25 Ağustos 2019
24 Zi'l-Hicce 1440
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • u'büd : İbadet et (meâlinde emir.)
  • u'cube : Taaccüb olunacak şey. Ucube. Pek acib ve garib olan. * Hayret edilecek derecede olan isti'dad.
  • u'lume : (C.: Eâlim) Alâmet, işaret, nişan.
  • ubab : Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. * Cemaat, topluluk. * Taşkın sel suyu. * Pek taşkın, coşkun.
  • übab : Şiddetli ve taşkın sel suyu.
  • übab : Şiddetli ve taşkın sel suyu.
  • ubar : f. Ağlama, inilti.
  • übatir : Akrabasını arayıp sormayan kişi.
  • übatir : Akrabasını arayıp sormayan kişi.
  • übbehet : Ululuk, büyüklük, azamet.
  • übbehet : Ululuk, büyüklük, azamet.
  • ubeyd : Küçük kul, kulcuk.
  • übeyd : (Abd. dan) Kölecik, kulcağız.
  • übeyd : (Abd. dan) Kölecik, kulcağız.
  • übhet : (Bak: Übbehet)
  • übhet : (Bak: Übbehet)
  • übne : (C.: İben) Ağaç boğumu.
  • übne : (C.: İben) Ağaç boğumu.
  • ubr : Çok. * Sedir ağacından su kenarlarında biten ağaç.
  • ubs : Huzursuzluktan yüz burkulmak. Yüz ekşime, surat asma.
  • ubsur : Seri. Çok yürüyen deve.
  • ubud : (Ebed. C.) Ebedler, sonsuzluklar.
  • übud : Ürkmek.
  • übud : Ürkmek.
  • ubudet : Kulluk. (Aslında zillete derler.)
  • ubudiyyet : Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek.
  • übülle : Basra yakınında bir harap şehir. * Bir miktar hurma.
  • übülle : Basra yakınında bir harap şehir. * Bir miktar hurma.
  • ubur : Geçmek. Atlamak. * Zorlamak. * Suyun öte kıyısına geçmek.
  • ubus : Çatık yüzlü. Abus. * Utanmaz kimse.
  • ubuset : Yüz ekşiliği. Çehre çatıklığı. Somurtkanlık.
  • übüvvet : (Eb. den) Babalık, atalık.
  • übüvvet : (Eb. den) Babalık, atalık.
  • übüvveten : Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.
  • übüvveten : Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.
  • ubye : Büyüklenmek, kibirlenmek.
  • ucab : (Uccâb) Çok şaşılacak fazla gülünç olan şey.
  • ücac : Tuzlu, acı su.
  • ücac : Tuzlu, acı su.
  • ucacet : (C.: İcâc) Dişi deve sürüsü. * Toz. * Yüce avazlı, yüksek sesli.
  • ücahin : (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
  • ücahin : (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
  • ucale : Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık. * Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.
  • ucam : Çekirdek.
  • ucarim : Kuvvetli adam.
  • ucave : Tırnağa bitişik olan sinir.
  • ucb : (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • ucbe : Acaib ve şaşılacak şey.
  • uçbeyi : Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri More…
  • uccab : (C.: Eâcib) Şaşırıp taaccüp edecek nesne.
  • uccet : Kaygana aşı.
  • ucd : Atın kuvvetli olması.
  • ücem : (Ecme. C.) Sık ağaçlık yerler.
  • ücem : (Ecme. C.) Sık ağaçlık yerler.
  • ucfet : Kuru üzüm çekirdeği.
  • ucle : Acele ile ve çabuk yapılan iş.
  • ucm : Araptan gayrisi. Arap milletinden olmayanlar. * (Acmâ. C.) Dilinde tutukluk olanlar.
  • ucme : Dil tutukluğu. Tutuk tutuk kekeliyerek konuşma. * Acemlik.
  • ücra : f. Pek uçta ve kenarda olan. Uzak. (Bu kelime, Arapça zannedilerek 'hücra' yazılması yanlıştır.)
  • ucre : (C.: Ucer) Ağaç boğumu. * Düğme. * Bedenin tomur kabaran yeri. * Ayıp.
  • ücret : Hizmet karşılığı verilen şey.
  • ücret : Hizmet karşılığı verilen şey.
  • ucruf : (C.: Acârif) Uzun ayaklı karınca.
  • ücum : Kale.
  • ücum : Kale.
  • ücümm : Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar. * Sığınacak yer. * Damlı dört köşeli ev.
  • ücümm : Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar. * Sığınacak yer. * Damlı dört köşeli ev.
  • ücun : Suyun renginin ve tadının bozulması.
  • ücun : Suyun renginin ve tadının bozulması.
  • ücur : (Ecir. C.) Ecirler, sevablar.
  • ücur : (Ecir. C.) Ecirler, sevablar.
  • ücurat : (Ücret. C.) Ücretler.
  • ücurat : (Ücret. C.) Ücretler.
  • ud : Meşhur bir sazın adı. * Bir hoş kokulu buhur. * Ağaç parçası. * Budak.
  • ud'iyye : (C.: Eda'i) Mesel, hikâyat. * Bilmece, yanıltmaç.
  • udal : Katı, şiddetli. * Pek zor. * Ağır hastalık.
  • udat : Düşman.
  • uddet : Gelecek zamanın hâdiseleri için, darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık. Mühim levâzımat. * İstidad. * Gençlerin yüzlerinde çıkan sivilce.
  • üdeba : (Edib. C.) Edibler, edebiyatçılar. * Edeb sâhibleri. Zarif kimseler.
  • üdeba : (Edib. C.) Edibler, edebiyatçılar. * Edeb sâhibleri. Zarif kimseler.
  • udhiy : Deve kuşu yumurtası.
  • udhiye : Cenab-ı Hakk'ın rızası için kurban niyetiyle kesilen hayvan.
  • udhuke : Gülünç şeyler. Komedi.
  • udhukeperdâz : f. Güldürücü, komik.
  • udi : İnce taştan kapak.
  • udika : Demir çengel.
  • udlet : (C.: Uzul) Zahmet, meşakkat. * şiddet.
  • udlul : Doğru yoldan sapma. İslâmiyetten ayrılma, sapıtma.
  • udm : Ekmek katığı.
  • udme : Buğday renklilik. * Beyazı çok olan deve.
  • udmus : Karanlık.
  • udre(t) : Yel inip hayası büyümek.
  • udric : Sarı kaftan. * Hızlı ve çok yürüyen at.
  • udtumme : Kişinin aslı.
  • udube : Keskinlik.
  • udul : Yoldan çıkma, dönme, sapma. * Vazgeçme. * (Âdil. C.) Âdiller, âdil olanlar.
  • udva' : Kuru, sert yer. * Üzerine oturulduğunda rahat olmayan yer. * Evin uzak olması.
  • udvan : Düşmanlık, haksızlık, zulüm.
  • üf : Kulak kiri. * Tırnak arasında olan kir. * Hüzün ve kedere işaret eden kelime.
  • üf'ule : Vazife, görev.
  • üf'ule : Vazife, görev.
  • üf'uvan : Erkek yılan.
  • üf'uvan : Erkek yılan. ◊ Erkek yılan.
  • ufafe : Memede kalan süt artığı.
  • ufat : Haramdan nefsini koruyanlar.
  • ufave : Çorbanın sonu.
  • ufaze : Pamuk kozası. * Yüksek yer.
  • üfçe : f. Bostan korkuluğu.
  • üfçe : f. Bostan korkuluğu.
  • üff : Of!
  • üff : Of!
  • uffare : Her nesnenin evveli. * Katılık. * Şiddet.
  • uffe : Bir deniz hayvanı. * Davarın emziğinde kalan süt bakiyesi.
  • üffe : Necis, pis.
  • üffe : Necis, pis.
  • üfhud : Yetişmiş çocuk.
  • üfhud : Yetişmiş çocuk.
  • üfhus : (C.: Efâhis) Kayalarda olan kuş yuvası.
  • üfhus : (C.: Efâhis) Kayalarda olan kuş yuvası.
  • ufk : Kıyı, kenar. * Rüzgârın estiği cihetler. * Ufuk. Gökle yerin birleşmiş gibi göründüğü yer. Görüşümüzün nihayetindeki yerler. * Mc: Görüş ve düşünüş derecesi.
  • ufka : İnce deri. * Sünnet edilen deri.
  • ufkî : Ufka ait. Ufka dair ve müteallik. * Yatık düzlük. Yatay.
  • üfkuhe : Şaşılacak şey.
  • üfkuhe : Şaşılacak şey.
  • üfn : Hamâkat, ahmaklık.
  • üfn : Hamâkat, ahmaklık.
  • üfnun : Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.
  • üfnun : Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.
  • ufre : Başın ortasında olan saç.
  • üftade : f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
  • üftade : f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
  • üftadegân : (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
  • üftadegân : (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
  • üftadegî : f. Düşkünlük, biçarelik.
  • üftadegî : f. Düşkünlük, biçarelik.
  • üftan : f. Düşen. Düşerek.
  • üftan : f. Düşen. Düşerek.
  • ufuc : (C.: Afâc) Vurmak. * Göden bağırsağı denilen bağırsak.
  • üfuk : (Efk) Yalan söylemek. * Kaçmak. * Bir işten sapmak.
  • üfuk : (Efk) Yalan söylemek. * Kaçmak. * Bir işten sapmak.
  • uful : Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak. * Mc: Ölmek.
  • üful : Batmak, kaybolmak. * Mc: Ölmek.
  • üful : Batmak, kaybolmak. * Mc: Ölmek.
  • ufunet : Çıban veya yaranın çürüyüp fena kokması. * İltihab. * Her hangi bir maddenin çürümesinden hasıl olan pis koku, çürük kokusu. * Sıkıntı veren manevî ağırlık.
  • ufure : Üzerinde her ne varsa yenilip hiç bir şey kalmayan yer.
  • üfürre : Karışmak.
  • üfürre : Karışmak.
  • ufusa : Kekrelik.
  • ugeylime : Küçük oğlan çocukları.
  • ugluta : (C.: Uglulât - Egalit) Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ugniye : Şarkılar, ilâhiler. Teganni edilen sözler.
  • ugniyye : (C.: Egâni) Ahenk.
  • ugtube : Azar, tekdir.
  • ugviyye : Belâ. Zahmet. Musibet.
  • uhah : Susuzluk. * Galiz, kaba, yoğun.
  • ühbe : Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme. * Süt.
  • ühbe : Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme. * Süt.
  • uhbuşe : Türlü kabilelerden meydana gelen topluluk.
  • uhciyye : Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ühciyye : (Ühcüvve) Hicvetmeğe sebep olan şey.
  • ühciyye : (Ühcüvve) Hicvetmeğe sebep olan şey.
  • uhcüvve : Bulmaca, yanıltmaca, bilmece.
  • ühcüvve : Hicvetmeğe sebep olan şey. * Yerme, hicvetme.
  • ühcüvve : Hicvetmeğe sebep olan şey. * Yerme, hicvetme.
  • uhde : Bir işi üzerine alma. Söz verme. * Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey. * Mes'uliyet hududu. * Ric'at ve taalluk dâiresi. * Becerme, yapma. * Mes'uliyet, More…
  • uhdud : (C.: Ahâdid) Çukur. * Uzun hat. * Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak. * Hendek. * Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.
  • uhduse : Hayret edilecek derecede uydurma haber. * Haber verilen nesne.
  • uhfuk : (C.: Ehâfik) Yer yarığı.
  • uhkuk : Yarık, hendek.
  • ühkume : Alaylı söz veya hal.
  • ühkume : Alaylı söz veya hal.
  • uhne : (C.: Ühan) Kin tutmak.
  • uhra : Sâir, diğer, başka. Ahir, gayr, son, sonra.
  • uhre : Bir şeyin sonu.
  • uhrevî : Âhirete dair, âhiretle alâkalı. Öteki dünyaya ait.
  • uhrun : f. Doğurmayan, kısır kadın veya hayvan.
  • uht : (C.: Ahavât) Kızkardeş.
  • uhteyn : İki kızkardeş.
  • uhud : (Ahd. C.) Ahidler, yeminler, peymanlar, anlaşmalar, sözleşmeler.
  • uhuvvet : Kardeşlik. Din kardeşliği. Samimi dostluk.
  • uhuvvetkâr : f. Kardeş gibi davranan. Kardeş gibi muâmelede bulunan.
  • uhuz : Göz ağrısı.
  • uhz : Sihir, efsun.
  • ukab : (C.: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu. ◊ Duman, toz.
  • ukabeyn : İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı. * Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş. * Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası. * Havuz içinde akan suyun yolu. * More…
  • ukad : (Ukde. C.) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.
  • ukala : (Âkıl. C.) Akıllılar. * Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
  • ukam : Çok sert. Pek şiddetli.
  • ukama' : (Akîm. C.) Kısırlar. Zürriyeti olmayanlar.
  • ukamis : Çok.
  • ukar : şarap. * Lüks mobilya.
  • ukas : Bir cins ot. * 'Kesmek' mânâsına mastardır.
  • ukaykan : Karınca.
  • ukaz : Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adı.
  • ukba : Âhiret, öbür dünya, bâki olan âlem. * Ceza.
  • ukba-i ferda : f. Gelecek olan âhiret. Yarınki devir.
  • ukbe : Nöbet. * Çorba bakiyyesi.
  • ukd : Düğüm. * Yoğun. * Gazap, hiddet. * Sâkin olmak.
  • ukde : Düğüm, bağ. * Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat. * Ağaçlık yer. * Pelteklik, kekemelik. * Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey. More…
  • ukde-i hayat : f. Hayat düğümü. (Çekirdek gibi)
  • ukde-i lisan : f. Kekelemek.
  • ukdegir : f. Müşkil, zor. * Şüpheli. * Düğümlü.
  • ukdegüşa : f. Müşkilleri yenen.
  • ukdevî : Düğüm biçiminde olan. Ukde ile alâkalı.
  • ükel : (Ükle. C.) Lokmalar.
  • ükel : (Ükle. C.) Lokmalar.
  • ukhuvan : Papatya.
  • ükile : Gıybet.
  • ükile : Gıybet.
  • ukiyye : (Bak: Okiyye)
  • ukkaze : (C.: Akâkiz) Ucu demirli sopa.
  • ukke : Tulum, deriden yapılan kap.
  • ükl : (Ükül) Meyve, yiyecek, azık. * Zekâ.
  • ükl : (Ükül) Meyve, yiyecek, azık. * Zekâ.
  • ukle : Bağlamak. * Hile edip aldatmak.
  • ükle : (C.: Ükel) Lokma.
  • ükle : (C.: Ükel) Lokma.
  • uklum : Kuvvetli deve.
  • ukm : Kısırlık. * Verimsizlik.
  • ukne : (C.: Uknâ-Akân-Uknât) Karın büklümü. (Şişmanlık ve semizlikten olur.) ◊ Taş oda veya kulübe, kümes.
  • ükne : Çukur içinde olan kuş yuvası.
  • ükne : Çukur içinde olan kuş yuvası.
  • uknum : (C.: Ekanim) Asıl.
  • ukr : Kısırlık. * Kısır olan kadının veya dişi hayvanın hali. * Mc: Netice alamama.
  • ukre : Kısır. Doğurmayan kadın veya hayvan.
  • ükre : Yuvarlak nesne. Top. * Çukur.
  • ükre : Yuvarlak nesne. Top. * Çukur.
  • ukruban : Akrebin erkeği.
  • ükrume : Kerem, bahşiş, lütuf.
  • ükrume : Kerem, bahşiş, lütuf.
  • üksum : Çimenlik yer. Çayırı bol ve güzel olan bahçe.
  • üksum : Çimenlik yer. Çayırı bol ve güzel olan bahçe.
  • uksume : (C.: Ekasim) Nasib, kısmet. Hisse, pay.
  • üksus : Sarmaşık.
  • üksus : Sarmaşık.
  • uktua : Alâkayı kesmek gayesiyle gönderilen şey. İlgiyi kesmek üzere verilen şey.
  • ukub : Toz. * Çömlek kaynaması. * Kalabalık. ◊ Her nesnenin sonu.
  • ukubat : (Ukubet. C.) Cezalar. İşkenceler, eziyetler. * Kısas ve şahsî cezalar.
  • ukubet : (C.: Ukubât) İşkence, azab, eziyet. * Ceza.
  • ukud : (Akid. C.) Akidler. Şartlar, bağlar. İki tarafça kabul edilen şeyler.
  • ukud suresi : Kur'an-ı Kerim'in beşinci suresi olan Mâide Suresinin diğer bir ismi.
  • ukuk : Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etmek. Zorbalık, tanımamak, âsi olmak.
  • ukul : (Akıl. C.) Akıllar.
  • ükül : (Bak: Ükl)
  • ükül : (Bak: Ükl)
  • ükule : Sürüden ayırıp beslenilen koyun.
  • ükule : Sürüden ayırıp beslenilen koyun.
  • ukunne : (C.: Ukun) Taştan yapılmış nesne.
  • ukus : (Aks. C.) Akisler, yankılar, çarpmalar.
  • ukusa : Berklik, muhkemlik, sağlamlık, sertlik.
  • ukve : Kuyruk dibi.
  • ükzube : Yalan. Uydurma, söz.
  • ükzube : Yalan. Uydurma, söz.
  • ül'üban : Oyuncu, aktör.
  • ül'üban : Oyuncu, aktör.
  • ül'ube : Piyes, oyun.
  • ül'ube : Piyes, oyun.
  • ul'ul : Göğüs altında ve karın üzerinde dile benzer bir kemik. * Çekik kuşunun erkeği. ◊ Yaramazlık. * Çağırmak. * Budak.
  • ula : Birinci, ilk, evvel. * Eskiden vezirlikten sonra gelen sivil rütbe. ◊ Şanlı, şerefli kimse.
  • ulale : Süt bakiyyesi. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
  • ulase : Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.
  • ulat : Demir örs. * Üstünde keş kurutulan taş.
  • ulbari : Bir ot cinsi.
  • ulbe : (C.: Uleb-İlâb) Fıçı. * Büyük kutu. * Sandık.
  • ülbe : Kıtlık. * Açlık.
  • ülbe : Kıtlık. * Açlık.
  • ülbub : Kiraz çekirdeği.
  • ülbub : Kiraz çekirdeği.
  • ulcum : (C: Alâcim) Erkek kurbağa. * Dağ keçisinin erkeği. * Deve kuşu. * Sağlam ve dayanıklı deve. * Çok su. * Gece karanlığı.
  • uleb : (Ulbe. C.) Fıçılar. * Büyük kutular. * Sandıklar.
  • ulebit : Yoğun ve büyük nesne. * Koyun sürüsü.
  • ulema : (Âlim. C.) Âlimler. Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri. İlmiye mensubları.
  • ülema : (Bak: Ulemâ)
  • ülema : (Bak: Ulemâ)
  • ülfet : Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
  • ülfetger : f. Ülfet eden. Ülfet edici.
  • ülfetger : f. Ülfet eden. Ülfet edici.
  • ulguze : Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ülhiyye : Çocuk oyuncağı, oyuncak.
  • ülhiyye : Çocuk oyuncağı, oyuncak.
  • ülhüvve : Oyuncak, çocuk oyuncağı.
  • ülhüvve : Oyuncak, çocuk oyuncağı.
  • uli : Sâhib. Ehil.
  • ülinnüha : (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.
  • ülinnüha : (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.
  • ulk : şarap.
  • ulka : Kahvaltı. * Az nesne. * Küçük çocuklara yapılan elbise.
  • ülker : (Bak: Süreyya)
  • ülker : (Bak: Süreyya)
  • ülkü : Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te 'Peyman' mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: 'Ahd ü More…
  • ülkü : Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te 'Peyman' mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: 'Ahd ü More…
  • ulkum : (C.: Alâkım) Çok karanlık gece. * Pek sağlam deve.
  • ullame : Kına.
  • ullef : Muz.
  • ulliyye : (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli. * Çardak.
  • ulta : Gerdanlık. * Kadınların süs olarak yüzlerine çektikleri siyah çizgi.
  • ültimatom : (Oltimatom) Fr. Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. * Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar.
  • ültimatom : (Oltimatom) Fr. Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. * Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar.
  • ulü : Sahipler. Bir şeyin ehli olanlar.
  • uluf : (Elf. C.) Binler, bin sayıları. * Ülfet ve ünsiyete ziyade meyyal ve alışkan olan.
  • ulüf : (Ulûfe. C.) Yemler, ulufeler. * Yeniçeri maaşları.
  • üluf : Binler. (Bak: Uluf)
  • üluf : Binler. (Bak: Uluf)
  • ulufe : Yeniçerilere ve sipahilere dağıtılan maaş. * Bir nevi hayvan yemi.
  • uluhiyet : İlâhlık. * Allah'ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile herşeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi.
  • üluhiyet : (Bak: Uluhiyet)
  • üluhiyet : (Bak: Uluhiyet)
  • ulum : (İlm. C.) İlimler, bilgiler.
  • ülüm : f. Bölük, takım, cemaat.
  • ülüm : f. Bölük, takım, cemaat.
  • ulüvv : Büyüklük, yükseklik. * Bir şeyin yukarısına çıkma. * Şan, şeref ve kadr sahibi olma.
  • ulüvv-ü şan : Şânı şerefi büyük. Yüksek şeref.
  • ulvan : Mektup ve yazı başlığı. * Övünme, tefahur.
  • ulvi : (Ulviye) Yüksek, yüce. * Manevî ve göğe mensub.
  • ulviyet : Ulvilik, yücelik, yükseklik, ululuk.
  • ulya : (Müe.) Pek büyük, pek yüce, daha yüksek. Çok yüksek olan.
  • ülya : (Bak: Ulyâ)
  • ülya : (Bak: Ulyâ)
  • um'ume : İnsan topluluğu.
  • üm'uz : Keçi veya karaca.
  • üm'uz : Keçi veya karaca. ◊ Keçi veya karaca.
  • üma' : Kedi miyavlaması.
  • üma' : Kedi miyavlaması.
  • umale : Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.
  • umde : İnanılacak şey. * Prensip, temel fikir. * Dostluk. Güvenilecek yer veya kimse. * Kavim veya kabilenin muteber ve mu'temedi olan. Reis. Serasker.
  • ümdud : Usûl, âdet, görenek.
  • ümdud : Usûl, âdet, görenek.
  • ümduha : Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.
  • ümduha : Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.
  • ümem : (Ümmet. C.) Ümmetler. Milletler.
  • ümena : Emin kimseler. Eminler. Emniyet sahibleri.
  • ümena : Emin kimseler. Eminler. Emniyet sahibleri.
  • ümera : (Emir. C.) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler. * Yüksek rütbeli zabitler.
  • ümera : (Emir. C.) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler. * Yüksek rütbeli zabitler.
  • ümhud : Çömlek. * Tuzluk.
  • ümhud : Çömlek. * Tuzluk.
  • ümid : f. Ummak. Emel. Arzu. İntizar. Umut. Rica.
  • ümid : f. Ummak. Emel. Arzu. İntizar. Umut. Rica.
  • ümidbahş : f. Ümitlendiren, ümit veren.
  • ümidbahş : f. Ümitlendiren, ümit veren.
  • ümidbeste : f. Ümitlenmiş, ümit bağlamış.
  • ümidbeste : f. Ümitlenmiş, ümit bağlamış.
  • ümidgâh : f. Bir şey ümit edilen yer veya makam.
  • ümidvâr : f. Ümitli. Ümit besleyen.
  • umk : Derinlik. Dibi derin. * Kuyu veya denizin derinliği.
  • umkan : Derinliğine.
  • ümluc : Yaprak. * Selvi yaprağına benzer uzun, karışık bir ot.
  • ümluc : Yaprak. * Selvi yaprağına benzer uzun, karışık bir ot.
  • ümlud : (C: Müled) Kamış dalı.
  • ümlud : (C: Müled) Kamış dalı.
  • ümm : Ana, anne, vâlide. Nine. * Asıl, esas. * Başlıca olan şey.
  • ummal : (Âmil. C.) İdare âmirleri. Valiler. Tahsildarlar.
  • umman : Büyük deniz. Okyanus. * Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.
  • ümman : Emin kimse. Emniyetli kişi.
  • ümman : Emin kimse. Emniyetli kişi.
  • ümmehat : (Ümm. C.) Analar. * Esaslar, asıllar. * İslâmî ana eserler. Me'haz olabilecek kıymetli ilmî eserler.
  • ümmet : Cemaat, kavim, taife. * Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye. * Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat. * More…
  • ümmi : Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş, mekteb ve medresede okumamış kimse. Yazı yazmak bilmeyen.
  • ümmiyane : f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
  • ümmiyane : f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
  • ümmiyet : Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak.
  • ümmiyet : Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak. ◊ Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak.
  • ümmiyye : Analık, annelik.
  • ümmiyye : Analık, annelik.
  • ümniyye : Umut, ümid. * Arzu, istek, talep. * Niyet, kuruntu.
  • ümniyye : Umut, ümid. * Arzu, istek, talep. * Niyet, kuruntu.
  • umra : Bir kimsenin mülkünü bir kimseye 'Ömrüm oldukça veya senin ömrün oldukça sana i'tâ ettim, ölsen yine benim olsun' demesi.
  • umran : İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.
  • umre : Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyaret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki More…
  • ümsüle : Örnek olarak verilen beyit. Misal olarak gösterilen mısra.
  • ümsüle : Örnek olarak verilen beyit. Misal olarak gösterilen mısra.
  • umud : (Amud. C.) Direkler. Sütunlar. * Mc: Seyyidler. Askerî elçiler.
  • umuhet : Yapılacak işte tereddüt gösterme, tutulacak yolda duraklama.
  • ümüldan : Taze fidan. Körpe dal. * Genç, güzel. * İnce ve narin vücud.
  • ümüldan : Taze fidan. Körpe dal. * Genç, güzel. * İnce ve narin vücud.
  • umum : Umumi olmak. Hep, bütün, cümle, herkes.
  • umumen : Bütün, hep.
  • umumet : Amcalık. Amca akrabalığı.
  • ümumet : (Ümm. den) Annelik, analık.
  • ümumet : (Ümm. den) Annelik, analık.
  • umumî : Herkesle alâkalı, herkese dâir.
  • umumiyet : Bir şeyin herkese âit olması. Umumilik.
  • umumiyetle : Umumi olarak. Genel olarak.
  • umur : (Emir. C.) Emirler. İşler. Hususlar. Maddeler.
  • umuraşna : (Umur-âşnâ) f. İşten anlar, işbilir.
  • umurat : (Umre. C.) Umreler. Hac mevsiminin haricinde Kâbe'yi ve Mekke-i Mükerreme'nin mübarek yerlerini ziyaret etmeler.
  • umurdide : (C.: Umurdidegân) f. İş görmüş, işten anlar ve tecrübeli kimse.
  • umya : (Bak: Amya)
  • umyan : (A'mâ. C.) A'mâlar, körler.
  • umye : Azgın ve sapkın olmak. * Husumet ve inat etmek.
  • unab : Büyük burun. * Akıl. * Karın.
  • ünafi : Büyük burunlu kimse.
  • ünafi : Büyük burunlu kimse.
  • ünah : Süstlük, zayıflık.
  • ünah : Süstlük, zayıflık.
  • ünan : İnleme.
  • ünan : İnleme.
  • ünas : Halk. İnsanlar.
  • ünas : Halk. İnsanlar.
  • unat : (Ani. C.) Esirler. * Adi, bayağı ve aşağılık kimseler.
  • unayil : (C.: Anâyil) Berk, metin, sağlam, dayanıklı, muhkem.
  • ünbub : (Ünbube) Kamıştaki boğum arası kısım. * Parmak uçları. * Tüp. İnce boru.
  • ünbub : (Ünbube) Kamıştaki boğum arası kısım. * Parmak uçları. * Tüp. İnce boru.
  • ünbuş : (Ünbûşe) Bitki kökü. Kökü yerden takımıyla birlikte çıkarılan fidan.
  • ünbuş : (Ünbûşe) Bitki kökü. Kökü yerden takımıyla birlikte çıkarılan fidan.
  • ünbuse : Çocukların oyunu.
  • ünbuse : Çocukların oyunu.
  • üncuc : (C.: Anâcic) Hızlı yürüyen at.
  • üncuc : (C.: Anâcic) Hızlı yürüyen at.
  • uncud : Çekirdeği çıkmış üzüm.
  • üncur : Şişe kılıfı.
  • üncur : Şişe kılıfı.
  • unf : Kabalık. Sertlik. Cebir ve zor.
  • ünf : (Bak: Unf)
  • ünf : (Bak: Unf)
  • unfen : şiddetle, sertlikle. Zor kullanarak.
  • unfî : (Unfiyye) Sert, şiddetli, kaba.
  • unfus : Edepsiz ve hayâsız kadın.
  • unfuvan : Gençlik ve güzelliğin başlangıcı, en parlak zamanı. * Parlaklık, tazelik.
  • unk : Boyun, gerdanlık, gerdan.
  • ünkua : Yağ biriken yer.
  • ünkua : Yağ biriken yer.
  • unkud : Salkım.
  • ünma : İçi saman veya ot doldurulmuş şey.
  • ünma : İçi saman veya ot doldurulmuş şey.
  • üns : Alışkanlık, alışma. * Arkadaş. Hemdem.
  • üns : Alışkanlık, alışma. * Arkadaş. Hemdem.
  • üns tutmak : Alışmak, birlikte düşüp kalkmak.
  • üns tutmak : Alışmak, birlikte düşüp kalkmak.
  • ünsa : Dişi. Kadın, kız.
  • ünsî : (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan. * Arkadaş.
  • ünsî : (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan. * Arkadaş.
  • ünsiyet : Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • ünsiyet : Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • ünşude : (Bak: Neşide)
  • ünşude : (Bak: Neşide)
  • unsul : Ada soğanı.
  • unsur : Kimyevî maddeden her biri. Mürekkeb cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi. * Umumdan ayrılan kısım. * Tam olan şeyin her bir parçaları. * Madde, esas, kök. Element.
  • unsut : Kıldan bükülme ip.
  • ünşuta : Düğüm, ilmik.
  • ünşuta : Düğüm, ilmik.
  • ünuf : Henüz daha yedirilmemiş olan çayır. * (Enf. C.) Burunlar.
  • ünuf : Henüz daha yedirilmemiş olan çayır. * (Enf. C.) Burunlar.
  • ünün : Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.
  • ünün : Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.
  • unuşe : Refah, huzur, rahatlık. * Adâlet. Merhamet. * Şarap. * Beğenme.
  • ünuset : Dişilik. Müennes oluş.
  • ünuset : Dişilik. Müennes oluş.
  • unv : Alçaklık. * Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.
  • ünvan : İsim. Lâkab. Adres. * Önsöz, mukaddeme.
  • unve : Zor, kuvvet gösterme.
  • unveten : Cebren, zorla, kuvvet göstererek.
  • unzub : (C.: Anâzıb) Erkek çekirge.
  • unzuba' : Çekirge olan yer.
  • ünzuha : Gurur, kibir, büyüklük.
  • ünzuha : Gurur, kibir, büyüklük.
  • unzur : Bak, gör (Meâlinde emir).
  • unzuvan : Herze ve hezeyan söyleyen kimse. * Bir ot.
  • unzuvane : Dişi çekirge.
  • ur : Önünde hendek olan istihkâm. Yüksek ve müstahkem yer, toprak tabya. Burç. ◊ Tek gözlüler. * Silâhsız, mühimmatsız olanlar.
  • ura : Çıplaklık.
  • ura' : İlmek yapmak.
  • ura'ir : (C.: Arâır) Semiz etli deve. * Şerefli adam. * Kavmin reisi.
  • uram : Eti soyulmuş kemik. * Çokluk. * Kötü ahlâk. * Şiddetli muhâlefet. * Çocuğun edepsizlik yapması.
  • urame : Hiddet. * şiddetli muhalefet. * Kötü ahlâk. * Edepsizlik etmek.
  • urat : (Uryan. C.) Elbisesi olmayanlar. Çıplaklar, uryanlar.
  • uraza : Misafire çıkarılan yiyecek. * Hediye, armağan.
  • urb : Şiddetli akıcı çay. * Ferah, sevinç, neşat.
  • urba : (Aslı dır.) İtl. Esvab, elbise. * Arabçada: Ukde, köstek, büklüm, düğüm. * Zekâvet. * Mekir, hile.
  • ürba : Belâ, mihnet.
  • ürba : Belâ, mihnet.
  • urban : Çöl arabaları. * Aşiretler.
  • ürbe : Büklüm. * Düğüm. * Hile.
  • ürbe : Büklüm. * Düğüm. * Hile.
  • urbun : Müşterinin bâyie verdiği pey.
  • ürbun : Pey akçesi, pey olarak verilen para.
  • ürbun : Pey akçesi, pey olarak verilen para.
  • urca : Bir nesnenin üzerine durmak veya üstüne çıkmak.
  • urcan : (A'rec. C.) Topallar.
  • ürcuce : Salıncak.
  • ürcuce : Salıncak.
  • ürcufe : (C.: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.
  • ürcufe : (C.: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.
  • ürcuha : Salıncak.
  • ürcuha : Salıncak.
  • urcun : Kurumuş hurma dalı. Ay gibi eğilen dal. Hurma salkımının dalı.
  • ürcuze : (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım. (Bak: Kaside)
  • ürcuze : (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım. (Bak: Kaside)
  • ürd : f. Gibi, benzer.
  • ürd : f. Gibi, benzer.
  • ürdünn : Uyuklamak. * Bir büyük ırmak.
  • ürdünn : Uyuklamak. * Bir büyük ırmak.
  • urefa : (Ârif. C.) İrfan sâhibi kimseler. (Bak: İrfan)
  • urf : (C.: A'râf) At yelesi. * Horuz ibiği. * Âdet. * Cennet ile Cehennem arasında bir makam. * İhsan.
  • urgan : t. İp. Halat.
  • urgun : t. Vurgun, âşık.
  • ürk : Mekân, mevki.
  • ürk : Mekân, mevki.
  • ürmule : (C.: Erâmil) Ergen delikanlı.
  • ürmule : (C.: Erâmil) Ergen delikanlı.
  • ürne : Taze peynir. * Keler tuzağı olan yer.
  • ürne : Taze peynir. * Keler tuzağı olan yer.
  • urrak : Kabuğu soyulmuş ağaç. * Eti gitmiş kemik.
  • urret : (C.: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban. * Ulaşmak, varmak. * Kuş tersi. ◊ Uyuz hastalığı.
  • urs : (Urus) Düğün yemeği.
  • urş : Boğazın iki tarafında olan iki uzun etin birisi.
  • urub : (Arub. C.) (Bak: Arube)
  • uruc : Yukarı çıkmak. Yükselmek.
  • uruk : (Irk. C.) Irklar. * Kökler, damarlar. ◊ Kadının hayız görmesi.
  • uruk-u insaniyetkârane : f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
  • urum : (Urume) Alâmet, nişane. * Kök, dip. * Başın tepesi.
  • ürümek : f. Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır.
  • ürümek : f. Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır.
  • uruş : (Arş. C.) Gökler, arşlar. Tavanlar.
  • urusat : (Urs ve Urus. C.) Düğün yemekleri.
  • uruz : (A'raz. C.) Fık: Nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayıp, kitap, manifatura eşyası, kumaş gibi mallar. ◊ Zâhir olmak, görünmek. * Gelme, ârız olma. * (Arz. C.) More…
  • urva : Sıtma. Sıtmaya tutulma.
  • urve : (C.: Urâ) Düğme iliği. * Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç. * Daima bâki olan nesne. * Arslan. Kudretten kinaye olur. * Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.
  • ürviyye : (C.: Ervâ-Erâvi) Dağ keçisinin dişisi.
  • ürviyye : (C.: Ervâ-Erâvi) Dağ keçisinin dişisi.
  • uryan : Çıplak.
  • üryan : (Bak: Uryan)
  • üryan : (Bak: Uryan)
  • uryani : Çıplaklık. * Bir cins erik.
  • urye : Ari olmak. Çıplak olmak.
  • urz : Mania, engel. Açıktan hedef gibi bir şeye mâruz olup duran. * Hâcet, ihtiyaç. * Taraf, nâhiye, cânip. * Vasat, orta.
  • urza : Hedef.
  • us : (C.: İsâs) Büyük kadeh.
  • us'us : Kuyruk sokumu.
  • uşabe : (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi.
  • üşabe : Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
  • üşabe : Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
  • usafe : Buğday sapından düşen parça.
  • üsal : Çok miktar mal.
  • üsal : Çok miktar mal.
  • usam : Pire.
  • üsame : Davar otlatmak. * Arslan.
  • uşara : Uzunluğu on zira' miktarı olan.
  • üsara : (Bak: Üsera)
  • üsara : (Bak: Üsera)
  • usare : Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
  • üsare : (Bak: Usare)
  • üsare : (Bak: Usare)
  • usas : Çok kıl.
  • usat : (Asi. C.) Asiler, zorbalar, itaat etmeyenler. * Günahkârlar.
  • uşb : (C.: A'şeb) Taze ot.
  • usbe : Cemaat. İnsanlar. Atlılar. Atlar veya kuşlardan cemaat.
  • üşbe : Kurt, böcek.
  • üşbe : Kurt, böcek.
  • üsbu' : Hafta. Yedi günlük zaman.
  • üsbu' : Hafta. Yedi günlük zaman.
  • üsbube : (C.: Esâbib) Sövme, küfür.
  • üsbube : (C.: Esâbib) Sövme, küfür.
  • usbud : Kelp aşmasından olan kurt yavrusu.
  • üsbuî : (Üsbuiyye) Haftalık.
  • üsbuî : (Üsbuiyye) Haftalık.
  • usde : Kaftan altına giyilen küçük gömlek.
  • usefa : (Asif. C.) Rençberler. Irgatlar.
  • üşer : Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
  • üşer : Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
  • üsera : (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar. * Köleler.
  • üsera : (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar. * Köleler.
  • uşere : (C.: Uşur-Uşerat) Sütleğen cinsinden dikenli, yassı yapraklı ağaç.
  • useybe : (C.: Useybât) Yaprağı bir takım kısımlara ayıran liflerden herbiri. Damar.
  • useyle : Bal gibi tatlı olan küçük bir şey. * Çiftleşme, cinsî münasebet.
  • uşeyya : (Eşyâ. dan) Küçük şeyler, eşyacıklar.
  • üsfiyye : (C.: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.
  • üsfiyye : (C.: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.
  • usfür : Bir asıl boya.
  • üşgule : Uğraşılacak iş. Meşguliyet.
  • üşgule : Uğraşılacak iş. Meşguliyet.
  • üşgur : f. Oklu kirpi.
  • üşgur : f. Oklu kirpi.
  • üşhub : Süt sağılırken çıkan ses.
  • üşhub : Süt sağılırken çıkan ses.
  • uşir : Taze çayır, taze ot.
  • üsir : Yaranın iyi olduktan sonra kalan izi.
  • üsir : Yaranın iyi olduktan sonra kalan izi.
  • üskub : Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar. * Kunduracı. * Dökülmüş olan, akan su. * Demirci.
  • üskub : Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar. * Kunduracı. * Dökülmüş olan, akan su. * Demirci.
  • üsküdar : Mushaf cildi.
  • üsküdar : Mushaf cildi.
  • üskuf : (C.: Esâkıf) Kâfirlerin kadısı ve ruhbanları. ◊ (C.: Esâkife) Pabuç diken, kunduracı.
  • üskuf : (C.: Esâkıf) Kâfirlerin kadısı ve ruhbanları. ◊ (C.: Esâkife) Pabuç diken, kunduracı.
  • üşkufe : f. Çiçek.
  • üşkufe : f. Çiçek.
  • üsküffe : Eşik tahtası.
  • üsküffe : Eşik tahtası.
  • üşküfte : f. Açılmış çiçek.
  • üşküfte : f. Açılmış çiçek.
  • üşkuh : f. Ululuk, büyüklük, şan ü şeref.
  • üşkuh : f. Ululuk, büyüklük, şan ü şeref.
  • uskul : Hurma salkımı.
  • üskun : Koruk halinde hurma salkımı.
  • üskür : f. Kirpi.
  • üskür : f. Kirpi.
  • üşkür : Mest içine dikilen astar.
  • üşkür : Mest içine dikilen astar.
  • üskutuss : (Rumcadan) Cevher, asıl, unsur, madde.
  • üskutuss : (Rumcadan) Cevher, asıl, unsur, madde.
  • üslem : El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.
  • üslem : El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.
  • üslub : Tarz, yol. Biçim. İfade tarzı. Dizmek.
  • usluc : (C.: Asâlic) Yeni belirmeğe başlamış ağaç budağı.
  • usm : Her nesnenin bakiyyesi, artık. ◊ Zeytin ağacı.
  • usmuh : Kulak. * Kulak deliği.
  • usmur : (C.: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.
  • üşne : Yosun.
  • üşne : Yosun.
  • usnun : (C.: Asânin) Sakal ucu. * Her nesnenin evveli. * Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.
  • usr : (C.: Usur - A'sâr) Sığınacak yer. Melce'. * Dehr, zaman, devir. ◊ Güçlük, zorluk. Zor iş. * Sıkıntı. Darlık. Kıtlık. ◊ Tavşancıl kuşu. * Yalan söz.
  • üsr : Sidik tutulması, sidik zoru.
  • üsr : Sidik tutulması, sidik zoru.
  • usra : Güçlük, zorluk.
  • üsre : Seleften gelen şan şeref. * Söz veya hadis nakletmek. ◊ Cemaat, topluluk.
  • üsre : Seleften gelen şan şeref. * Söz veya hadis nakletmek. ◊ Cemaat, topluluk.
  • usret : Zorluk, güçlük. Darlık, sıkıntı. İşlemezlik. ◊ Sığınacak ve kurtulacak yer.
  • üsrüb : f. Kurşun.
  • üsrüb : f. Kurşun.
  • üsruş : f. Güzel ses.
  • üsruş : f. Güzel ses.
  • uşş : Kuş yuvası.
  • üss : Esas, asıl. Kök, temel. * Askerlikte herhangi bir düşman hücumuna karşı esas dayanak olmak üzere önceden hazırlanmış yer. * Harb gemilerinin, noksanlıklarını tamamladıkları yer. * Mat: Bir More…
  • uşşak : (Âşık. C.) Âşıklar.
  • usse : Güve denilen böcek.
  • üst perdeden başlamak : Ağız bozmak, sert konuşmak.
  • üstad : (Üstaz) İlim veya san'atta üstün olan kimse. Usta, san'atkâr. Muallim, profesör. Bilgide veya san'atta veya amelde meharetli zât.
  • üstad-ül beşer : Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
  • üstad-ül beşer : Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
  • üstadane : f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
  • üstadane : f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
  • üstadî : f. Üstadlık, ustalık.
  • üstadî : f. Üstadlık, ustalık.
  • üstah : f. Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse.
  • üstah : f. Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse.
  • ustam : f. Güvenilir, emin. İtimad edilir. * Altın veya gümüşten yapılmış at eğeri.
  • üstam : f. Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. * Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri.
  • üstam : f. Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. * Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri.
  • üstibah : Masura.
  • ustuble : Üstüpü.
  • üstühan : f. Kemik.
  • üstühan : f. Kemik.
  • üstühanpâre : Kemik parçası.
  • üstühanpâre : Kemik parçası.
  • üstükus : (C.: Üstükusât) Cevher, madde, asıl. * Geometri.
  • üstükus : (C.: Üstükusât) Cevher, madde, asıl. * Geometri.
  • üştülüm : f. Kavga, gürültü.
  • üştülüm : f. Kavga, gürültü.
  • üştülümkâr : f. Kavgacı, gürültücü.
  • üştülümkâr : f. Kavgacı, gürültücü.
  • üstümm : (C.: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.
  • üstümm : (C.: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.
  • ustumme : Her nesnenin aslı.
  • üstümme : Orta, vasat.
  • üstümme : Orta, vasat.
  • üstun : f. Direk. Sütun.
  • üstun : f. Direk. Sütun.
  • üstur : f. At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan.
  • üstur : f. At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan.
  • üştür : f. Deve.
  • üştür : f. Deve.
  • üştürbân : f. Deveci.
  • üştürbân : f. Deveci.
  • üştürdil : f. Kinci, fesatçı, hasedçi.
  • üştürdil : f. Kinci, fesatçı, hasedçi.
  • üsture : Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan 'esâtir' kelimesinin müfredidir.
  • üsture : Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan 'esâtir' kelimesinin müfredidir.
  • üstüre : f. Ustura.
  • üstüre : f. Ustura.
  • üştürek : f. Dalga. Mevc.
  • üştürek : f. Dalga. Mevc.
  • üştürgav : f. Zürafa.
  • üştürgav : f. Zürafa.
  • üştürhu : f. Deve huylu. Kinci, hased eden.
  • üştürhu : f. Deve huylu. Kinci, hased eden.
  • üştürmurg : f. Deve kuşu.
  • üştürmurg : f. Deve kuşu.
  • üstüvane : Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
  • üstüvane : Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
  • üstüvar : f. Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. * Güvenilir, itimad edilir.
  • üstüvar : f. Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. * Güvenilir, itimad edilir.
  • üstüvari : f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
  • üstüvari : f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
  • usube : İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
  • usul : (Asıl. C.) Ana, baba. Cedler. * İstinadgâh. * Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan More…
  • usuliyyun : Fıkıh usulüyle uğraşan İslâm âlimleri. Usul-ü Fıkıh müellifleri.
  • üsun : Suyun tad ve renginin değişmesi. * Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.
  • üsun : Suyun tad ve renginin değişmesi. * Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.
  • usur : Asırlar. (Bak: Asr) ◊ Gözcülük etmek.
  • üsür : Yara izi. * Kılıcın rengi ve cevheri.
  • üsür : Yara izi. * Kılıcın rengi ve cevheri.
  • usüvv : Kaba ve iri olmak. * Katı olmak. * Gece karanlık olmak. * Yakın olmak.
  • usve : Çoktandır taranmamış sakal.
  • uşve : Gece vakti uzaktan görünen ateş.
  • üsve(t) : Beraberlik. * Halka reis olmak. * Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib. * Nümune ve örnek tutulacak olan insan.
  • üsve(t) : Beraberlik. * Halka reis olmak. * Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib. * Nümune ve örnek tutulacak olan insan.
  • ut'ut : Yiğit. * Küçük buzağı. ◊ Eşek sıpası.
  • utahiye : Akılsız, ahmak kimse.
  • ütam : Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.
  • ütam : Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.
  • utarid : Araptan bir kabile adı. * Merkür gezegeni.
  • utaş : İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.
  • utat : Arslan. * Bahadır er, kahraman. ◊ (Ati. C.) Serkeşler, âsiler.
  • utbul : (C.: Atâbil) Uzun boylu güzel kadın.
  • uteka : (Atik. C.) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.
  • utiy : (Bak: Atiy)
  • utle : Boş ve muattal olmak. * Hurma salkımı. * Şahıs.
  • utm : (Utüm) Yabani zeytin ağacı.
  • utme : İğde gibi zeytin biçimindeki meyve.
  • utrufe : (Turfe. C.) Tuhaf, az bulunur.
  • ütrur : Subaşı oğlanı.
  • ütrur : Subaşı oğlanı.
  • utruş : Sağır.
  • uttel : Üzerinde ziynet eşyası olmayan kadınlar.
  • utub : Pamuk.
  • utufet : Nezaket, lütuf. şefkat.
  • utuh : Aklı noksan olan.
  • utull : Soğuk, sert ve cimri insan. Câhil ve hayırdan men'eden. Galiz ve bahil kimse.
  • utum : Taş duvar. Taş yapı. * Köşk, kasr.
  • utun : Katı şey. Şiddetli.
  • utüv : (Atiy-Utiy) Haddini aşma, tecavüz. Kibir. Serkeşlik. * Ayaklanma. İsyan.
  • utye : Pamuk parçası. * Yanmış bez parçası.
  • uva : şiddetli ses. Avaz, sayha.
  • üvam : Susuzluk.
  • üvam : Susuzluk.
  • uvera : (Bak: Avrâ)
  • üvera' : Ateş ve güneş harareti. * Susuzluk harareti.
  • üvera' : Ateş ve güneş harareti. * Susuzluk harareti.
  • üveyl : Çığlık, vâveylâ.
  • üveysî : '(Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz More…
  • üveysî : '(Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz More…
  • uvvam : Dalgıç adam.
  • uvvar : (C.: Avâvir) Korkak adam. * Dağ kırlangıcı.
  • uvz : Bir kimseye sığınmak.
  • üyel : (C: Eyâyil) Dağ keçisi.
  • üyel : (C: Eyâyil) Dağ keçisi.
  • uyku : (Bak: Kaylule)
  • uyub : (Ayıb. C.) Ayıblar, kusurlar.
  • uyun : (Ayn. C.) Gözler. * Kaynaklar, pınarlar.
  • uzafire : Katı. şiddetli, şedid.
  • üzani : Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)
  • uzbet : (Bak: Uzube)
  • uzema' : (Azim. C.) Mevki ve şeref bakımından büyükler.
  • uzeym : (C.: Uzeymât) Kemikcik.
  • üzeyr : (A.S.) Kur'an-ı Kerim'de ismi bulunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır.
  • üzeyr : (A.S.) Kur'an-ı Kerim'de ismi bulunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır.
  • uzeyvat : (Uzeyve. C.) Küçük uzuvlar, uzuvcuklar.
  • uzeyza' : Kuyruk kemiği.
  • uzfur : Asma filizi. * Tırnak.
  • üzfur : (C.: Ezfâr-Ezâfir) Tırnak.
  • üzfur : (C.: Ezfâr-Ezâfir) Tırnak.
  • uzhul : (C.: Azâhil) Yeyni, hafif. * Yük vurulmayan deve.
  • uzima : Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.
  • uzlet : Yalnızlık. İnsanlardan ayrılarak bir tarafa çekilip yalnız kalmak.
  • uzletgâh : f. Oturulan tenhâ yer. Yalnızlık köşesi.
  • uzletgüzin : f. Tenhada yaşayan, yalnızlık köşesine çekilen.
  • uzletnişin : f. Tenha bir köşeye çekilip yalnız yaşayan.
  • uzlufe : Kayalık. Yalçın kaya.
  • üzlufe : (C.: Ezâlif) Sarp kayalı yer.
  • üzlufe : (C.: Ezâlif) Sarp kayalı yer.
  • uzm : Ululanma, kibirlenme.
  • uzma : (Müe.) Büyük. İri. * En büyük. Çok büyük. (Müz: A'zam)
  • uzme : Aşiret. * Birinin mensub olduğu âile. * Akrabâ.
  • üzn : Kulak. İşitme organı.
  • uzret : Önde olan saç.
  • uzriyy : Şiddetli muhabbet. Şiddetli sevgi.
  • uztumme : İnsanın ırk ve nesebi. * Her şeyin aslı.
  • uzub : Kayıp ve görünmez olmak.
  • uzube : (Uzbe) Bekârlık. Erginlik hâleti varken tecerrüd halinde kalmak. Evlenmemek.
  • uzubet : Tatlılık, şirinlik.
  • uzuf : Nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak.
  • üzuf : Yakın olmak, yaklaşmak.
  • üzuf : Yakın olmak, yaklaşmak.
  • uzuv : (Uzv) Bir canlının vücud yapısının kısımlarından herbiri. Azâ. Organ.
  • uzvî : (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
  • uzviyet : Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.
  • uzza : İslâmiyetten evvel câhiliyet devrinde büyük putlardan birisinin ismi.
  • uzzab : Zevc veya zevcesi olmayan. Bekâr.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Allah’ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O’na kulluk ederiz.
    (BAKARA-138)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ