  • penbezâr : f. Pamuk tarlası.
  • penbezen : f. Hallaç. Pamuk atıcı.
  • penc : f. Beş.
  • pencah : f. Elli. (50)
  • pencahsâle : f. Elli yaşında.
  • pençe : f. El ayası ile beş parmağın tamamı. * Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. * Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne More…
  • pençe-i kahr : Kahir pençesi. Mahveden el.
  • pençezen : f. Pençe vuran, düşman.
  • pencgane : f. Beşli, beşten ibâret, beş tâneli.
  • penciş : f. İncinme.
  • penckuşe : f. Beş köşeli. Muhammes.
  • pencpay : f. Beş ayaklı. Yengeç.
  • pencruze : f. Beş günlük. * Süreksiz, pek az.
  • pencsale : f. Beş yaşında.
  • pencşenbih : f. Beşinci gün. Perşembe.
  • pencüm : f. Beşinci.
  • pencümin : f. Beşinci.
  • pend : f. Nasihat, vaaz, öğüt.
  • pendimi guş etti : Nasihatımı dinledi.
  • pendkâr : (C.: Pendkârân) f. Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren.
  • pendnâme : f. Öğüt kitabı.
  • penduz : f. Çuvaldız.
  • penir : f. Peynir.
  • per : f. Kanat.
  • per-aver : f. Kanat açan, kanat açıcı. Keskin uçan.
  • per-güşa : f. Kanat açıcı, uçucu. * Keskin uçucu.
  • perakende : f. Dağınık. Dağıtma. * Azar azar yayılan veya satılan.
  • perakendegû : f. Saçma sapan konuşan. Saçmalayan.
  • perandah : f. Sepilenmiş deri sahtiyan.
  • perçem : f. Kâkül. * Tepede bırakılan saç. * Mızrak ve bayrak gibi şeylerin başlarına konulan püskülümsü şeyler.
  • perd : f. Kıvrım, büklüm, kat.
  • perda : f. Yarın.
  • perdaht : f. Cilâ. Parlaklık, parlama. * Düzleme, temizleme.
  • perdahte : f. Cilâlanmış, parlatılmış. * Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş.
  • perdar : f. (Bak: Berdâr)
  • perdaz : f. Tertib eden, düzenleyen, düzeltici.
  • perde : f. Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. * Mc: Irz, namus, iffet.* Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık More…
  • perde-i cümud : Donmuş, katı perde. * Mc: Alem, tabiat. * Akıl ve hissiyatı kendisi ile meşgul edip, dini ve ulvi hakikatlardan ayıran, gaflet veren perde.
  • perde-i nilgün : Gökyüzü, sema.
  • perde-i türabiye : Toprak perdesi, yer yüzü.
  • perdeber-endaz : f. Perdeyi kaldırıp atan. * Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız.
  • perdeberdar : f. Perde kaldırıcı. Perde açıcı.
  • perdebirun : f. Utanmaz, açıksaçık konuşan.
  • perdebirunâne : f. Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce.
  • perdedâr : f. Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan.
  • perdedâr-i felek : Ay, kamer.
  • perdeder : f. Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız.
  • perdegî : (C.: Perdegiyân) f. İyi örtünmüş ve namuslu kadın.
  • perdekâr : f. Perdeli. Perde ile örtülü yer.
  • perdekeş : f. Perde çekici, örtücü. Engel, mâni.
  • perdenişin : f. Perde arkasında oturan. * Mc: Namuslu, temiz.
  • perdepuş : f. Örten, örtücü.
  • perdeserâ : f. Şarkı söyleyen, şarkıcı. * Saz çalan, çalgıcı. * Küçük çadır.
  • perdeserây : f. Küçük çadır. * Şarkı söyleyen, şarkıcı, hânende. Çalgıcı, saz çalan.
  • perdeşinâs : f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
  • pere : f. Uç, kenar.
  • pere-i binî : Burun ucu.
  • pere-i kûh : Dağ eteği.
  • perend-aver : f. Çok keskin kılınç, pala veya hançer.
  • perende : f. Uçan, uçucu. * Av kuşu. * Çark gibi dönerek atılan takla.
  • perendebâz : f. Takla atan kimse. Cambaz.
  • perendek : f. Küçük tepe.
  • perendin : f. İpek elbise, ipek kumaş veya ipek mendil.
  • perendun : f. Evvelki gece.
  • perenduş : f. Dün gece.
  • perenduşine : f. Dün geceki şey.
  • perendvar : f. Evvelki gece.
  • pereng : f. Suyu iyi verilmiş kılınç.
  • perest : (C.: Perestân) f. Tapan, tapınan, taparcasına seven.
  • perestan : (Perest. C.) f. Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler. ◊ f. Ocak, fırın.
  • perestar : (C.: Perestarân) f. Hizmetçi. * Kul. * Tapan, tapıcı. * Dalkavuk.
  • perestar-i hayâl : Şâir, ozan.
  • perestarân : (Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
  • perestarî : f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk.
  • perestide : f. Sevgili, mahbub, sevilen.
  • perestiş : f. Pek çok sevmek. Bendelik etmek. İbâdet etmek.
  • perestişkâr : İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
  • pergâl : f. Pergel.
  • pergâle : f. Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. * Parça.
  • pergâm : f. Döl yatağı. Rahim.
  • pergâr : f. Pergel. Dâire çizmeğe mahsus âlet.
  • pergârvâr : f. Pergel gibi.
  • pergaze : f. Kuş kanadının vücuda yapışık olan kısmı.
  • pergem : f. İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam.
  • pergul : f. Bulgur. * Bulgur pilavı. * Un helvası.
  • pergune : f. Yakışıksız, çirkin.
  • perh : f. Hisse, pay. * Değersiz mal.
  • perhaş : f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
  • perhaşcu(y) : f. Muharib, savaşçı. Kavgacı.
  • perhide : f. İşaret olunmuş.
  • perhiz : 'f. Sakınmak, çekinmek. * Vücuda zararlı ve tıbben muzır; ve dinen, zevk veren şeylerden sakınmak. * Hastalıkta bazı yiyecek ve içeceklerden sakınmak.'
  • perhizkâr : Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.
  • perhüde : f. Saçmasapan söz, hezeyan. * Ateşten dolayı sararmış eşyâ.
  • perhun : f. Pergelle çizilmiş çember, dâire, halka.
  • peri : f. Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk. * İnsana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk. *Mc: Güzel insan. Güzel kimse.
  • peri peyker : Peri yüzlü güzel.
  • peri-çihre : f. Peri yüzlü, güzel yüzlü.
  • peri-i melâhat : Güzellik perisi.
  • peri-ru : f. Peri gibi güzel yüzlü.
  • peride : f. Uçmuş. *Solmuş, soluk.
  • peridereng : f. Rengi uçmuş, solmuş.
  • perir : f. Evvelki gün.
  • perişan : f. Dağınık, karışık. * Bozuk, tertibsiz, düzensiz. * Kederli, hüzünlü, kaygılı.
  • perişanhâtir : f. Dalgın, düşünceli.
  • perişanî : f. Perişanlık, dağınıklık. * Düzensizlik, bozgunluk. * Yoksulluk, fakirlik.
  • periz : f. Haykırma, bağırma. Feryâd. * Su kenarlarında yetişen yeşil saz, ot.
  • perize : f. Ateşte pişirilen ekmek. * Kırmızı altun.
  • permer : f. Ümid etme, umma, bekleme. İntizar.
  • permun : f. Süs, bezek.
  • pernih : f. İnce düz taş.
  • perniyan : f. Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş.
  • pernun : f. İnce ve zarif dokunmuş ipek kumaş.
  • perran : f. Uçan, uçucu.
  • pertab : f. Atılma, sıçrama. * Hız almak için geriden koşarak atılma. * Uzağa düşen ok veya başka bir şey.
  • pertev : (Pertav) f. Ziya, ışık. * Atılma, sıçrama, hız.
  • pertev-endâz : Işıklandıran, ziyâ veren, nurlandıran.
  • pertev-feşan : Işık saçan, ziya saçan.
  • pertev-i mihr : Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.
  • pertev-suz : Yakan ışık. Güneşe karşı tutulduğu zaman, ışıkları bir noktaya toplayan ve bu suretle ışığın değdiği yeri yakan mercek.
  • peruş : f. Küçük çıban, sivilce.
  • perva : f. Korku, çekinmek. * Alâka, ilgi, bağ. * Takat. * Durup dinlenmek. * Bilmek. * Vesvese. * Kayd. * Iztırab. * Terk, feragat. * Hayran, şaşmış.
  • pervane : f. Fırıldak çark. * Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. * Haberci, kılavuz.
  • pervanegân : (Pervane. C.) Gece kelebekleri.
  • pervanek : f. Karakulak adı verilen bir hayvan. * Ask: Öncü, pişdâr.
  • pervar : f. Besili, beslenmiş.
  • pervas : f. El ile dokunup temas etme, eli ile yoklama.
  • pervaz : f. Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. * Nur. * Karargâh. * Saçmak. * Hücre. * Saçak. * Ayna. Dolap. * İnce, uzun tahta. * Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır.
  • pervaz-i berdâr : Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.
  • pervaze : f. Kır gezisi için hazırlanan yemek. * Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı.
  • pervazgâh : f. Uçulacak yer. Tayyâre meydanı. Hava alanı.
  • perver : (Pervar) f. 'Besleyen, yetiştiren, velinimet, koruyan' mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
  • perverân : (Perver. C.) f. Yetiştirenler, besleyenler, koruyup terbiye eden kimseler.
  • perverde : f. Terbiye görmüş, yetiştirilmiş, beslenmiş.
  • perverende : f. Besleyen, büyüten. Besleyici, büyütücü. * Terbiye edici, yetiştirici.
  • perverî : f. Büyütücülük, besleyicilik. Terbiye.
  • perveriş : f. Besleme, besleyiş. Beslenme. * Terbiye etme, yetiştirme, eğitme. Terbiye edilip yetiştirilme, eğitilme. * İlerleme, terakki.
  • perverişyâb : f. Beslenen. * Terbiye edilen, terbiye gören, eğitilen, yetiştirilen.
  • perverişyâfte : f. Terbiye edilmiş, büyütülmüş, yetiştirilmiş, eğitilmiş.
  • pervin : f. Ülker denilen yedi yıldızın tamamı.
  • perviz : f. Üstün, galib, muzaffer. * Elek. Süzgeç. * Güzellik. * Balık. * Cilve. * Tar: İran Hükümdarı Husrev'in lâkabı.
  • perviz-i felek : Güneş, şems.
  • pervizen : f. Elek, kalbur.
  • pes : f. Arka, art, geri. * Öyle ise, imdi...
  • pes ü piş : Arka ve ön.
  • pes-i divâr : Duvarın arkası.
  • pes-i perde : Perde arkası.
  • pesadet : f. Veresiye alışveriş.
  • pesavend : f. Kafiye.
  • peşe : (Bak: Peşşe)
  • pesend : f. Beğenmek, kabul eylemek. Beğenici. Muvâfık.
  • pesendâne : Beğenecek yolda, beğenmek suretiyle.
  • pesendide : f. Beğenilmiş, seçilmiş, müntehab.
  • peşiman : f. Pişman. Nâdim.
  • peşimanî : f. Pişmanlık, nedamet.
  • pesin : f. Sonraki, gerideki, en son.
  • peşin : f. Nakdî para. * Önceden, önce.
  • peşinât : f. Peşin verilen paralar.
  • peşiz : (Peşize) f. Akçe, mangır. Pul. * Balık pulu.
  • peşkeş : (Pişkeş) f. Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek.
  • peşleng : f. Geri kalan, geri kalmış.
  • peşm : f. Yapağı, yün. * Keten helvası.
  • pesmande : f. Geri kalmış, geride bulunan, bâkiye. * Artmış, artık.
  • pesmande-hor : f. Artık yiyen.
  • peşmin : (Peşmine) f. Yünden yapılmış. Yapağıdan yapılma. * Sâde ve süssüz elbise.
  • pesperde : f. Perde arkası, gizli iş.
  • pesrev : f. Arkadan gelen. * Uşak, hizmetçi.
  • peşrev : f. (Aslı: Pişrev) Önde giden. * Türk müziğinde bir saz eseri. * Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. * Bir çeşit ok. More…
  • peşşe : f. Sivrisinek.
  • peşşegir : f. Sinek avlıyan. * Mc: İşsiz güçsüz, boş gezen kimse.
  • pest : f. Alçak, aşağı. Hafif, yavaş ses. * Sesi galiz, kalın ve korkunç olan.
  • pestbaht : f. Talihsiz. Bahtı fenâ olan.
  • pestî : f. Alçaklık, âdilik, zillet.
  • pestpaye : (C.: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.
  • pestperde : f. Alçak ve hafif sesle.
  • pestsada : f. Hafif ses.
  • peter : f. Düz maden levha.
  • petgir : f. Kıl elek.
  • pey : f. İz, işaret, nişan. * Ard, arka, akab.
  • pey-a-pey : f. Birbiri ardınca, birbirinin arkasından. * Azar azar, tedricen, peyderpey.
  • pey-der-pey : f. Birbiri ardınca. Yavaş yavaş, azar azar.
  • pey-ender-pey : f. Ardısıra, arka arkaya, durmadan. Azar azar.
  • peyam : (Peygam) f. Haber.
  • peyam-âver : (C.: Peyamâverân) f. Haber getiren.
  • peyam-ber : f. Haber getiren. Peygamber.
  • peyam-i hasret : Hasret, özleyiş haberi.
  • peyda : f. Mevcud, var olan, açık, âşikâr, meydanda olan.
  • peyemres : f. Haber getiren, haber ulaştıran, haberci.
  • peygam : (Bak: Peyam)
  • peygamaver : (Peygam-âver) f. Haber getiren, haberci.
  • peygamber : (Peyamber) f. Allah'tan haber getiren. Allah'ı, âhireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi.
  • peygamberân : (Peygamber. C.) Peygamberler.
  • peygamberî : f. Peygamberlik. * Peygamberle alâkalı.
  • peygar : f. Savaş, harb, muharebe, cidal. Kavga.
  • peygare : f. İftira.
  • peygule : f. Köşe, bucak.
  • peygule-i nisyan : Unutulma köşesi.
  • peygulegüzin : Bir köşede oturan. Köşeye çekilmiş olan.
  • peygun : f. And, şart, ahd, peyman.
  • peyk : f. Bir şeyin etrafında, ona tabi olarak dönen. Seyyare. * Haber ve mektup getirip götüren.
  • peyk-i felek : Ay. Dünyanın etrafında dönen ay. Dünyanın peyki.
  • peykan : Okun ucundaki sivri demir.
  • peyke : f. Tahta sedir.
  • peyker : f. Yüz, çehre, surat.
  • peym : f. Haber.
  • peyma : f. Ölçen, ölçücü.
  • peyman : f. And, yemin, muahede, ahitleşmek.
  • peyman-şiken : (Peyman-şikân) Yemin bozan, ahdini yerine getirmeyen.
  • peymane : f. Büyük kadeh. * Ölçek, kile. * Şarap bardağı.
  • peymane-şikest : f. Kadehi kırık.
  • peymanekeş : f. İçki içen.
  • peymay : f. Tartıcı, ölçücü.
  • peymude : f. Ölçülmüş.
  • peyrev : f. Ardı sıra giden, tâbi olan, izinden giden, uyan.
  • peysiper : f. Çiğnenmiş, ayak altında kalmış.
  • peyug : (C.: Peyugân) f. Gelin.
  • peyugan : (Peyug. C.) Gelinler.
  • peyvend : f. Ulaşma, varma, vasıl olma. * Bağ, alâka.
  • peyvest : f. Ulaşma, vasıl olma, kavuşma.
  • peyveste : f. Her zaman, dâima. * Ulaşmış, ermiş. * Bitişik, muttasıl.
  • peyvestegî : f. Bitişme, ulaşma, bitişiklik.
  • pezir : f. Kabul eden, olan, olabilen. * 'Söz dinleyici, emir tutan' mânasında birleşik kelimeler yapılır.
  • pezira : f. Kabul eden.
  • peziray-hitam : Sona eren, biten, hitam bulan.
  • pezire : f. Karşılama, karşılayış.
  • peziriş : f. Kabul edilmiş. Kabul ediş.
  • piç : f. Büklüm, kıvrım, dolaşık. * Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. * Aslına benzemiyen. * Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. * Sarmaşık. * Vida.
  • piç ü tab : Iztırab ve sıkıntı.
  • piç-a-piç : f. Karma karış, pek dolaşık, kıvrım kıvrım.
  • piç-pa : f. Yengeç.
  • piçan : f. Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım olan.
  • piçide : f. Karışmış, bükülmüş, kıvrılmış.
  • piçidemuy : f. Saçı kıvrılmış.
  • piçiş : f. Büklüm, kıvrım.
  • piçtab : f. Sıkıntı, telâş. * Şaşkınlık.
  • pih : f. İçyağı. Şahm. ◊ f. Göz çapağı.
  • pih-suz : f. 'Yağ yakıcı': Toprak kandil.
  • pijuh : (Bak: Pejuh)
  • pil : f. Topuk, ökçe. * Çelik çomak oyunu. * Çadır eteği tutturmada kullanılan küçük ağaç değnekler. ◊ f. Fil.
  • pil-bân : f. Fil besleyen, filci.
  • pil-ten : Fil gibi iri, fil vücutlu.
  • pil-zur : f. Fil gibi kuvvetli, fil kuvvetinde.
  • pilaçka : (Arnavutça) Tar: Muharebede ve yağmada alınan eşya, çapul.
  • pile : f. İpek kozası. İpek.
  • pileste : f. Fildişi.
  • pilvaye : f. Kırlangıç.
  • pindar : Sanma, zannetme. * Böbürlenme.
  • pine : f. Yama.
  • pineduz : Yamacı. * Ayakkabı tamircisi, eskici.
  • pineduzî : f. Eskicilik, yamacılık.
  • pineduzluk : Yamacılık. Eskicilik.
  • pingan : f. Fincan, tas.
  • pingançe : f. Küçük fincan.
  • pinhan : f. Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir.
  • pir : f. Yaşlı, ihtiyar. * Reis. * Bir tarikatın kurucusu. * Herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı, te'sis edicisi.
  • pir ü berna : İhtiyar ve genç.
  • pir-i fanî : Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
  • pir-i moğan : (Pir-i muğan) Meyhaneci. * Mc: Mürşid.
  • pira : f. Süsleyici, düzenleyici, donatıcı.
  • pirahen : (Pirehen) f. Gömlek. Kamis.
  • pirahen-i ismet : Namus perdesi.
  • piramen : f. Çevre, etraf, yan.
  • piramun : f. Yan, etraf, çevre.
  • piran : (Pir. C.) f. İhtiyarlar, yaşlılar.
  • piraste : f. Tertibedilmiş, düzenlenmiş donatılmış, süslü.Pirastegî $ . f. Düzen, intizam.
  • piraye : f. Zinet. Süs.
  • pirayebahş : f. Süsleyici, süs veren.
  • pirayende : f. Süsleyici, donatıcı.
  • pirayiş : f. Düzen, nizâm, intizam, tertib. * Süs, zinet.
  • pirehen : f. Gömlek.
  • pirezen : f. Kocakarı, acuze.
  • pirî : İhtiyarlık. Kocamışlık.
  • piristu : (Piristuk) f. Kırlangıç kuşu.
  • piristubeçe : f. Kırlangıç kuşu yavrusu.
  • pirsal : f. Kocamış, ihtiyar, yaşlı.
  • piruz : f. Uğurlu, hayırlı.
  • piruzî : f. Uğurluluk, hayırlılık.
  • pirzen : f. Kocakarı, acuze. Yaşlı kadın.
  • piş : f. Huzur, ön, ileri taraf.
  • piş-geh : f. Ön, huzur.
  • piş-gir : f. Havlu, peşkir.
  • piş-i nazar : Göz önü.
  • piş-i nazara getirmek : Göz önünde bulundurmak.
  • piş-müzd : f. Pey, pey akçesi. Satılık bir şeye talip olan kimsenin, sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satıcıya peşin verdiği bir miktar para.
  • pişadest : f. Peşin para ile alış veriş. * İşçiye, çalıştıktan sonra verilen para.
  • pişaheng : (Piş-âheng) Önde giden, öne düşen.
  • pişan : f. En ön, en ileri.
  • pişanî : f. Alın, cebin.
  • pişanîdâr : f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
  • pişbin : f. İlerisini gören. Basiretli, ihtiyatlı.
  • pişdar : f. Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. * Önde giden. Önayak olan. * San'at, meslek. * Kumandan. * Mc: Yüzsüz. Yüzsüzlükle iş beceren.
  • pise : f. Saksağan. * Alaca renk.
  • pişe : f. İş, kâr. Meşguliyet. * Alışkanlık, huy, âdet. * Meslek, san'at. * 'Huy edinmiş, alışmış' anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hasenât-pişe $ : İyi More…
  • pişegâh : f. İş yeri. Fabrika.
  • pişegân : (Pişe. C.) f. Meslekler, san'atlar. İşler. * Huylar, âdetler, tabiatlar.
  • pişeger : f. San'atkâr işçi.
  • pişekâr : f. Sanatkâr, oyuncu.
  • pişever : f. Sanat ehli, işçi.
  • pişhane : f. Balkon. * Bir yere gidileceği zaman önceden gönderilen çadır ve yol eşyası.
  • pişhayme : f. Pâdişah veya vezirlerin divan çadırı.
  • pişî : f. İlerleme, üstünlük, tefevvuk. * Önünü gören, ileri görüşlü.
  • pişigâh : Huzur.
  • pişin : f. Peşin, önce, önden. * Evvelki, eski. * Önden verilen.
  • pişinî : (C.: Pişiniyan) f. Evvel zaman adamı.
  • pişkeş : f. Hediye, armağan, hibe.
  • pişnemaz : f. İmam.
  • pişnihad : f. Usûl, kanun. * Temel, esas.
  • pişrev : f. Önden giden.
  • piştahta : f. Çekmece. Küçük sandık. * Mal serilen yer, vitrin.
  • pistan : f. Meme.
  • piste : f. Fıstık.
  • pister : f. Yatak, döşek.
  • pişva : (Pişuva) f. Reis, baş. Hâkim. * Mukteda, imâm.
  • pişvayan : (Pişvay. C.) Reisler, başkanlar. Hâkimler.
  • piyade : Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi. * Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip More…
  • piyale : f. Kadeh. Şarap bardağı.
  • piyaz : f. Soğan. * Zeytinyağlı ve sirkeli fasulye haşlaması.
  • polat : (Pulat da denir) Çelik. * Mc: Sağlam, sert.
  • post : f. Tüylü hayvan derisi. * Mc: Makam, mevki.
  • posta : İtl. Bir yere gelen veya bir yerden gönderilen mektup ve emânetlerin hepsi. * Bu emânetleri toplayan ve dağıtan idare ve onun yeri. * Belli zamanlarda sefer yapan ve çok zaman posta taşıyan More…
  • postin : f. Kürk.
  • postinduz : f. Kürk diken.
  • postinpuş : f. Kürk giyen.
  • postnişin : Posta oturan. Daha evvelkinin yerine geçen.
  • pot kirmak : Farkında olmıyarak karşısındakine dokunacak söz söylemek.
  • pota : f. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
  • pranga : İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir. * Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır. * Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç More…
  • propaganda : Fr. Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat.
  • pu : (Puy) f. Araştırma, arama. * Koşma.
  • puç : f. Kaba, çirkin. * Boş ve faydasız şey. * İçi boş.
  • puç-magz : f. Boş kafalı.
  • puhte : (C.: Puhtegân) f. Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan.
  • puhtegân : (Puhte. C.) Olgun kimseler, pişkin kişiler.
  • puhtegî : f. Olgunluk, kemalât, pişkinlik.
  • pujine : f. Kantar.
  • pul : f. Para.
  • pül : f. Köprü.
  • pulad : f. Çelik.
  • puladbâzu : f. Çelik pazulu. Kuvvetli, yiğit.
  • puladsenc : f. Güzel silâh kullanan, iyi dövüşen.
  • pülpül : f. Karabiber.
  • pünçüşk : f. Serçe.
  • pur : (C.: Purân) Oğul. Evlâd.
  • pür : f. Çok, dolu, çok fazla, memlu, tekrar (mânâlarına gelir, birleşik kelimeler yapılır) *Sâhib, mâlik.
  • pür-âmâl : İstek ve emellerle dolu.
  • pür-âteş ü hevl : Ateş ve korku dolu.
  • pür-bâd : f. Kibirli. * Çok rüzgârlı.
  • pür-bim : f. Korkmuş.
  • pür-çin : f. Çok buruşuk, çok bükülmüş ve karışık.
  • pür-dil : (C: Pür-dilân) f. Yürekli, cesur.
  • pür-dilân : (Pür-dil. C.) f. Cesurlar, yürekli kimseler.
  • pür-dud : f. Çok tüten, çok dumanlı.
  • pür-emvât : Ölüler dolu.
  • pür-envâr : (Pür-nur) Çok parlak, çok nurlu.
  • pür-fer : f. Çok parlak. Çok aydınlık.
  • pür-gazab : f. Çok kızgın ve hırslı.
  • pür-gû : f. Çok söyliyen, çok konuşan.
  • pür-gubâr : f. Çok tozlu. Toz içinde.
  • pür-hânde : Neş'e dolu, çok gülme ve sevinç dolu. Sevinçli, neşeli.
  • pür-hayâl : f. Hayal ile dolu.
  • pür-hazân : f. Sonbahara uğramış, solup sararmış.
  • pür-heves : f. Çok hevesli. Heves dolu.
  • pür-heyecân : f. Heyecan dolu. Çok heyecanlı.
  • pür-hun : Kan içinde. Kan dolu.
  • pur-i duht : Hemşirezâde, yeğen.
  • pür-kine : f. Düşmanlık ve gazab dolu.
  • pür-nâr : Çok ateşli. Çok kızgın. Ateş dolu.
  • pür-nâz : Çok nazlı.
  • pür-nevâl : Çok lütuf ve ihsan. Çok çok ihsan etmek, vermek.
  • pür-nur : (Bak: Pür-envar)
  • pür-paye : f. Kırkayak.
  • pür-şa'şaa : Çok gösterişli, şa'şaa dolu.
  • pür-sâle : f. Yaşlı. Yaşı dolgun.
  • pür-suz : f. Çok yakıcı. Çok yanık.
  • pür-temkin : f. Çok ağır başlı. Çok temkinli.
  • purân : (Pur. C.) Oğullar, veledler.
  • purmend : f. Evlâd sahibi.
  • pürsan : (Pürsâ) f. Soran, sorucu.
  • pürsiş : f. Soruş, sorma, sual ediş.
  • pürsiş-i hâtir : Hatır sorma.
  • püryan : f. (Bak: Biryan)
  • puş : f. 'Örten, giyen, giyinmiş' mânasına birleşik kelimeler yapılır. * Örtü, elbise, zırh.
  • puşe : (Bak: Puşide)
  • puşende : f. Örten. Örtücü.
  • puşende-i hatâ : Ayıp örten.
  • püsender : f. Üvey oğul. Üvey evlâd.
  • püser : (C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul.
  • puside : f. Çürümüş, paslanıp çürümüş, çürük.
  • puşide : (Puşe) f. Örtülmüş. * Örtü. * Örtülü, gizli.
  • puşide-çeşm : f. Örtünecek, giyilecek şey. * Örtü.
  • puşide-raz : f. Sırrı gizli.
  • puşidenî : f. Örtünecek, giyilecek şey. Örtü.
  • puşiş : f. Örtecek şey. Örtü.
  • püşt : f. Sırt, arka.
  • püşt-pa : f. Ayak tabanı.
  • püşte : f. Tepe, yığın.
  • püşte-i bağ : Çimenlik, çayırlık.
  • püşter : f. Arka, sırt.
  • püştiban : f. Payanda, destek, dayanak. * Yardımcı, muin.
  • püştivan : f. Destek, dayanak, payanda. * Yardımcı.
  • püştmal : f. Peştemal.
  • püştvare : f. Bir hamal yükü. Bir arkalık yük.
  • put : Allah'tan başka tapılan herşey. * Heykel. Sanem. Kendisinden medet beklenen veya lâyık olmadığı hürmet kendine yapılan maddi mânevi resim, heykel ve her çeşit cisim.
  • put-perest : f. Allah'tan başka şeyleri ilâh kabul eden, puta inanıp ona ibâdet eden. Puta tapan.
  • pute : Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası. * İçinde mâden eritilen tava.
  • puya(n) : f. Koşan. Seğirten.
  • puye : f. Koşma, seğirtme.
  • puyeger : f. Koşucu.
  • puyende : f. Koşan. Seğirtici. Koşucu.
  • puzen : f. Nadas edilmiş, sürülmüş tarla.
  • puzine : f. Maymun.
  • puziş : f. Özür, mâzeret.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Allah’ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O’na kulluk ederiz.
    (BAKARA-138)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ