15 Kasım 2019
17 Rebiü'l-Evvel 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • ra : Kur'an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe 'Rı' denildiği gibi, 'Ra-i mühmele' de denilir. Bazı tarih kayıtlarında' More…
  • ra' : şiddetle sürmek. ◊ Küçük kene.
  • ra'ad : Geveze kimse. Çok konuşan adam. * Torpil balığı.
  • ra'b : Doldurmak. * Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)
  • ra'c : Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları.
  • ra'd : Gök gürültüsü. * Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı. * Tehdit etmek, korkutmak.(Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. More…
  • ra'd suresi : Kur'an-ı Kerim'in 13. Suresi.
  • ra'd u berk : Gök gürültüsü ve şimşek.
  • ra'de : Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı'de şeklinde de okunur)
  • ra'dendaz : (Ra'd-endaz) f. Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen.
  • ra'did : Korkak.
  • ra'din : Gürleyen. * Gürültülü.
  • ra'l : Koyunun kulağından kesilen parça.
  • ra'la' : (C.: Rual) Akılsız kadın. * Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.
  • ra'le : (C.: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü. * Hurma ağacının uzunu.
  • ra'n : (C.: Ruun-Riân) Ahmaklık. * Sarp dağ. * Önüne sivrilmiş dağ burnu.
  • ra'na : İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.
  • ra'ra' : (C. Raâri') Kötü, alçak kimse. * Yaramaz gönüllü. * Çok uzun boylu adam. * Güzel itidalde olan kimse.
  • ra'raa : Suyun şiddetle akması. * Depretmek. (Çocuk) büyümek. * Bitirmek.
  • ra's : Boyanmış renkli yün. * Süt vermek. * Süt içmek. ◊ Yorulduğunda yab yab yürümek. * Birşeyi silmek.
  • ra'sa' : Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.
  • ra'san : Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.
  • ra'şan : Titreme, titreyiş.
  • ra'se : (C.: Riâs) Kulağa takılan küpe.
  • ra'şe(t) : Titreme, titreyiş. * Korkmak, havf ve dehşete giriftar olmak.
  • ra'şeaver : (Ra'şe-âver) f. Titretici.
  • ra'şedar : f. Titreyen, ürken.
  • ra'şever : f. Titretici.
  • ra'y : Teslim olma. * Otlatma, gütme. Otlama.
  • raa' : Boğazına hizmet eden adi insan.
  • raabe : Genişlik, vüs'at. * Büyük olmak.
  • raale : Hamakat, ahmaklık.
  • raaş : (Ra'şe-Ra'şen) Titretmek.
  • rab' : Vasat, orta boylu. * Avlulu ev.
  • rab'at : (C.: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu. * Orta boylu kimse.
  • rabb : Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.) * Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend. ◊ Üveybaba.
  • rabbanî : (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
  • rabbaniyyun : (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
  • rabbat : Kadınların efendileri, sâhipleri, kocaları.
  • rabbe : Üveyana.
  • rabbena : Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde).
  • rabbî : Ey benim Rabbim.
  • rabe : Yoğurt damızlığı.
  • rabea : Devenin katı katı yelmesi.
  • rabi' : Dördüncü.
  • rabia : (Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri.
  • rabian : Dördüncü olarak.
  • rabib : Yoğurt.
  • rabih(a) : (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.
  • rabit : Bağlı, bağlanmış, merbut.
  • rabit(a) : Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
  • rabitabend : f. Rabtedici, bağlayıcı.
  • rabiye : (C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer.
  • rabiz : Koyun ağılı.
  • rabt : Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.
  • rabt edati : Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve... gibi)
  • rabtiyye : Rabtiye. * Bağlayacak şey.
  • rac : f. Mide.
  • raci : Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.
  • raci' : (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden. * Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. * Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
  • racibe : (C.: Revâcib) Parmağın el ayasına bitişik olan boğumu.
  • racife : Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.
  • racih : Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan. * Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.
  • raciha : Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün.
  • racil : Yaya olarak, yürüyerek.
  • racilen : Yaya. Piyade. * Mc: Cahil, bilgisiz.
  • racin : Adama alışmış davar.
  • raciyane : f. Rica ederek, yalvararak.
  • rad : f. Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli.
  • rad' : Men'etmek, engel olmak. * Bırakmak, terk etmek. * Güzellik eseri. * Kına.
  • radaf : Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.
  • radafe : (C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)
  • râdd : (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.
  • radd : Süt ile pişmiş hurma. * Vurmak, dövmek.
  • radde : Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe. * Aşağı yukarı. * Fayda, menfaat. * Çizgi, hat.
  • rade : Faide, menfaat.
  • radga : (C.: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık.
  • radh : Az bir şey verme. Az verilen şey. * Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal.
  • radhe : (C.: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi. * Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)
  • radi : (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.
  • radi' : (Rıda'. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse. ◊ (C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk.
  • radib : Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins.
  • radif : Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.) ◊ Binicinin ardına binen kişi.
  • radife : Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)
  • radig : Ahmak, akılsız kimse.
  • radin : Za'feran çiçeği.
  • radiyallahü anh : Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.
  • radiyallahü anha : (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
  • radiyallahü anhüm : Allah onlardan razı olsun.
  • radiyallahü anhüma : Allah onların ikisinden razı olsun.
  • radiyen : Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.
  • radk : Her nesnenin evveli.
  • radm : Binayı taşla yapmak ( O binaya 'razim' derler.) ◊ Büyük set.
  • radme (radmâ) : Büyük taş.
  • radua : Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.
  • radyasyon : (Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması.
  • rafi' : Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran. * Esma-i İlâhiyedendir.
  • rafia : Yükselten. * Kaldırmak için destek.
  • rafidan : Dicle ve Fırat ırmakları.
  • rafide : Binanın direği.
  • rafih : Rahat içinde ve refahla yaşıyan.
  • rafit : Nikâh. Cima. Fuhşiyyat.
  • rafiz : Terk eden. Salıveren. Bırakan.
  • rafiza : Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse. * Asker kaçağı güruhu. * Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar.
  • rafizî : (Râfiziyye) Rafıza fırkasından olan. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan.
  • rafiziyyun : (Rafızî. C.) Rafızîler.
  • rafz : Bırakma. * Rafızîlik.
  • rag : f. Çimenlik, çayırlık, bahçelik, bağlık. * Dağ eteği.
  • ragabat : Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.
  • ragad : Refah, genişlik, kolaylık. * Geçim kolaylığı.
  • ragame : (C.: Rugâm) Toprak.
  • ragba' : Rağbet etmek.
  • rağbet : (Ragbet) İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla dua etmek, teveccüh etmek.
  • rağbeten : Rağbet ederek, istekle.
  • ragd : Maişet genişliği, geçim bolluğu.
  • ragib : (Râgıbe) (Ragbet. den) İsteyen, rağbet eden. ◊ İçi geniş olan nesne.
  • ragibe : Rağbet olunan veya rağbetle istenilen şey. * İhsan, hediye.
  • ragid : Süt bulamacı.
  • ragif : Pide. Yufka.
  • ragife : Sütlü bulamaç.
  • ragim : Galebe eden, galip olan.
  • ragiye : Dişi deve.
  • rağm : (Ragm) Bir şeyden hoşlanmayıp kerih görmek. Bir işi birisine zor ile tutturmak. Züll ve hakaret. Kahretmek.
  • rağmen : Aksine olarak, inadına, zıddına olarak, zoraki.
  • ragmiyyat : Aksine, rağmına, inadına, zıddına yapılan işler.
  • ragn : Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • rags : Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır. * Çoğalmak ve uzamak.
  • ragsa' : İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.
  • rah : (C.: Rayâh) Şarap, içki, hamr. * El ayası mânâsına olan 'Râha'nın C.' * Gitmek. ◊ (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek. ◊ f. Zan, sanma. Kaygı, keder.
  • rah-nüma : f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Rehnüma)
  • rah-var : f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü.
  • raha : Değirmen.
  • rahabe : Genişlik, vüs'at.
  • rahah : Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.
  • rahal : (C.: Rihâl) Semer. Palan.
  • rahamet : Rahim hastalığı.
  • rahasa : Yumuşaklık.
  • rahat : Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih. * Dinlenmek. * El ayası.
  • rahat-efza : f. Rahat arttıran.
  • rahat-nişin : f. Rahat eden, rahat oturan.
  • rahcen : Ağırlık, sıklet. * Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • rahdan : f. Yol bilen.
  • rahe : Avuç içi, el ayası.
  • rahf(e) : Kaymak. * Elde durmaz derecede sıvı olan hamur.
  • rahi : f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir. ◊ Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat.
  • rahib : Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan. ◊ Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi. ◊ Kendisinden korkulan şey. More…
  • rahiban : (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
  • rahibe : Kadın rahib.
  • rahih : Yumuşak, sulu balçık.
  • rahik : Safi şarap, Cennet şarabı.
  • rahil : (C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine 'hamel' derler.) ◊ Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden. ◊ Göç. Göçme, hicret etme.
  • rahile : Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve.
  • rahilezen : f. Yük hayvanını süren.
  • rahim : (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. ◊ (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde More…
  • rahim(e) : Hafif sesli, lâtif sözlü kız.
  • rahimallah : Allah rahmet eylesin.
  • rahimane : Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
  • rahime : Rahmet eylesin.
  • rahimehullah : Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin meâlinde duâdır.
  • rahimehumallah : Onların ikisine de Allah rahmet eylesin meâlinde duâdır.
  • rahimehumullah : Allah onlara rahmet eyleye meâlinde duadır.
  • rahimîn : (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.
  • rahimiyyet : (Bk: Rahmaniyet)
  • rahin : Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı.
  • rahis : Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm.
  • rahiye : (C.: Revâhi) Bal arısı.
  • rahiyye : Yolluk. Yol masrafları.
  • rahk : Sarmak, istilâ etmek.
  • rahl : (C.: Rihâl) Semer, palan. * Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.
  • rahl (rihl) : Göçmek, irtihal etmek.
  • rahlâ' : Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun. * Yalnız arkası kara olan deve.
  • rahle : Küçük masa.
  • rahm : Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek. * Hısımlık, karabet, akrabalık.
  • rahm ü şefkat : Merhamet ve şefkat etmek.
  • rahma' : Başı beyaz olan dişi koyun.
  • rahman : Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
  • rahman suresi : (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir.
  • rahmanî : Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
  • rahmaniyyet : Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.
  • rahme : (C.: Ruham) Kartal. * Rahmet, muhabbet.
  • rahmet : Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.
  • rahmi : Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik.
  • rahmut : Mübalağa ile esirgemeklik.
  • rahname : f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita.
  • rahne : f. Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. * Yara. * Bozukluk. Zarar.
  • rahnedâr : f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan.
  • rahrev : f. Yolcu.
  • rahs : Yıkamak. * Yumuşak.
  • rahş : Gösterişli, güzel at. * Rüstem adlı bir pehlivanın atı.
  • rahşa : (Rahşân) f. Parlak.
  • rahşende : f. Parıldıyan, parıldayıcı.
  • rahşiş : f. Parlayış.
  • raht : (C.: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım. * Pencere ve kapıların menteşe takımı. * Yol levazımı. * Döşeme ve ev takımı.
  • rahtlamak : Ata raht ve takım takmak.
  • rahum : Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.
  • rahv : Gevşek, sölpük, rahâvetli.
  • rahve : (Bak: Rihve)
  • rahyan : Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.
  • rahye : Düz meydan.
  • rahz : Yıkamak.
  • rahzen : f. Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut.
  • rahzenî : f. Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik.
  • rai : Çoban. * Gözetleyici ve koruyan kimse. * Vâli. * Güvercin kuşundan bir kısım. ◊ (Rü'yet. den) Görücü, gören. * Gr: R harfiyle alâkalı. R harfine mensub.
  • raib : Korkmuş. * Semizliğinden yağı damlar olan. * Dolu. ◊ Göz bağlayıcı, büyücü. * Doldurucu.
  • raic : Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan.
  • raid : Konaklanacak yeri görmek için önceden gönderilen kimse. * El değirmeni. ◊ Gürleyen, gürüldeyen.
  • raide : (C.: Revâid) Gürleyen bulut. * Sözü çok olan kişi.
  • raif : Önde giden at. ('pişnek' derler) * Burun ucu. * Dağ burnu. ◊ Merhametli, re'fetli.
  • raik(a) : Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız.
  • rain : Muhkem, sağlam yapılı, berk yer.
  • raiş : Huk: Rüşvet veren kimse ile rüşvet alan arasında vasıtalık eden kimse.
  • raiyane : f. Çobanca. Çobanlığa ait.
  • raiyye : (C.: Raâyâ) Saklı, mahfuz.
  • raiyyet : Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar. * Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.
  • raiyyet-perver : f. Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen.
  • raiz : (Râyiz) Öfkeli, kızgın.
  • rak : Erkek yengeç.
  • rak' : Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak. ◊ Eğilmek.
  • rakaat : Hamâkat, ahmaklık.
  • rakabat : (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
  • rakabe : Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
  • rakadan : Oynayıp sıçrama.
  • rakaha : Ticaret. * Kesb, kazanma.
  • rakak : Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.
  • rakam : Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak. ◊ Bütün satıcı, bütün satan.
  • rakamî : Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
  • rakamkeş : f. Rakam atan. Yazan çizen.
  • rakamzede : f. Yazılan, söylenen. Yazılmış.
  • rakamzen : f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden.
  • rakan : (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına.
  • rakb : Muntezir olmak, beklemek.
  • rakd : Uyumak üzere bulunma. Uykuya dalar gibi olma.
  • rakde : Uyku. Berzah.
  • raki' : Rüku' eden. Huzur-u İlâhîde eğilen. ◊ Ahmak kimse. * Gökyüzü.
  • rakian : Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle.
  • rakiane : f. Rüku' eder gibi. Eğilerek.
  • rakib : (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esma-i Hüsna'dandır. More…
  • rakiban : (Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler.
  • rakiben : Binmiş olarak, binerek.
  • rakid(e) : Hareketsiz, durgun.
  • rakide : Mertek adı verilen uzun ince ağaç.
  • rakik ü nizâr : İnce ve zayıf.
  • rakik(a) : (Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan. * Köle, câriye.
  • rakim : 'Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha. * Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi. * Ashab-ı More…
  • rakime : Yazılmış kâğıt. Mektub.
  • rakis : Yol gösteren, kılavuz. * Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
  • rakk : Kitap, sahife. * Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası. * Tomar. * Yama.
  • rakka : Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı.
  • rakkas : Oynayan, dans eden, köçek.
  • rakkasâne : f. Oynar şekilde. Raksederek.
  • rakkase : Oynayıp dans eden kadın.
  • rakle : (C.: Rikal) At sürüsü. * Uzun hurma ağacı.
  • rakm : Yazmak. * Mühür yapmak.
  • rakme : Derenin kenarı. * Bahçe.
  • rakmiyyat : Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar.
  • rakrak : Şuleli ve ziyâlı, parlak, nurlu.
  • rakraka : Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması. ◊ Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.
  • rakrakan : Serap.
  • raks : Sıçrayarak oynamak, dansetmek.
  • rakş : Nakşetme, süsleme.
  • rakşa' : (C.: Rukaşâ) Alaca yılan. * Süslü kadın.
  • raksân : Rakseden, dans eden, oynayan.
  • rakskünân : f. Raksederek, raksede ede, oynıyarak, oynıya oynıya.
  • rakud : (C.: Revâkıd) Derinliği fazla olan küp.
  • raky : Yükselmek, terakki etmek.
  • ral : (C.: Rilâl-Ri'lân-Er'ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu.
  • ram : f. İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad.
  • ramad : Kül, ateş külü.
  • ramak : Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri. * Çok az şey.
  • ramas : Göz çapağı.
  • ramaz : Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak. * Kesinleştirmek.
  • ramazan : Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu.
  • ramazaniye : Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
  • rametmek : Boyun eğdirmek, itaate getirmek.
  • rami : (Remy. den) Ok, mermi v.b. şeyler atan atıcı. ◊ f. Çok itaatkâr olan.
  • ramih : Süngü batıran, mızrak saplayan.
  • ramik : Miskle karıştırılan siyah bir madde.
  • ramile : Yelmek. * Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı.
  • ramis : Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.
  • ramişe : İyilik, gökçelik, hasene.
  • ramişger : f. Çalgıcı. Saz çalan.
  • ramk : Nazar etmek, bakmak.
  • rampa : Fr. İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. * Şose veya demiryolundaki yokuş. * Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set.
  • rampaci : Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek More…
  • ramt : Ayıplama.
  • ramuz : Deniz.
  • ran : f. Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. * Kelimenin sonuna getirilerek. ' Süren, sürücü' mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân $ : Hüküm süren. ◊ More…
  • ranec : Hindistan cevizi.
  • ranin : f. Pantolon. şalvar. Don.
  • rapor : Fr. Bir tedkik neticesini bildiren yazı.
  • rapörtaj : (Bak: Röportaj)
  • ras' : Yapışmak.
  • rasaa : (C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu.
  • rasad : Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
  • rasadgâh : f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
  • rasadhâne : f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
  • rasaf : Kaldırım. Kaldırım taşları.
  • rasafe : (C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.
  • rasafet : Dayanıklılık, sağlamlık.
  • rasanet : Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
  • rasas : Kurşun, kalay, lehim.
  • rasasî : Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
  • rasd (rusud) : Yol gözlemek.
  • rasf : Oka kiriş sarmak. * Birbirine zammetmek. * Kaldırım döşemek.
  • rasğ : Bilek, elbileği.
  • rasî : Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.
  • raşi : Rüşvet veren.
  • rasi' : Hırs ve tama eden.
  • rasia : (C.: Rasâyi) Halka.
  • rasib (râsibe) : Tortulaşan, dibe çöken.
  • rasid : Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar. ◊ (C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.
  • raşid(e) : (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı.
  • rasidân : (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
  • raşidîn : Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.
  • rasif : Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar.
  • rasife : Su içinde yapılan sed. Rıhtım.
  • raşih : Yürüyebilen geyik yavrusu.
  • rasih(a) : (C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan. More…
  • rasihâne : f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
  • rasihun : (Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.
  • rasim : Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su.
  • rasime : Âdet. Eskiden kalma âdet.
  • rasin : Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm. ◊ Andız otu.
  • raşin : Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse.
  • rasiye : (C.: Revâsi) Büyük dağ.
  • rasn : İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.
  • rasras : Sağlam ve sert yer.
  • rasrasa : Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • rass : Binayı sağlamlaştırmak. * Birbirine darlık getirmek. * Bazısını bazısına ulaştırmak.
  • rassad : (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
  • rassas : Kalaycı.
  • rast u çep : f. Sağ sol, sağdan soldan.
  • rastan : (Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler.
  • rastbîn : f. Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden.
  • rastgû : (C.: Râstguyân) f. Doğru konuşan, hak konuşan.
  • rastî : f. Doğruluk, gerçeklik.
  • rastkâr : f. Doğru adam.
  • rasyonalizm : Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş.
  • rasyonel : Fr. Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili.
  • rat' : (Bak: Ret')RATA' : Hamakat, ahmaklık.
  • ratabet : (Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş.
  • ratanet : Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.
  • ratb : Rutubet, nemlilik yaşlık. * Rutubetli, yaş. * Yaş hurma. * Mülâyim, yumuşak.
  • ratbe : (C: Ritâb) Genç ve güzel sevgili. * Yonca otu.
  • rath : Yoğurmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
  • ratib : Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze. ◊ Tertib edip sıraya koyan.
  • ratibe : (C.: Revâtib) Maaş. Vazife.
  • ratibehâr : f. Vazifeli. Görevli.
  • ratic : Çam sakızı.
  • ratik : Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak. * Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek. ◊ Bir şeyin yarığını bitiştiren, yırtığını kavuşturup birleştiren.
  • ratin : Reçine. Çam sakızı.
  • ratit : Avaz, ses. * Ahmak, akılsız kişi.
  • ratiyan : (Râtiyâne) f. Çam sakızı, reçine.
  • ratk : Ulaşmak, yetişmek.
  • ratl : (Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir.
  • ratrat : Bir nevi pelte. * Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su.
  • rats : El ayasıyla vurmak.
  • rauf : Çok acıyan, esirgeyen, merhamet sâhibi. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
  • raufe : Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş. * Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş.
  • rauk : Süt süzeği.
  • raum : Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun.
  • raus : İhtiyarlıktan dolayı başını titreten kişi.
  • rav' : Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf.
  • ravh : Rahatlık. Rahmet ve kolaylık. * Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa. * Koklamak.
  • ravhullah : Allah'ın verdiği rahatlık.
  • ravi : Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden. * Hadis nakleden. * Söyleyen, anlatan.
  • raviyan : (Râvi. C.) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar.
  • raviye : Su taşıyan hayvan.
  • ravuk : Süzek, süzgeç.
  • ravvah : Rahat ettirmek. (Bak: Ravh)RAVZ : Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.
  • ravza : Sulu yer, bahçe, bostan, çimenlik yer.
  • ravzat : (Ravza. C.) Bahçeler. Çimenlik ve ağaçlık yerler.
  • ray : Re'y, fikir, Hüküm ve itikad. (Bak: Re'y)
  • ray'an : Her nesnenin evveli.
  • rayat : (Râyet. C.) Bayraklar.
  • rayb : şek, şüphe, reyb.
  • rayet : Bayrak, alem, livâ, sancak. * Gerdanlık.
  • raygan : f. Parasız, bedâva. * Pek fazla, pek çok.
  • rayi' : Acib nesne. * Cömert kişi.
  • rayic : (Bak: Râic)
  • rayiha : Koku, hoş koku.
  • rayihadar : f. Kokulu. Hoş kokulu.
  • rayihanisar : f. Koku saçan.
  • rayik : Acib ve hâlis nesne.
  • rayiş : (Bak: Raiş)
  • rayiz : Seyis.
  • raz : f. Gizli sır, saklı şey. * Mimar. * Marangozların işini tanzim eden.
  • raz puş : f. Sır saklayan, sır gizleyen.
  • raz-aşna : f. Bir sırrı bilen.
  • raz-dan : f. Sırrı bilen, sırra ortak olan dost.
  • razan : f. Gizli sırlar, gizlilikler.
  • razi : Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden. * Boyun eğen, itaat eden.
  • razia : Emzikli, çocuklu kadın.
  • razik : 'Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)'
  • raziyane : (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı.
  • raziz : Dökülmüş ve parçalanmış.
  • razraz : İri vücutlu kimse. * Dökülmüş ve ufanmış taş.
  • razz : Kesmez âlet.
  • razze : (Razz. dan) Ezen, ezici.
  • re'b : Mantar. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
  • re'bele : Cür'et, ikdam.
  • re'bil : Câriye, kadın esir.
  • re'fe : Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek.
  • re'fet : Merhamet, acımak. * Yüce.
  • re'fetlü : Eskiden kumandanlara, serdarlara mahsus resmi ünvan.
  • re'fetmeâb : f. Çok merhametli.
  • re'l : (C.: Riâl-Ri'lân-Er'ul) Deve kuşu yavrusunun erkeği.
  • re'ree : Gözü tez tez döndürmek. * Koyun çağırmak.
  • re's : Baş, kafa. * Tepe. Uç. * Başlangıç. * Reis.
  • re'sa : Başı ve yüzü siyah olan koyun.
  • re'sen : Kendi başına, bizzat. * Kimseye danışmadan. Müstakil olarak. * Doğrudan doğruya.
  • re'y : Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz, fikir.
  • realist : Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı.
  • realite : Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm)
  • realizm : Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.
  • reaya : (Raiyet. C.) Bir kimsenin emri altında bulunanlar. * Bir hükümdar idaresi altında bulunan halk. * Hristiyan tebaa. * Bütün halk.
  • reb' : Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.
  • reba' : Uzunluk.
  • rebabe : (C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.
  • rebace : Bönlük, ahmaklık, biladet.
  • rebah : Faide, menfaat. * Kediye benzer bir canavarın adı.
  • rebaiye : (C.: Rebâıyyât) Seniyye ile nâb arasında olan dört diş.
  • rebaz : Şehrin yarısı ve etrafı. * Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri. * Koyun ağılı. * 'Göden bağırsak' denilen büyük bağırsak.
  • rebaze : Zeki ve anlayışlı kimse. Zarif kimse.
  • rebbi : İlmiyle amel eden kişi.
  • rebeb : Tatlı ve çok su.
  • rebele : (Buğday) Çok olmak.
  • rebez : Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü.
  • rebeze : (C.: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü.
  • rebi' : Yaz günü. * Küçük nehir.
  • rebib : (C.: Rebâib) Üvey oğul. * Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe)
  • rebibe : Üvey kız. * Dadı.
  • rebie : (C.: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi.
  • rebih : Organları sülpük ve sarkık olan iri insan.
  • rebiî : Bahara ait, baharla ilgili.
  • rebika : İp ile bağlanan davar.
  • rebike : Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek. * Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek. * Bulamaç aşı.
  • rebil : (C.: Rubul) Yoğun, semiz, besili. * Yer kuruyunca biten bir ot. * Uyluğun iç yanı.
  • rebile : Semizlik, besililik.
  • rebis : Bahadır, kahraman. * Meşakkat.
  • rebiz : Semiz ve kuyruğu büyük olan koç. ◊ Koyun sürüsü.
  • rebk : Karıştırmak.
  • rebrak : Tilki üzümü.
  • rebreb : Yaban sığırı sürüsü.
  • rebs : Hapsetmek. * Engel olmak, men'etmek. ◊ El ile vurmak.
  • rebsa' : Müenneslik özelliğindendir. * Katı nesne.
  • rebt : Şişmek. * Terbiye etmek. * Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.
  • rebub : Üvey oğul. * Üvey baba.
  • rebun : Pey akçesi, pey olarak verilen para.
  • rebuz : Büyük.
  • rebvet : (Rubve - Ribve - Rebâvet) Yüce, yüksek yer.
  • rec' : Geri döndürmek. * Döndürülmek. * Yağmur. * Menfaat, fayda. * Rücu' etmek veya ettirmek.
  • rec'a : Geri gelme, dönüş. * Öldükten sonra tekrar diriliş.
  • reca : Emel, ümit, yalvarmak. * Cânib, taraf. * İstek, arzu, dilek. ◊ Kenar, yan. Taraf.
  • recac : Her şeyin zayıfı.
  • recah : (C: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse.
  • recai : Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair.
  • recale : Yayan yürümek.
  • recaze : Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler.
  • recc : Deprendirmek. Sarsılmak. Gidip gelmek.
  • recca' : Hörgücü büyük dişi deve.
  • receb : Azametli, heybetli. Ta'zim etmek. * Cennet'te bir nehir ismi. * Mübarek üç ayların birincisi ve Kamerî aylardan yedincisi. * Erkek ismi.
  • receban : Receb ile Şaban ayları.
  • recefan : Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.
  • recefe : Zelzele. * Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir. (Bak: Mürcif)
  • recel : Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması. * İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak.
  • recen : Hapsetmek.
  • recez : Vezni altı defa müstef'ilün'den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir. * Kaside tarzında yazılan manzume. (Bak: Kaside, Ercüze)
  • recf : Şiddetle sarsmak veya sarsılmak.
  • recfe : (C: Recefât) Zelzele, deprem.
  • reci' : Necis, pislik. Terslemek.
  • recif : Şiddetli ıztırab.
  • recil : Çok yürüyen.
  • recim : (Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş. * Lânetlenmiş, mel'un.
  • recin : Devecilerin ini.
  • recla' : Katı, sağlam, sert. * Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)
  • reclan : (C.: Raclâ-Rıccâl) Yayan kimse.
  • recm : Taşlamak, taşa tutmak, taş ile insan öldürmek. * Atılan taş. * Kabre taştan nişan dikmek. * Şeytan üzerine atılan nücum. * Tardetmek, kovmak, sövmek. Terketmek. * Zan ve kıyas etmek.
  • recmetmek : Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek. * Mc: Aleyhte konuşmak.
  • recrace : Asker kalabalığı. * Ses çokluğu.
  • recrece : Sarsılma, titreme, sallanma.
  • recs : (Recse) şiddetli gök gürültüsü. * şiddetli ses.
  • recsan : Gök gürlemesi sesi.
  • recül : Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.
  • recüle : Giyiniş ve hareketleriyle kendini erkeklere benzeten kadın.
  • recület : Erlik, erkeklik.
  • recüliyet : Erkeklik, erkek olmak. * Cesâretlilik, erişkenlik.
  • red' : Geri verme, reddetme.
  • reda' : Önleme, men'etme, yasaklama. ◊ (Redaet) Süt emmek.
  • redaet : Kötülük, fenalık, bayağılık.
  • redah : (C.: Rudüh) Dolu büyük çanak. * Etli ve şişman kadın.
  • redane : Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.
  • redd : Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek. * Bir şeyin karşılığını icra etmek. * Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin More…
  • reddet : Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik. * Bir defa reddediş.
  • reddiye : Bir mes'ele hakkında zıt karşılık. Cevap. Beğenilmeyen bir şeye cevap vermek.
  • rede : Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası.
  • reden : Hazz denilen kumaş. * Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses. * İplik eğirmek.
  • redi : (Rediye) Fenâ, kötü, bayağı.
  • redif : Arkadan gelen, birisinin ardından giden. * Birbiri ardınca zuhur etmek. * Terhis olup ihtiyata geçen asker. * Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.
  • redig : Yere vurulmuş. * Nâdan, ahmak.
  • redim : Eski, köhne kaftan.
  • redim : Eski, köhne kaftan.
  • redm : (C.: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma. * Bir şey dâimi olmak ve akmak. * Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama. * Zülkarneyn seddinin ismi.
  • redm : (C.: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma. * Bir şey dâimi olmak ve akmak. * Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama. * Zülkarneyn seddinin ismi.
  • reds : Taş atmak.
  • reds : Taş atmak.
  • redyan : Davar yelmek.
  • redyan : Davar yelmek.
  • ree : (Bak: Rie)
  • ree : (Bak: Rie)
  • reel : Fr. Gerçek, hakiki, sahici.
  • reel : Fr. Gerçek, hakiki, sahici.
  • ref' : Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. * Lağvetme, hükümsüz bırakma. * Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.
  • ref' : Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. * Lağvetme, hükümsüz bırakma. * Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.
  • refagat : Bolluk içinde geçinme.
  • refagat : Bolluk içinde geçinme.
  • refah(et) : Bolluk, rahatlık.
  • refah(et) : Bolluk, rahatlık.
  • refakat : Arkadaşlık, beraberlik.
  • refakat : Arkadaşlık, beraberlik.
  • refd : Atâ etmek, hediye vermek. * Yardım etmek. * Büyük kadeh.
  • refd : Atâ etmek, hediye vermek. * Yardım etmek. * Büyük kadeh.
  • refenn : Kuyruğu uzun olan at.
  • refenn : Kuyruğu uzun olan at.
  • refes : (Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek. * Kinâye olarak. * Cimâ, nikâh. * Fuhşiyyât.
  • refes : (Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek. * Kinâye olarak. * Cimâ, nikâh. * Fuhşiyyât.
  • refez : Bölük bölük olan cemaat. (C: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.
  • refez : Bölük bölük olan cemaat. (C: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.
  • reff : Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.
  • reff : Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.
  • refh : Yağlanmak.
  • refh : Yağlanmak.
  • refhan : (Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan.
  • refhan : (Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan.
  • refi' : Yüksek, bülend, âli, yüce.
  • refi' : Yüksek, bülend, âli, yüce.
  • refif : (Ateş) Parlamak.
  • refif : (Ateş) Parlamak.
  • refig : Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.
  • refig : Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.
  • refih : Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.
  • refik(a) : Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.
  • refil : Kaftanını yukarı kaldırıp sallana sallana yürüyen. * Ahmak kimse. * Kuyruğu uzun at.
  • refiş : Ağaç kürek. * Dövmek.
  • refiz : (Rafz. dan) Atılmış, bırakılmış, terkedilmiş. Metruk.
  • refl : Kaftanını uzun diktirip yürürken eteklerini çekip sallamak.
  • reform : Fr. Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların More…
  • refref : Kuşu çok olan çimenlik, kır. * Mânevi bir binek. * Dalları salkım salkım olan ağaç. * Kenar saçağı. * Yeşil elbise. * İnce yumuşak kumaş. * Döşek. * Cennet.
  • refrefe : Kuşun kanatlarını oynatıp açması.
  • refs : Edeb hârici söz söyleme. * Kadınlara lâf atma. ◊ Ayakla vurmak.
  • refş : Küçük kazma. * Çapa. * Büyük kulaklık. * Kulağı büyük olma.
  • refse : Tokuşmak.
  • reft : Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama. ◊ f. Gitmek, yürümek. * 'Gitti' mânasında fiildir.
  • reftar : f. Gidiş, salınarak yürüyüş.
  • refte : f. Gitmiş.
  • refte refte : f. Git gide, azar azar.
  • reften : f. Gitmek.
  • refuşe : f. Lâtife, şaka. * Suç, günah.
  • refv : Sabretmek. * Korkudan emin etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
  • refz : Terketmek.
  • reg : f. Damar.
  • regabe : Yumuşak arazi.
  • regad : Varlık, genişlik.
  • regaib : (Ragibe. C.) Çok istenilecek şeyler. Hediye, atiyye. Çok rağbet olunan şeyler. Bol bol ihsan etmek.
  • regaib gecesi : Receb ayının ilk perşembe gününün akşamı (Cuma gecesi).
  • regami : Çekirge çokluğu.
  • reh : f. Yol, kaide, tarz, usul. (Bak: Râh)
  • reh-averde : f. Yolcunun getirdiği hediye.
  • reh-güzer : (Reh-güzâr) : f. Geçilen yol. Yol üstü. Geçit.
  • reha : f. Kurtuluş, kurtulma. Halâs. * Urfa şehrinin eski ismi. (Bak: Rüha)
  • reha' : Geçim bolluğu. * Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık. ◊ Geniş yer.
  • rehabe (rihâbe) : Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.
  • rehabin(e) : (Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar.
  • rehafe : İncelik.
  • rehafeşan : f. Kurtarıcı.
  • rehah : Yumuşak. * Geniş.
  • rehain : (Rehine. C.) Rehineler. Garanti olarak elde tutulanlar.
  • rehak : Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • rehakâr : (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
  • rehamet : Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.
  • rehan (rihân) : Bahadırlık, kahramanlık. * Denemek, tecrübe etmek. * At yarıştırmak, müsabaka.
  • rehaset : Tazelik, yumuşaklık, incelik. * Ucuzluk. * Bir işi gevşek tutma.
  • rehavet : Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.
  • rehavî : f. Urfa'lı.
  • rehayab : f. Kurtulan. * Yolcu olan.
  • rehayafte : f. Kurtulmuş.
  • rehayî : f. Kurtulma, halâs, necat.
  • rehb : Korku. Havf.
  • rehbaniyyet : Râhiblik. Papazlık.
  • rehbele : Yelmek.
  • rehber : f. Yol gösteren, kılavuz.
  • rehberî : Kılavuzluk, rehberlik.
  • rehbet : Fazla korku, yılmak, çekinmek.
  • rehbeten : Korkup çekinerek, çekingenlikle.
  • rehc : Toz, gubar. * Fitne.
  • rehd : Bastırarak ezme.
  • rehden : (C.: Rahâdin) Serçeden büyük bir kuş.
  • reheb : Korkmak, yılmak. Çekinmek. * Korku, havf.
  • rehebut : Çok korkmak.
  • rehec : Toz.
  • rehf : Keskinleştirmek, bilemek.
  • rehhas : Kârgir bina yapan.
  • rehide : f. Sıkıntı ve dertten kaçmış olan.
  • rehin : (Rehn-Rehine) Bir şeyin yerine teminat olarak tutulmuş olan şey, rehin edilmiş. * Mevkuf ve mahpus kılmak.
  • rehk : Aradan yetişip yaklaşma. * Yürüme. * şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma. * Kötü şeylere düşkünlük.
  • rehket : Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık.
  • rehl : Sülpük olmak. Kendini salıvermek. * Acı çekmek, muztarib olmak. * Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.
  • rehlet : şişkinlik, şişme.
  • rehmet : Yağmur, rahmet.
  • rehn : Sâbit ve dâim olmak. *Devamlı oluş. * Hapsetmek.
  • rehneverd : f. Yola çıkan. Yolcu.
  • rehnüma : f. Yol gösteren. Kılavuz.
  • rehnümun : Rehberler, yol göstericiler.
  • rehnümunî : f. Kılavuzluk, rehberlik.
  • rehpeyma : f. Yol ölçen.
  • rehpeymayî : f. Yolculuk.
  • rehrehe : Parlamak.
  • rehrev : f. Yolcu. Yola giden.
  • rehs : Kârgir bina yapmak. * Bir nesneyi çok sıkmak. ◊ Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme.
  • rehş : Asmacık.
  • reht : (C.: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık. * Kavim, kabile. * Ondan az olan adamlar. * Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)
  • rehv(e) : (C.: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer. * Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır) * Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark. * Üveyik kuşu. * Arası açılmış ve ayrılmış.
  • rehvac : Kebabı iyi pişirmek.
  • rehvece : Sür'atle gitmek.
  • rehyab : f. Yolunu bulabilen, girebilen.
  • rehyat : Acizlik. * Zayıflık, süstlük. * Bir dengi birinden ağır etmek.
  • rehz : Hareket etmek.
  • rehzen : f. Yol kesen, haydut, eşkiya.
  • reim : (C.: Arâm) Beyaz geyik.
  • reis : Baş, başkan.
  • rejim : Fr. Bir devletin sevk ve idare usulü, yolu. * Tıb: Hastanın tedavisinde tatbik edilen gıdalandırma yolu. Perhiz.
  • rek'at : (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak. * Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.
  • rek'ateyn : İki rekât.
  • rekabet : Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
  • rekaik : (Rakik. C.) İnce ve nâzik olan şeyler.
  • rekaket : Kekeleme, dil tutukluğu. * Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak. * Zayıf ve ince olmak, yufka olmak. * El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak. * Gevşeklik, zayıflık, More…
  • rekam : Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.
  • rekanet : Vakarlılık, ağırbaşlılık.
  • rekb : Atlılar alayı, süvari takımı. * Diz ile vurmak. Dizi vurmak.
  • rekd : Kımıldamamak, durgun olmak.
  • rekeat : (Rek'at. C.) Rekâtlar.
  • rekeb : (C.: Erkâb) Kasığın kıl bittiği yeri.
  • rekik : Dili tutuk, kusurlu, peltek. * Rey ve idraki zayıf olan. * Gayret ve namusu olmayan. * Zayıf, kuvvetsiz.
  • rekin : Yüce, yüksek, âli. * Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı.
  • rekiz : (Rekz. den) Sağlam. * Gizli, gömülü define.
  • rekk : İlzâm etmek, susturmak. * Birbiri üstüne bırakmak.
  • rekl : Ayağıyla vurmak.
  • rekm : Biriktirme, yığma.
  • rekme : Cem'olmuş, toplanmış. * Yön, cânip. * Parça, cüz'.
  • rekn : Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • reks : (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.
  • rektör : Fr. Üniversitenin başkanı.
  • reku' : Sâkin olmak. * Kesilme.
  • rekub : Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın. * Evlâdı durmayan avret. * Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve. ◊ Binek hayvanı, binilecek şey.
  • rekud : Uyumuş.
  • rekve : (C.: Rukâ-Rekavât) İbrik.
  • rekye : (C.: Rekâyâ-Rekâ) Örülmemiş kuyu.
  • rekz : Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek. * Kaçmak. Seğirtmek, koşmak. * Hicret. Gaza. ◊ Dikme, yere saplayıp sabit kılma.
  • rem : f. Titreme. * Ürkme. * Sürü.
  • rema : Bir yerde ikamet eylemek. * Ziyade olmak. * Riba, faiz. * Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.
  • remad : Kül. (Bak: Ramad)
  • remadet : İnsan veya hayvan kırımı.
  • remak : Bedende ruhun bakiyyesi. * Koyun sürüsü.
  • reman : (Remen) f. Sürü. * Ürken, ürkücü.
  • remas : Göz pınarında toplanan çapak.
  • remaz : Güneşin harâretinin çoğalması.
  • remaze : Oturak yeri. * Zina eden kadın.
  • remd : Helâk olmak. * Gözün çapaklanması. Göz hastalığı.
  • reme : Ürkek, ürken. * İyi nesne.
  • remed : Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı.
  • remeke : (C.: Rimâk-Ramek-Ramekât-Ermâk) Kısrak.
  • remel : (C.: Ermâl) Yelmek. * Yağmurun az yağması. * Vahşi sığırın ayağında olan hatlar.
  • remende : f. Ürkek, ürkücü.
  • remes : (C.: Ermâs) Denizde üzerine binilen sal. * Kalan süt artığı.
  • remg : Bâtıl etmek. * Baş yarmak.
  • remgerde : f. Titremiş. * Ürkek, ürkmüş.
  • remh : Süngü ile vurmak. * Tekme vurmak.
  • remi : (C.: Ermiye) Yağmuru iri olan ve yere şiddetle inen bulut.
  • remide : f. Ürkmüş, korkmuş, çekingen.
  • remim : f. Kemiğin çürümesi. Çürük.
  • remiyye : Bir nesne ile atılmış olan av.
  • remk : Durmak, ikâmet. * Boz renk.
  • reml : (Remil) Kum falı, bir takım nokta ve çizgilerle fala bakmak oyunu. * Filistin'de bir kasaba.
  • remla' : Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.
  • remlî : (Şihâbüddin Remlî) (Mi: 1371-1440) Filistin'in Reml kasabasında doğmuş, Şeyhülislâm'dır. Mecmuat-ul Ahzab'da namı Kutb-ül Ârifîn diye geçer. Kimya-yı Saadet namında More…
  • remm : Islah etmek, düzeltmek. * Yemek, ekletmek.
  • remma' : Beyaz tenli kadın.
  • remmaa : Oturak yeri. * Çocukların başındaki oynak yer.
  • remmah : Mızrakçı, süngücü.
  • remmaz : (Remz. den) İşaretlerle konuşan.
  • remram : Bir ağaç cinsi. * Yazın biten bir ot.
  • rems : Sürtme odunu. * El ile meshetmek. * Islah etmek, düzeltmek. ◊ (C.: Rumus) Mezar, kabir.
  • remy : Atma. Tüfek atma.
  • remz : İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme.
  • remza' : Güneşin tesiriyle kızmış taş.
  • remzen : İşaretle. Remz olarak.
  • remzî : İşarete ait, işaretle alâkalı.
  • remzşinas : f. Bir maksad anlatan şekil, resim vb. * Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen.
  • rena : Nazar olunan, bakılan.
  • renak : Mastar. * Suyun bulanık olması. * Kederli olmak, mükedder olmak.
  • renanet : İnleme.
  • renc : f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım.
  • renc-ber : 'f. (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. * Çiftçi.'
  • rencide : f. İncinmiş, kırılmış.
  • rencidegî : f. İncinip hatırı kırılmış olma. * Dertlilik, kederlilik.
  • rencidehâtir : f. Gücenmiş, hatırı kırılmış.
  • renciş : f. Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder.
  • rencur : f. İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta.
  • rencurî : f. Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma.
  • rend : Mersin ve defne ağaçları.
  • rende : f. Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. * Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona More…
  • rendelemek : Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak.
  • rendide : f. Rendelenmiş, ufalanmış.
  • renem : Avaz, ses, savt. * Ayrılmak.
  • renevna : Dâim sâkin olmak, devamlı durmak.
  • renf : (Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak.
  • reng : f. Renk, levn. * Suret, şekil. * Oyun, hile, dalavere.
  • reng ü bu : Renk ve koku.
  • reng-amiz : f. Renk renk, çeşitli renkli.
  • reng-aver : f. Dalavereci, hilekâr.
  • rengâreng : f. Renkli, çeşit çeşit.
  • rengin : f. Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif.
  • renim : Türkü söylemek.
  • renin : Bağırma, haykırma. * İnleme, inilti.
  • renk : Bulanık su.
  • renna' : Devamlı kadınlara bakan kimse.
  • rennan : Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.
  • renne (rinne) : Avaz, ses, savt.
  • renv : Bakma hususunda mübâlağa etmek.
  • res : f. (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) 'Ulaşan, erişen, yetişen' mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
  • resa : f. Yetişen, erişen. Yetiştiren.
  • resa' : Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe 'resise' derler.) ◊ Şiddetli hırs.
  • reşa' : Yürüyebilen geyik yavrusu.
  • reşad : Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması.
  • resae : Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak.
  • resag : Devenin ayaklarında olan gevşeklik.
  • reşahat : (Reşehât) (Reşha. C.) Reşhalar. Sızıntılar, serpintiler.
  • resail : (Risale. C.) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar. * Dergiler, mecmualar.
  • reşak : Helâk etmek. * Atmak.
  • reşakat : Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk.
  • resalet : Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
  • resan : f. (Residen mastarından) 'Yetişenler, ulaşanlar, getirenler' mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. ◊ Ulaştırı yağan yağmur.
  • resane : f. Teessüf. * Hasret.
  • resanehâr : f. Hasret çekici.
  • resanende : f. Ulaştırıcı, getirici.
  • resanet : (Bak: Rasanet)
  • resas : (Bak: Rasas)
  • reşaş : (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.
  • reşaşat : Su sızıntıları, serpintiler.
  • resaset : Eskilik, köhnelik. Yıpranmış olma.
  • reşaşet : Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek.
  • reşat : (Bak: Reşad)
  • resatik : (Rustâk. C.) Köyler, çiftlikler.
  • resd : Eşyaları birbiri üstüne yığmak.
  • resed : f. Lâyık, şâyan, şâyeste. ◊ Ev eşyası.
  • reşed : Hayır. Rahmet. Hidayet.
  • reşehat : (Reşha. C.) Reşhalar, damlalar, sızıntılar.
  • resel : (C.: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.
  • resem : Atın üst dudağında olan beyazlık.
  • reşem : İlk evvel çıkan ot.
  • resen : (C.: Ersân) Atı veya davarı ip ile bağlamak. * İp, halat, urgan.
  • reşen : Tar: Yeniçeri maaşlarının üçüncü üç aylığı.
  • resenbaz : f. İple oynayan. İp cambazı.
  • resenbend : f. Halat atmış, halatla bağlı.
  • reşf : Suyu dudakları ile emmek, emerek içmek.
  • resf (resfân) : Ayağı köstekli gibi yürümek.
  • resh : Âcizlik, zayıflık. * Uyluk etleri az olmak. ◊ Bir şeyin, yerin sabit olması.
  • reşh : Sızma, terleme, sızıntı.
  • reşha : Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık.
  • reşhapâş : f. Damla saçan.
  • reşhariz : f. Damla döken.
  • reşhayâb : f. Sızıntı bulmuş.
  • resibe : (C.: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.
  • reşid(e) : Doğru yolda giden, hak yolunda olan. * Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun. * Büluğ çağına girmiş kimse. * Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden. * Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, More…
  • reside : f. Erişmiş, ulaşmış, yetişmiş.
  • reşidiyye : Reşid olanla ilgili. * Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı.
  • resif : Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar.
  • reşih : Ter.
  • reşik : Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.
  • resil : (C.: Rüsül - Rüselâ) Elçi.
  • resim : Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • resis : Sâbit, devamlı. * Bakıyye, artık. * Akıllı, zeki kimse. * Sahih olmayan haber. * Aşk-ı muhabbetin ibtidası. * Hastalık başlangıcı. ◊ Yaralı, mecruh. * Köhne, eski. Eskimiş, More…
  • resiyy : Hayır veya şerde musırrâne direnen. * Çatıyı ayakta tutan direk.
  • reşk : Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren.
  • reşk-âver : f. Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran.
  • reşk-endâz : f. İmrendirici, gıpta ettirici. Kıskandırıcı.
  • reşk-saz : f. Gıpta ettiren, imrendiren.
  • reşkin : f. Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid.
  • resl : Kıvırcık olmayan saç.
  • resm : (Resim) Yazma, çizme, desen. * Eser, iz, nişan, alâmet. * Suret. * Tertib. Tarz, üslub. * Fotoğraf resmi. * Âdet, usul, tavır, davranış. * Alay, merâsim. * Man: Bir şeyi başkalarından More…
  • resmen : Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından. * Kat'i olarak anlaşıldığına göre. * İsteye isteye. Bile bile. * Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak.
  • resmî : Devlet adına veya devlet tarafından. * Ciddi. Çok sert. * Resme, yazıya, çizgiye ait. Resme dair.
  • resmiyât : Resmî olan işler.
  • resmiyet : Resmîlik. Resmî olmaklık.
  • reşn (rüşün) : Köpeğin, başını kaba sokması.
  • reşraş : Kavak ağacı. * Su veya yağ damlayan kebap. * Su saçmak.
  • reşreş : Yumuşak döş kemiği.
  • ress : Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu. * Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı. * Maden. * Dere. * İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek.
  • reşş : Serpmek, püskürtmek. * Serpinti, serpintili yağmur, çisilti.
  • ressam : Resim yapan, resim çizen.
  • resse : (C.: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne. * Ev eşyasından eskiyip atılanı. ◊ Avcıların gizleneceği yer. * Hastalığın başkasına bulaşması.
  • reste : (C.: Restegân) f. Kurtulmuş.
  • restegân : (Reste. C.) f. Kurtulmuş olanlar.Restgâr : f. Kurtulan.
  • restgârî : f. Kurtulma, necat.
  • restorasyon : Fr. Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri.
  • resül : Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olan zât. Mürsel de denir. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip More…
  • resülullah : Allah'ın (C.C.) gönderdiği Peygamber. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
  • reşv : Rüşvet almak.
  • resve : (C.: Rasa) Kadınların kollarına boncuktan veya inciden yaptıkları kolbağı.
  • resy : Sâbit olmak, devamlı olmak.
  • resye : Romatizma.
  • ret' : (Rita' - Rütu') Yemek, içmek. Bolluk içinde dilediğini yiyip içmek. * Oynamak.
  • retaim : (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
  • retc : Kapıyı sürgülemek. Kapının kilitlenmesi.
  • reteb : Zahmet. Şiddet. * Şehadet parmağı ile orta parmak arası.
  • retec : (Ritâc) Büyük kapı.
  • reted : Defne ağacının yaprağı.
  • reteh : Bündük-i Hindî denilen yuvarlak taş.
  • retel : Muntazam, hoş. Gönül çeken.
  • reteme : (C.: Ratem) Bir ağaç cinsi.
  • retime : (C.: Retaim) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplik.
  • retk : Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek.
  • retk (retkân) : Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür'atle gitmesi.
  • retk ü fetk : Noksanları düzelterek idare etme. * Ayırmak ve bitiştirmek. * İyi idare etme.
  • retl : (Diş) seyrek olmak. * Bir şeyi okurken her kelimenin arasını ayırıp açıklamak.
  • retm : Kırmak.
  • retn : Karıştırmak.
  • rett : şerif, seyyid.
  • retv : Kuyudan kova çekmek.
  • retve : Adım. Hatve.
  • reum : Yavrusunu seven deve. * Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.
  • rev : f. (Reften mastarının emir kökü) 'Giden, yürüyen' mânasında olup birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Piş-rev $ : Önde giden.
  • rev' : Korku, halecan. Ürkmek. * Nefsanî hareket.
  • rev'a : Korkak kadın. * Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA' : Tatlı.
  • reva : f. Lâyık, uygun. Meydana gelmek. * Gidici.
  • revabit : (Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler.
  • revac : Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
  • revacdâr : f. Sürümlü ve revâcda olan mal.
  • revadaşte : f. Uygun bulmuş.
  • revah : Öğleden akşama kadar olan vakit. * Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.
  • revahi : (Râhiye. C.) Bal arıları.
  • revahil : (Râhile. C.) Yük hayvanları.
  • revaid : Göçebe topluluk.
  • revaih : (Bak: Revâyih)
  • revak : (Rivak) Ev önündeki saçak. * Kemer. Kubbe. Çardak. Önü açık, üstü örtülü yer.
  • revakid : (Râkid. C.) Durgun olanlar.
  • revalver : (Bak: Rovelver)
  • revan : f. Giden, akıcı. * Derhal. * Ruh, can. Nefs-i nâtıka. * Edb: Su gibi akıp giden güzel söz.
  • revan-bahş(a) : f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı.
  • revane : f. Yürüyen, giden.
  • revani : f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi.
  • revani-füruş : f. Revanici. Revani satan.
  • revasi : (Râsiye. C.) Büyük dağlar.
  • revasib : (Rüsub. C.) Tortular.
  • revasim : Akarsu.
  • revasir : (Reysar. C.) Reçeller.
  • revatib : Vazifeler, maaşlar. * Farz namazından önce kılınan müekked sünnetler.
  • revayih : (Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih)
  • revazin : (Revzen. C.) f. Pencereler.
  • revb (rub) : Sütün yoğurt olması.
  • revban : (C.: Rübâ) Sütün yoğurt olması. * Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.
  • revc : (Revac) Geçmek. * Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması.
  • revende : f. Giden, gidici. * Çok yürüyen.
  • revendegân : (Revende. C.) f. Yürüyenler, gidenler.
  • revg : Talep etmek, istemek. * Yönelmek, eğilmek, meyletmek.
  • revgan : f. Yağ. * Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. * Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. * Parlak deri.
  • revgandân : f. Yağ kandili.
  • revgani : f. Revani tatlısı.
  • revh u reyhan : Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk.
  • revh(a) : İç açıklığı. Rahat. * Rahmet. * Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık. (Bak: Ravh)
  • revhanî : İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.
  • revhaniyet : Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.
  • revhat : Öğlen vaktinden akşama kadar gitmek.
  • revhullah : (Bak: Ravhullah)
  • revir : Alm. Okul, kışla gibi yerlerde ufak hastalıkları olanların yatırıldıkları hasta odası, ilk bakım yeri. * Bölge, mıntıka.
  • reviş : f. Gidiş, hal, tavır. * Tutum, yol.
  • reviy : Edb: Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi.
  • reviyyet : (C.: Reviyyât) Bir işin her cihetini iyice düşünme.
  • revk : (C.: Ervâk) Perde, hicâb. * Boynuz. * Ev önü. * Saf, hâlis, katıksız.
  • revm : Maksad. Taleb, istek. * Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.
  • revnak : f. Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet.
  • revnak-bahş : f. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren.
  • revnak-dâr : f. Parlak, lâtif, güzel, hoş.
  • revnak-efza : f. Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren.
  • revnak-nüma : f. Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren.
  • revnüma : (Ru-nüma) f. Zuhur eden, kendini gösteren. * Yüz görümlüğü.
  • revs : Sabit olmak.
  • revse : Pislik. * Fışkı, tezek.
  • revv : Çift, karı-koca, zevc.
  • revy : (Davar) Suya kanmak.
  • revz : Sınamak, denemek, tecrübe.
  • revzat : (C.: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer. * Bostan.
  • revzeke : (C.: Revâzik) Küçük kuzu ve oğlak.
  • revzen : (C.: Revâzin) Pencere.
  • revzene : (C.: Revâzin) Pencere.
  • rey' : Arpa, buğday, tahıl. * Rücu', geri dönme, avdet. * Ziyade, çok.
  • reyah : (Râh. C.) şaraplar. * Gökçek kokulu küçük bir kuyu.
  • reyb : (Bak: Rayb)
  • reyc : Akça, para, pul. * Örtülmüş ve kilitlenmiş olan büyük kuyu.
  • reyde : (C.: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı. * Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr.
  • reyean : Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme. * Her şeyin evveli, tazelik zamanı.
  • reyhan : Hoş güzel koku. * Rızık ve maişet, rahmet. * Ekin yaprağı. * Fesleğen denilen kokulu bir ot.
  • reyhanî : Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.
  • reyhekan : Za'feran.
  • reyk : Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi.
  • reym : Alçak yer. * Kabir. * Derece. * Deveyi boğazlayıp taksim ettikten sonra kalan kemik. * Ziyâde çok, fazla.
  • reyn : Leke, kir, pas. * Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması. * Uyku, mestlik galebe etmek. * Çıkması mümkün olmayan şey.
  • reys : (Reysân) Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek. ◊ Eğlenmek, eğlendirmek.
  • reyş : Ok yeleklemek.
  • reyta : (C.: Riyat-Riyâtâ) Car denilen örtü.
  • reyya : Güzel koku.
  • reyyan : (C.: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş. * Sarhoş.
  • reyye : Çokluk, fazlalık, kesret.
  • rez : f. Bağ kütüğü, asma.
  • reza' : (Bak: Reda')
  • rezaat : Süt emme.
  • rezag : Sıvı balçık. * İnce çamur.
  • rezahat : Yorulmak. * Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.
  • rezail : (Rezile. C.) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.
  • rezalet : Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
  • rezan : Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.
  • rezanet : Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.
  • rezaya : (Rezie. C.) Musibetler, belâlar.
  • rezayil : (Rezile. C.) Çörçöp. * Faydasız ve asılsız nesne.
  • rezaz : Zayıf yağan yağmur.
  • rezban : f. Bağ bekçisi, bağcı.
  • rezeme : (C.: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.
  • rezen : (C.: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.
  • rezie : (C.: Rezâyâ) Musibet, felâket, belâ.
  • rezil : Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz.
  • rezil ü rüsva : Kusur ve ayıpları meydana çıkarılmış, kepâze olmuş olan.
  • rezile : (C.: Rezâil) Fenâ ve kötü huy.
  • rezim : Arslan kükremesi.
  • rezin : Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.
  • reziz : Elbise boyamada kullanılan bir ot cinsi.
  • rezm : Deve avazı. * Gök gürlemesi. * Cem'etmek, toplamak. ◊ f. Cenk, muharebe, çarpışma, savaş. ◊ Akmak, seyelân.
  • rezmgâh : f. Savaş meydanı, muhârebe sahası.
  • rezmî : f. Savaşla ilgili.
  • rezmyuz : f. Savaşçı, kavgacı, muhârib.
  • rezn : Bir şeyi kaldırıp ağır mı hafif mi diye görmek. ◊ Koparmak.
  • rezz : Bir şeyi yere batırmak. * Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi.
  • rezzak : Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. (Allah)
  • rezzakane : f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
  • rezzakiyet : Her mahluka münasib rızkını verici olmak.
  • rezzaz : Pirinç satan. Pirinç satıcı.
  • rezze : İçine kilit sokulan kapı razzesi.
  • ri : Kur'an alfabesinin onuncu harfi olup, ebcedî değeri 200'dür.
  • ri'bal : (Ri'bân) Arslan.
  • ri'be : (C.: Riâb) Sihir.
  • ri'de : Titremek, hareket etmek.
  • ri'mam : Sevmek.
  • ri've : Depretmek.
  • ri'y : Hey'et. * Güzel halet, iyi hal. * Güzel elbise.
  • ri'ye : (C.: Riin) Sihir.
  • ria : (Râî. C.) Çobanlar. ◊ Yüksek yer.
  • rias : Tâç.
  • riat : (Rie. C.) Akciğerler.
  • riayet : İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. * Uymak, tâbi olmak. * Otlamak veya otlatmak. * Hıfzetmek, korumak.
  • riayeten : Saygı ve hürmet göstererek. Sayarak. Hürmet ederek. * Tâbi olarak.
  • riayetkâr : f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren.
  • rib' : Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması.
  • riba : Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir. * Faiz. * Muamelede meşru miktardan More…
  • riba-har : f. Faizle para işleten, tefeci.
  • ribab : Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı.
  • ribabe : Ahd, söz, yemin, misak.
  • ribac : Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.
  • ribah : (Ribh. C.) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar.
  • ribat : (C.: Ribâtât) Han gibi konaklanacak yer. Tekke. * Bağ, ip. * Sağlam yapı.
  • ribatet : Kalb kuvveti. * Tahammül, sabır. * Kalbi sağlam olma.
  • ribatî : Hancı, odacı.
  • ribbî : (C.: Ribbiyyun) Büyük kalabalık.
  • ribbiyyun : (Rabb. dan) Âlimler, fakihler. * Büyük topluluk.
  • ribet : (C.: Riyeb) şüphelilik. şüpheye düşme.
  • ribh : Kâr, kazanç. * Fâiz. ◊ (Bak: Ribh)
  • ribhale : Azası büyük olan, organları iri olan.
  • ribka : (C.: Ribak) Davar bağlamada kullanılan ip. ◊ Kement. Kement bağı. İlmekli ip.
  • ribze : Deveye katran sürmede kullanılan yün parçası.
  • ric'at : Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.
  • ric'î : Geri dönmeye ait ve mensub. * Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir.
  • rica : Yalvarmak, niyaz eylemek. * Canib. Taraf. (Bak: Recâ)
  • rical : (Recül. C.) Erkekler, er kişiler. * Mevki sahibi kimseler, devlet adamları. * Yaya olanlar.
  • riçal : f. Reçel.
  • ricalen : Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak.
  • ricalullah : Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal)
  • ricam : Büyük taş.
  • ricaname : f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
  • riçar : f. Reçel.
  • ricl : Ayak, kadem.
  • ricle : Semizlik otu.
  • rics : Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık.
  • ricz : Azab, vesvese. * Maddi ve mânevi pislik. * Puta tapma.
  • rid' : Yardımcı, muavin. * Gözleyici.
  • rida : Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal. * Akıl. İlim. Seha. * Zinet. Parlaklık veren şey. * Hırka.
  • rida' : (Bak: Red'a)
  • ridas : Taş atmak.
  • riddet : İslâm dininden dönme. İrtidad. * Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.
  • riddidî : Reddetmek.
  • riddis : (Mübalağa ile) Taş atan.
  • ridf : (C.: Erdâf) Arka.
  • ridfan : Gece ve gündüz.
  • ridfe : (C.: Ruzuf) Diş aşığı kemiği.
  • ridvan : Memnunluk, razılık, hoşnudluk. * Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
  • ridvanullahi aleyh : Allah ondan razı olsun meâlinde dua.
  • rie (re') : Akciğer.
  • rieteyn : İki akciğer.
  • rif : (C.: Eryâf) Mâmur, bayındır yer. * Ekini bol ve ucuz olan yer.
  • rif'at : Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak.
  • rifa' : Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.
  • rifade : Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
  • rifas : Ayakla vurmak, tepmek.
  • rifd : (C.: Erfâd - Rufud) Atâ, hediye, bahşiş. * Yardım, muavenet.
  • rifk : Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)
  • rifkî : (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.
  • rig : f. Kum. * Toz.
  • rih : Rüzgar, yel. * Sızı, romatizma. * Mc: Galebe, kuvvet. Rahmet. * Devlet. Hoş ve iyi şey. * Koku.
  • rihal : (Rahl. C.) Deve palanları. ◊ Büyük halı.
  • rihale : At semeri, eyer.
  • rihat : Kayış yapımında kullanılan deri.
  • rihlet : Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek. ◊ (Bak: Rihlet)
  • rihme : (C.: Ruhum-Rihâm) Yağmur çisintisi.
  • rihs : (C.: Revâhıs) Alçak duvar.
  • rihte : f. Dökülmüş, akıtılmış.
  • rihtim : f. Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı.
  • rihv (rahv) : Yumuşak.
  • rihve : (Ruhve) Rehâvetli, gevşek. * Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli.
  • rihvet : Gevşek ve sölpük olma. Rahavet.
  • rik : Salya. Ağız suyu.
  • rik'a : Kur'an-ı Kerim'in harfleri ile bir yazı çeşidi.
  • rika : Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları. * Kısa mektublar. * Yamalar. * İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler. ◊ Darbolunmuş dirhem.
  • rikab : (Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü.
  • rikâb : Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
  • rikâbdar : Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
  • rikâbî : Binici, binen.
  • rikak : Yer yarığı.
  • rikase : Davar bağlanan yer.
  • rikaz : Yer altında bulunan madenler. * Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal.
  • rikbe : '(C.: Rikeb-Rekebât) Diz. (Diz, insanın ayaklarında olur; dört ayaklının ön ayaklarında olur.)'
  • rikk : Kulluk, ubudiyet. * Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb. * Yufka, yumuşak nesne. ◊ (C.: Erkâ) Kul, abd. * Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet. * Yufka nesne. More…
  • rikkat : Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık.
  • rikkat-âver : f. Acıma ve merhamet uyandıran.
  • rikkat-engiz : f. Acıklı.
  • rikkat-yâb : f. Acıyan, merhamet eden.
  • rikkiyyet : Kölelik, kulluk.
  • riks : Adam topluluğu. * Pis, necis.
  • rikz : Gizli söz.
  • rim : (C.: Arâyim) Beyaz geyik. ◊ f. İrin.
  • rima : Atmak. * Atışmak. * Bırakmak.
  • rimah : (Rumh. C.) Mızraklar, kargılar, süngüler.
  • rimaha (remuh) : Tepici davar, tepen davar.
  • rimahat : Mızrakçılık sanatı.
  • rimak : Nifak, ayrılık. * Darlık.
  • rimal : (Reml. C.) Kumlar.
  • riman : Eğilip meyletmek.
  • rimayet : Ok, gülle, kurşun gibi şeyleri atmada mâhir olma. Atıcılık.
  • rimdida' : Gül.
  • rime : f. Çapak.
  • rimm : (Rimme) Çürümüş kemik. Kemik çürümesi. * Yer. * Çok mal.
  • rimme : (C.: Rimem-Rimâm) Çürümüş kemik.
  • rimnak : f. Murdar, pis. * İrinli.
  • rims : Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot. * Islah etmek, düzeltmek.
  • rind : f. Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. * Laübali meşreb feylesof. * Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında More…
  • rindân : f. Kalenderlik. * Rindler.
  • rindî : f. Kalenderlik, rindlik, aldırışsızlık.
  • rir : Fâsid, bozuk, yaramaz.
  • ris : f. Öfke, gazab, gayz.
  • riş : f. Yara. * Yaralı. * Tüy. Kıl. Kuş kanadı. * Sakal.
  • riş (riyâş) : Çok pahalı elbise.
  • rişa : (Rişvet. C.) Rüşvetler.
  • rişa' : (C.: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan. * Menazil-i Kamer'den 'Balık karnı' dedikleri menzilin adı.
  • risail : (Bak: Resail)
  • risale : Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
  • risalet : Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
  • risar : (C.: Ravâsır) Reçel. * Turşu.
  • rişaş(e) : Döküntü, serpinti.
  • rişbüz : f. Keçi sakalı gibi sivri olan sakal.
  • rişdar : f. Sakallı.
  • risde : İnsan cemaatı, insan topluluğu.
  • rişdet : Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.
  • rise : Miras yemek.
  • rişe : Saçak, püskül.
  • rişe-gir : f. Kökleşmiş, kök tutmuş.
  • rişhand : f. Bıyık altından gülme. Alay.
  • rişk : Atılan ok.
  • risl : Vakar, ciddiyet, sekinet. * Sabır.
  • rism : Kırmak. * Bulaştırmak.
  • risman : f. İp, halat.
  • risman-bâz : f. İp oynayan. * Mc: Cambaz.
  • rişsaz : f. Cerrah.
  • riştab : f. Kıvırcık saç ve sakal.
  • rişte : f. Tel, iplik, hayt.
  • rişte-füruş : f. İplik satan. İplikçi.
  • rişvet : Bir işi yapmak veya bitirmek için haksız yere alınan mal veya para. (Bak: Rüşvet)
  • rişvet-hâr : f. Rüşvet yiyen.
  • ritam : (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
  • ritane : Arap lisanından başka dille konuşmak.
  • ritic : Çıkmaz yol. Yasak olan şey. Haram.
  • ritl : (Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey. ◊ (Bak: Ratl)
  • ritm : (Reythme) Fr. Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. * Müvazeneli ve tenasüblü hareket.
  • ritmik : Ölçülü, âhenkli.
  • riv : f. Hile, düzen.
  • riva : (Reyyân. C.) Suya kanmış olanlar.
  • riva' : (C.: Erviye) Deve üstünde yük bağlanılan ip.
  • rivad : Talep etmek, istemek, arzulamak.
  • rivak : (Bak: Revak)
  • rivayat : (Rivâyet. C.) Rivayetler.
  • rivayet : Hikâye edilen hâdise veya söz. * Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. * Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması. * Kuyudan More…
  • rivayetkerde : f. Söylenilen. Rivayet edilen.
  • riya : Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket. (Bak: İhlâs)
  • riyad : Ot aramak.
  • riyah : (Rih. C.) Rüzgârlar, yeller. * Letaif ve in'amlar. * Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet. * Mazarrat.
  • riyakâr : Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
  • riyakârâne : f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
  • riyaset : Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık.
  • riyasetpenah : f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan.
  • riyaz : (Ravza. C.) Bahçeler. Ağaçlık, çimenlik yerler. Yeşil bahçeler.
  • riyazat : (Riyazet. C.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men' ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.
  • riyazet : Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak. * Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve More…
  • riyazi : Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair.
  • riyaziyat : Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri.
  • riyaziye : Hesap ilmi. Matematik bilgisi. Hesapla alâkalı. * Bir yazı çeşidi.
  • riyaziyyun : (Riyazî. C.) Matematik âlimleri.
  • riyeb : (Ribet. C.) Şüpheye düşmeler.
  • riyy : Suya kanmak. * Beni Amir vilâyetinde bir dağın adı.
  • riz : f. Döken, saçan, akıtan.
  • riza : Memnunluk, hoşluk, razı olmak. * İstek, arzu. Kendi isteği.
  • riza-cu : f. Allah'ın rızasını arayan. Razı etmeyi gaye edinen.
  • riza-dâde : f. Razı olmuş, kabul etmiş.
  • rizaen : Razı olarak.
  • rizam : Kabile, kavim, topluluk. ◊ Serkeş adam veya at. ◊ Büyük kaya parçası.
  • rizan : f. Akan, dökülen.
  • rize : f. Döküntü, kırıntı. Ufak parça.
  • rize rize : f. Parça parça, ufak ufak.
  • rizeçin : f. Kırıntı ve döküntü toplayan.
  • rizehâr : f. Kırıntı ve döküntü yiyen.
  • rizehor : f. Kırıntı, döküntü yiyen.
  • riziş : f. Akış, dökülüş.
  • rızk : Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet.
  • rizme : Esvap koyulan bohça.
  • rizne : Su toplanacak yer.
  • rizvan : (Bak: Rıdvan)
  • rizz : Gizli ses.
  • robot : Fr. Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz.
  • rol : Fr. Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım.
  • roman-vâri : f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
  • romörk : Fr. Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt.
  • röportaj : Fr. Bir gazete muharririnin gördüklerini anlatan yazısı.
  • rota : Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.
  • rovelver : Fr. (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca.
  • ru : f. Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden.
  • ru (ruy) : f. Yüz, cihet. Sebep. Çehre.
  • ru' : Kalb, fuad. Kalbde korku ârız olacak yer. * Zihin ve akıl.
  • ru'b : Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak. * Kesmek. * Sihir, büyü, efsun. ◊ Sütün yoğurt olması.
  • rü'be : (C.: Rüâb) Ağaç parçası.
  • ru'bub : Zayıf, korkak kişi.
  • rü'yet : Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek. * Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek. * Araştırmak.
  • ru'z : (C.: Erâz) Okun, demirini sokacak yeri.
  • ru-mal : f. Yer süren.
  • ru-nüma : f. Yüz gösteren, meydana çıkan. * Yüz görümlüğü.
  • ru-nümun : f. Meydana çıkan, yüz gösterici.
  • ru-puş : f. Yüz örtüsü, peçe. * Yüz örten.
  • ru-şinas : f. Bilen, tanıyan.
  • ru-şinasî : f. Aşinâlık, tanırlık.
  • ru-siyah : f. Kara yüzlü. Ayıbı olan.
  • ru-zerd : f. Sararmış, sarı yüzlü.
  • ruaf : Burun kanaması.
  • ruam : Burun suyu, sümük. * Sakağı (mankafa) hastalığı.
  • ruama : Çekirge çokluğu.
  • ruat : (Râî. C.) Çobanlar.
  • rüavi : Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve.
  • rub : f. Süpürge. * Süpürme.
  • rub' : Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı.
  • ruba : (Bak: Rüba)
  • rüba : f. Kapan, çalan, alan (mânâsına birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Dil-rüba $ : Gönül kapan, gönül alan. İz'an-rüba $ : Aklı alan, hayret veren. ◊ (C.: Ravâbi) Tepe, More…
  • rubah : (Rubeh) f. Tilki. * Mc: Kurnaz, hilekâr.
  • rubaî : (Bak: Rübaî)
  • rübaî : Dörtlük olan. Dörtle ilgili. * Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir. * Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi More…
  • rubb : Meyva suyu.
  • rübb : (C.: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm.
  • rübba : (C.: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.
  • rübbah : Erkek maymun.
  • rubban : Kaptan.
  • rubbe : Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. 'Öylesi var ki' mânâsındadır.
  • rubbema : (Rubbe-mâ) Bâzan, bâzı kere.
  • rübbema : (Bak: Rubemâ)
  • rübd : Kılıcın cevheri ve rengi.
  • rübde : Siyaha yakın boz renk.
  • rubehane : f. Kurnazca, tilkicesine.
  • rubehî : f. Kurnazlık. Tilkilik.
  • ruberah : f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru.
  • ruberu : f. Yüzyüze.
  • rubh : Deve yavrusu. * Bir kuşun adı. * İç yağı.
  • rubu' : (Rub'. C.) Dörtte birler. * Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.
  • rübubiyet : (Bak: Rububiyet)
  • rübud : Dâim. * Yüreğin oynaması. * Durdurmak. * Hapsetmek.
  • rübude : f. Kapılmış, kapılan.
  • rubuz : Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere 'merbaz' derler)
  • rübye : (C.: Rubâ) Arz haşeratından bir cins. * Çok, ziyâde.
  • rubz : Her nesnenin ortası. * Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.
  • rüc'a : Rücu' mânâsına mastar.
  • rücbe : Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.)
  • rüceme : (C.: Rucâm-Rucum) Büyük taş.
  • rüchan : Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.
  • rüchaniyet : Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.
  • rücu' : Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme. * Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
  • rücum : (Recm. C.) Taşa tutmalar, taşlamalar.
  • rücun : Mahbus olmak, hapsolunmak. * Bir yere durmak.
  • rücz (ricz) : Devenin mak'adında olan bir hastalık. * Pis, necis. * Azap. * Put, sanem.
  • rud : f. Irmak, çay. * Saz teli, saz kirişi. * Kemençe. ◊ Yavaş yürümek.
  • rud-averd : f. Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler.
  • ruda' : Hastalığın insana yine dönmesi. * Gövde ve beden ağrısının her birisi.
  • rudaa' : (Radi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
  • rudab : Ağızdan akan su.
  • rüdab : Ağızdan akan su, salya.
  • rudbar : f. Irmak kenarı. * Büyük ırmak.
  • rudda' : (Râdı. C.) Süt emenler.
  • rude : (C.: Rudegân) f. Bağırsak.
  • rudha : Perde, setre.
  • rüdn : (C.: Erdân) Kaftan ve gömlek yeninin koltuktan tarafı.
  • rudsaz : f. Çalgıcı.
  • rüdum : (Redm. C.) Bendler, sedler.
  • rüesa : (Reis. C.) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar.
  • rüfaî : Ahmed-i Rüfaî tarikatına mensub.
  • rüfat : Parçalanmış, dağıtılmış. * Çürümüş.
  • rüfaz : Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.
  • rüfeka : (Refik. C.) Arkadaşlar.
  • rüfka : (C.: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat.
  • rufse : Su nöbeti.
  • rüft : Bir küçük canavar. ('İnâk-ul arz' da derler) ◊ f. Süpürme.
  • rufud : (Rifd. C.) Bahşişler.
  • rüful : Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
  • ruga' : Sada, ses. * Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.
  • rugba' : Rağbet etmek, istemek, arzulamak.
  • rugerdan : f. Yüz döndüren, yüz çeviren.
  • rugl : Bir acı ot. * Sünnetsizlik. * Bol olmak, bolluk.
  • ruh : f. Yanak, yüz, çehre. * Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık. * Öz, hülâsa, en mühim nokta. * His. * Kur'an. * İsa (A.S.). * Cebrail (A.S.). * Korkmak. More…
  • ruh-bahş : f. Ruh veren, ruh bahşeden.
  • ruh-efza : f. Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir)
  • ruha : Ferahlık. * Yumuşak rüzgâr.
  • rüha : Urfa şehri.
  • ruham : Mermer.
  • ruhama : (Rahim. C.) Rahim olanlar.
  • ruhamî : Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.
  • ruhanî : Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
  • ruhaniyyet : Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik.
  • ruhaniyyun : (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar.
  • ruhas : (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler.
  • ruhasa' : Sıtma teri.
  • rühavî : f. Urfa'lı.
  • ruhb : Genişlik, vüs'at.
  • ruhban : 'Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve More…
  • ruhbaniyet : (Bak: Rehb, Rehbaniyet)
  • ruhda' : Sıtma.
  • ruhî : Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça.
  • ruhiyat : Ruh ilmi, psikoloji.
  • ruhlet : Göçüp giden kimseler.
  • ruhperver : f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren.
  • ruhs : Ucuzluk. * Hafif pahalı olmak.
  • ruhsar (ruh) : Yanak. Çehre. Yüz.
  • ruhsat : (C.: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade. * Genişlik. * Kolaylık. * Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer More…
  • ruhsât : (Ruhsat. C.) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler.
  • ruhsatiyye : San'at veya ticaret için verilen izin kâğıdı.
  • ruhsatname : f. İzin kağıdı.
  • ruhsatyâb : f. İzin ve müsaade alma.
  • rühşuş : Sütlü deve.
  • ruhud : Etli, besili, şişman, semiz. (Müe: Ruhude)
  • ruhul : Binmek için kullanılan deve.
  • ruhullah : Allah'ın emriyle meydana gelen. * İsa Aleyhisselâm'ın bir lakabı.
  • ruhum : Esirgemek, korumak, rahmet.
  • rühun : (Rehin. C.) Rehinler.
  • rühus : Çok yiyen obur, ekvel.
  • ruhve : (Bak: Rihve)
  • ruk'a : (C.: Rıka'-Ruka') Kısa mektub. * Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası. * Dilekçe. * Yama.
  • rukaba' : (Rakib. C.) Bekçiler.
  • rukad : Uyku, nevm. Uyuma.
  • rukak : Yufka ekmeği.
  • rükam : Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan.
  • rukba : Muntazır olmak, beklemek. * Bir kimseye, 'Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun' demek.
  • rükban : (Râkib. C.) Biniciler, binenler, binmişler.
  • rükbe : (C.: Rükeb-Rükebât) Diz. Dizkapağı.
  • rukde : Uyuma. * Berzah âlemi. (Bak: Rukud)
  • rükeb : (Rükbe. C.) Dizler, dizkapakları.
  • rukk : (C.: Rikâk) Yer, arz.
  • rükkab : (Râkib. C.) Biniciler, ata binenler.
  • rükn : Direk. Esas. * Kuvvet. * Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli. * Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan. * Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
  • rukta : Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması.
  • rükû' : Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.
  • rükub : Binme. * Bir vasıtaya binme.
  • rüküb : (Rikâb. C.) Üzengiler.
  • rukud : Uyuma, nevm.
  • rükud : Durgunluk. Durgun olma.
  • rükudet : Durgunluk, durulma.
  • rukum : (Rakam. C.) Rakamlar.
  • rükun : Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.
  • rükün : (Bak: Rükn)
  • rükunet : Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma.
  • rükuz : Seğirtmek, koşmak.
  • rukye : (C.: Rukâ) Duâ, efsun.
  • rum : Anadolu. * Osmanlı Devleti ve Arabistan hârici yerler. * Romalı.
  • rum suresi : Kur'an-ı Kerim'in 30. suresidir. Mekkîdir.
  • rümam : Kuru ot.
  • rumeli : Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Kıt'asındaki kısmı.
  • rumh : (C.: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik.
  • rümh : (C.: Rimâh) Mızrak, kargı, süngü. * Mc: Yoksulluk, fakirlik.
  • rumi : Rumelinden olan, Anadolulu olan. * Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı.
  • rümis : Sözüne güvenilmeyen kimse. Verdiği söze itimad edilmeyen kişi.
  • rümle : (C.: Ermal-Rumul) Siyah hat.
  • rumman : Nar. (Bir meyva adı)
  • rümman : Nar denilen yemiş.
  • rümmane : Kapan taşı. * Kırkbayır.
  • rümme : (C.: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası.
  • rümuk : Durmak. * İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.
  • rumus : (Rems. C.) Mezarlar, kabirler.
  • rumuz : (Remz. C.) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler.
  • rumuzât : (Rumuz. C.) Remizler, işaretler.
  • rümye : Ağaçtan nakşolmuş bir suret.
  • rüs' : Göz kapağında olan hastalık.
  • rüşa : (Rişvet. C.) Rüşvetler.
  • rüşd : Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek. * Hayra isabet etmek. * Büluğa ermek. * İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi More…
  • rüşd ü irşad : Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.
  • rusde : (C.: Risâd) Ziynet, süs.
  • rüşdî : Rüşdle ilgili. Olgunluğa dair.
  • rüşdiye : Eskiden orta tahsil derecesindeki mektep. * Rüşde dair.
  • rüşeda : (Reşid. C.) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri.
  • rüsela : (Resül. C.) Resüller, peygamberler.
  • ruşen : f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr.
  • ruşenbeyan : f. Fasih konuşan. Açık ifadeli.
  • ruşendil : Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar.
  • ruşengir : Cilâcı, parlatıcı.
  • ruşenî : f. Açıklık, aydınlık. * Belli olma.
  • ruşenzamir : Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan.
  • rüşeym : Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir)
  • rusg : Bilek.
  • rüsg : (C.: Ersâg) Bilek. * Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.
  • ruspi : Fâhişe, orospu.
  • rusta : f. Köy, karye.
  • rüsta-hiz : f. Mahşer, kıyamet.
  • rustaî : f. Köylü.
  • rüstaî : (Rüstâyi) f. Köyle ilgili. * Köylü.
  • rustak : (C.: Resâtik) Köy, karye. Çiftlik.
  • rüstak : (C.: Resâtik) Büyük köy.
  • rustakî : Köylü.
  • rüste : f. 'Çıkmış, bitmiş, yetişmiş' anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-rüste $ : Yeni yetişmiş bitki.
  • rüstem : f. Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya 'Rüstem-i Sistanî' nâmiyle meşhur İran'lı bir kahramandır.
  • rüstî : f. Üstünlük, muvaffakıyet. * Yiğitlik. * Kuvvet.
  • rüsub : Kab içinde kalan su. * Suyun dibine batmak. * Tortu, dibe çöken, çöküntü.
  • rüsubat : Çöküntüler, tortular.
  • rüsuh : İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak. * Meharet, meleke.
  • rüsuhiyet : Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.
  • rüsül : (Resül. C.) Peygamberler, resüller. Bir kitapla gelen nebiler.
  • rüsum : Resimler, şekiller. Âdetler. Vergiler, gümrükler, gümrük vergisi. * Merasim, usûl.
  • rüsumat : (Rüsüm. C.) Gümrük idâresi.
  • rüsva : (Rüsvay) f. Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış.
  • rüsvayî : f. Rezillik, itibarsızlık, haysiyetsizlik.
  • rüsve : Muhkem ve sağlam olmak. * Sâbit olmak.
  • rüşvet : Kanunen bir iş gördürmek gayesi ile vazifeli olan kimseye, gayr-i meşru olarak verilen para vesâir menfaat ve fayda.
  • rutab : Hurma.
  • rutb : Yaş ot.
  • rütbe : Basamak, derece. * Memuriyet derecesi. * Sıra. Mertebe, menzile. * Efkârın sonu. * Merdiven ayağı.
  • rütbeşinas : f. Derece bilir. Rütbe tanır.
  • rüteb : (Rütbe. C.) Rütbeler, dereceler.
  • rutebî : Rütbelere ait.
  • rütebî : Rütbeye dair ve rütbelere mensub.
  • rütte : Pelteklik, kekemelik.
  • rütte' : Otlayan hayvan.
  • rütub : Sâbit olmak, kaim olmak, devamlılık, süreklilik.
  • rutube : (C.: Rutebât-Ruteb) Olmuş yaş hurma.
  • rutubet : Yaşlık, nem, ıslaklık. * Havadaki veya yapı içindeki nem.
  • ruud : (Ra'd. C.) Gök gürültüleri.
  • rüüd : Genç kadın. Kız.
  • ruunet : İnsana ağır gelecek hâllerde bulunma. * Sünepelik, bönlük.
  • rüus : (Re's. C.) Re'sler. Başlar. Kafalar.
  • ruval : Salya.
  • rüval : Salya, ağız suyu.
  • ruvat : (Râvi. C.) Hikâye edenler. Rivayet edenler.
  • rüveyde : (Rüvide) İnce, hoş, nazik. * Bitmiş, neşvünema bulmuş.
  • rüveyha : Zariflik, incelik.
  • ruy : (Bak: Ru) ◊ f. Tunç.
  • ruy-ver : f. Tunçtan.
  • ruya : f. Yerden biten (bitki).
  • rüya : (Rü'ya) Uykuda görülen misalî âlem. Düş.
  • ruyin : f. Tunç. * Tunçtan.
  • ruyin-ten : f. Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu.
  • rüyub : (Reyb. C.) şekler, şüpheler.
  • rüyuh : Zelillik, horluk, hakirlik. * Zayıflık.
  • rüyun : Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ' : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak.
  • ruz : f. Gün, 24 saatlik müddet. * Gündüz.
  • ruz u şeb : Gece ve gündüz.
  • ruz-efzun : f. Uzun ömürlü.
  • ruzaa' : (Razi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
  • rüzah (rüzuh) : Davarın çok zayıf olması.
  • rüzam (rüzum) : Davarın çok yorulup zayıflaması.
  • ruzan : (Ruz. C.) Günler. Gündüzler.
  • ruzane : f. Gündelik. Yevmiye.
  • rüzaz : Ufalanmış taş. * Her maddenin ufağı.
  • ruzban : f. Kapıcı.
  • ruzberuz : f. Günden güne.
  • rüzdak : (C.: Rezâdik) Köy.
  • ruze : f. Oruç.
  • ruzedâr : f. Oruçlu.
  • ruzegüşa : f. Oruç bozan, oruç açan, iftar eden.
  • ruzehar : f. Oruç yiyen. Oruçsuz.
  • rüzela : (Rezil. C.) Reziller.
  • rüzgâr : f. Zaman, devir, hengâm, vakit. * Dünya, âlem. * Yel.
  • ruzî : f. Azık, rızık. Nasib, kısmet. * Gündüzle alâkalı. Gündüze âit.
  • ruzîhâr : f. Rızık yiyici. Canlı, mahlûk.
  • ruzine : f. Gündelikçi.
  • ruziresan : f. Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.)
  • ruzmerre : f. Her günkü. Her günlük.
  • ruzname : Vakit cetveli, takvim. * Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt. * Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı. * Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
  • rüzz : Pirinç.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan
    (O’na saygı gösterenler) içindir.
    (BEYYİNE-8)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ