23 Ekim 2019
24 Safer 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






Hazret-i Şeyh-ül Lami Habib el Acemi


Evliyânın büyüklerinden. Hz. Hasan-ı Basrî'nin talebesi ve Hz. Dâvûd-i Tâî'nin hocasıdır. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. 120 (m. 739)'da vefât etti. Habîb-i Acemî hazretleri, Hz. Hasan-ı Basrî, Hz. İbn-i Sîrîn, Hz. Bekir bin Abdullah el Müzenî, Hz. Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hz. Süleymân el Teymî, Hz. Hammad bin Seleme, Hz. Mûtemir bin Süleymân, Hz. Osman bin Heysem gibi büyükler kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.

Önceleri çok zengin idi. Faizle para verirdi. Bir gün hanımı yemek pişirip önüne koydu. Tam yemeği yiyeceği sırada, kapıya birisi geldi. "Allah rızâsı için bir sadaka" dedi. Habîb bunun yüzüne kapıyı kapadı. O kimse mahzun olarak gitti. Habîb-i Acemi, geri sofraya geldiğinde kabın içindeki yemeğin kan hâline dönmüş olduğunu gördü. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Yerinde duramadı. Bir Cuma günü Hz. Hasan-ı Basrî'nin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar Habîb-i Acemî'yi görünce, birbirlerine "Kaçın kaçın, faiz yiyen Habîb geliyor. Ayağından kalkan toz bize gelir de, biz de onun gibi bedbaht oluruz!" dediler. Çocukların bu sözleri kendisine çok ağır geldi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine gelip elini öptü. Allahü teâlânın, sonsuz olan lütfu ve ihsanı ile tövbe-i nasûh eyledi ve onun talebelerinden oldu. Önceki yaptıklarına çok pişman oldu. Allahü teâlâya şöyle münâcatta bulundu. "Yâ Rabbi! Ben çok günahkârım. Fakat senin mağfiretin sonsuzdur. Beni affet. Senin her şeye gücün yeter. Kudretin sonsuzdur. Dilediğini yaparsın. Sen öyle büyüksün ki benim dermanım ancak sendedir. Ben ancak sana sığınırım. Yâ Rabbi! Fermanına boyun eğdim ve sana teslim oldum. Beni affet!" Oradan ayrılıp evine dönerken kendisine borcu olanlar onu görüp alacaklarını ister endişesiyle kaçmak istediler. Bu durumu görünce, "Kaçmayın! Bu gün benim sizden kaçmam lâzımdır" buyurdu. Yolda giderken yine oyun oynayan çocukların yanından geçiyordu. Çocuklar kendisini görünce birbirlerine "Kaçın, kaçın! Tövbekar geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa Cenâb-ı Hakka âsi oluruz" dediler. Çocukların bu sözleri üzerine çok duygulandı, yüreği sızladı ve "Yâ Rabbi! Bir tövbemle ismimi iyilerden eyledin" diye şükretti. Habîb-i Acemî (r.a.), şehrin her tarafına tellâllar çıkararak: "Her kimin Habîb'e borcu varsa, bundan vazgeçti. Aldığı faizleri de geri dağıtacaktır!" diye ilân ettirdi. Servetinin hepsini fakîrlere dağıttı. Günün birinde bir kimse geldi. Dağıtacak malı kalmadığından, üzerindeki gömleği gelen kimseye verdi. Daha sonra Fırat nehrinin kenarında bir kulübe yapıp orada ibâdetle meşgul oldu. Gündüz Hasan-ı Basrî'nin (r.a.) sohbetinde bulunup, gece ibâdet ederdi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözleri kalbine öyle te'sîr ederdi ki, kendinden geçmiş olarak dinlerdi.

Aradan bir müddet geçince, hanımı, nafakalarının bittiğini, ev için erzak lâzım olduğunu bildirdi. Habîb-i Acemî (r.a.) bir şey demeyip sustu. Sabahleyin "Çalışmaya gidiyorum" diyerek evden çıktı. Kulübesine gidip ibâdetle meşgul oldu. Akşam eve gelince hanımına: "Öyle bir zâtın işinde çalışıyorum ki gayet cömerttir. O zâtın kereminden utandım da bir şey istiyemedim. On günde bir ücret vereceğini söylüyorlar. On gün sabret On günlük olunca kendisi verecektir" dedi. Onuncu gün olduğunda, öğle namazını kıldıktan sonra, "Bu akşam hâtûna ne söyliyeyim" diye düşünüyordu. Tam bu sırada Habîb-i Acemî'nin hanesine beyaz elbiseli kimseler geldi. Birisinin sırtında un çuvalı, birisinin sırtında yüzülmüş koyun, birisinin sırtında, içinde yağ-bal baharat v.b. eşyaların bulunduğu bir tulum ve birisinin elinde, içinde 300 gümüş bulunan bir kese vardı. Habîb'in hanesinin kapısını çaldılar. Hâtûn kapıyı araladı. Gelen kimseler ellerindekileri bıraktılar ve "Bunları, efendinizin çalıştığı yerin sahibi gönderdi. Eğer, Habîb işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız diye söyledi" dediler ve gittiler. Habîb-i Acemî, akşam olunca mahzun ve mahcûb bir şekilde evine döndü. Daha eve girmeden, içeriden taze ekmek ve yemek kokuları geldi. Hanımı kendisini karşıladı ve şöyle söyledi: "Efendi! Kime çalışıyorsan, hakîkaten o çok iyi bir kimse imiş, ikrâm ve ihsan sahibi bir zatmış. Bu gün öğle vaktinde şunları göndermiş. Ayrıca (Habîb'e söyle, eğer işini arttırırsa biz de ücretini arttırırız) diye haber göndermiş." Bunun üzerine Habîb, hayretle "Allah Allah, on gün çalıştım. Bana bu ihsanlarda bulundu. Demek daha çok çalışırsam kim bilir neler verecek" dedi ve kendini tamamen Hak teâlâya ibâdete verdi, ibâdetini arttırdı. Böylece hem Allahü teâlâya ibâdet ederek, hem de Hasan-ı Basrî hazretlerinin kalplere te'sîr eden sohbetleri ile yükselerek duâsı makbul olan büyük zâtlardan oldu. Edebi ve anlayışı fevkalâde olup, ilm-i siyâseti çok iyi bilirdi.

Bir gün yaşlı bir kadıncağız ağlayarak geldi ve "Bir oğlum vardı, kayboldu. Epey zamandır haber yok. Ayrılığına tahammül edemiyorum. Oğlumu bana göndermesi için Allahü teâlâya duâ ediniz" diye yalvardı. Habîb-i Acemî, "Hiç paran var mı?" buyurdu. Kadıncağız, "İki gümüşüm var" dedi. O da, "O parayı fakîrlere ver" buyurdu. O kadın paraları fakîrlere verdi. Habîb-i Acemî hazretleri, "Evinize gidin, çocuğunuz inşâallah gelir" buyurdu. Kadıncağız evine dönüp oğlunu eve gelmiş görünce, sevincinden ağladı ve Allahü teâlâya şükretti. Çocuğunu alıp Habîb-i Acemî'nin yanına götürdü. Habîb (r.a.) çocuğa, "Nerede idin? Nasıl geldin? Anlat" buyurdu. Çocuk: "Kirman ilinde idim. (Ey Rüzgâr! Habîb'in duâsı hürmetine ve iki gümüş akçenin bereketiyle bu çocuğu kendi evine bırak) diye bir ses duydum. Rüzgâr beni aldı ve çabucak evimize getirdi" dedi.

Ne zaman yanında Kur'ân-ı kerîm okunsa inliyerek ağlardı. "Sen Acemli'sin. Fârisî konuşursun. Arabî bilmediğin halde bu ağlaman hangi sebeptendir!" diye sorduklarında "Evet, lisânım Acemî'dir. Lâkin kalbim Arabî'dir" buyururdu. Daha sonra Arabî lisanını öğrendi. Çok fasîh (açık) olarak Arabî konuşurdu. Kendisi, Terviye günü Basra'da, Arefe günü Arafat'ta görülürdü. Bir gün dervişlerden biri "Hz. Habîb-i Acemî, Acem olduğu halde, Arabî bilmediği halde acaba bu çok yüksek mertebeye nasıl kavuştu?" diye kalbiden geçirdi. O anda hafiften bir ses "Evet O Acemidir. Lâkin Habîb (sevgili) ve âşıktır" diyordu.

Bir kâtil idam edilmişti. O gece kendisini rü'yâda gördüler. Değerli elbiseler giymiş olarak Cennet bahçelerinde dolaşıyordu. "Sen bu hâle nasıl kavuştun?" diye sordular. "Ben idam sehpasında iken, Habîb-i Acemî (r.a.) oradan geçti ve göz ucuyla acıyarak bana baktı ve Allahü teâlâya niyazda bulundu. İşte kavuştuğum bu ni'metler, o zâtın bir nazarının hürmetine bana ihsan olundu" dedi.

İmâm-ı Şâfi'î ile İmâm-ı Ahmed bin Hanbel oturuyorlardı. O sırada Habîb-i Acemî hazretleri geldi. İmâm-ı Ahmed, "Buna bir suâl sorayım" dedi. Hz. İmâm-ı Şâfiî, "Bunlar hâl ehli, acâib kimselerdir. Pek suâl sorulmaz" dedi. Hz. İmâm-ı Ahmed, "Soracağım" dedi. Habîb gelince, İmâm-ı Ahmed, "Bir kimse beş vakit namazdan birini kaçırsa, ama hangisini kılmadığını bilemezse, ne yapmalıdır?" diye sordu. Habîb (r.a.) "Bu, Allahü teâlâdan gâfil olan bir kalbin işidir. O kimse kendine ceza olarak beş vaktin hepsini kaza etmelidir" buyurdu. Her iki imâm bu cevâbdan hayrete düştüler.

Bir gün meşhûr Haccâc'ın adamları, Hz. Hasan-ı Basrî'yi aradılar. Hasan-ı Basrî onlardan gizlenmek için Habîb-i Acemî'nin Fırat nehri kıyısındaki kulübesine girdi. Haccâc'ın adamları gelip Habîb-i Acemî'ye "Ey Habîb! Hasan'ı gördün mü?" dediler. "Evet" dedi. "Nerede?" dediler. "İşte bu kulübemdedir" dedi. Hemen içeri girdiler. Aradılar, fakat bulamadılar. Dışarı çıkıp "Bize yalan mı söylüyorsun? içerde yok" dediler. "O içerdedir. Siz onu göremiyorsanız, bunda benim kabahatim nedir?" dedi. Tekrar içeri girip iyice aradılar. Lâkin yine bulamayıp gittiler. Onlar gittikten sonra Hasan-ı Basrî (r.a.) dışarı çıktı. "Ey Habîb! Biliyorum ki, senin hürmet ve bereketin için Allahü teâlâ beni onlara göstermedi. Ama niçin burada olduğumu söyledin?" diye sordu. Habîb-i Acemî "Ey üstadım. Sizi görememeleri benim hürmetim ile değildir. Belki doğru konuştuğumuzdandır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de bizi de götürürlerdi" dedi. Hasan-ı Basrî (r.a.) "Ne yaptın da beni göremediler?" diye sordu. O da, "Âyet-el kürsî, Âmener-rasûlü ve İhlâs sûrelerini okuyup (Yâ Rabbi! Üstadımı sana emânet ediyorum. Onu sen koru) dedim" dedi. Hasan-ı Basrî (r.a.) buyuruyor ki, "Ben içerde iken, kaç defa elleri bana değdi, ama göremediler."

Habîb-i Acemî hazretlerine "Allahü teâlânın rızâsı hangi şeydedir?" diye sordular. "İçinde nifak tozu bulunmayan kalbde" buyurdu.

Hasan-ı Basrî (r.a.) Dicle nehri kenarında gemi bekliyordu. O sırada Hz. Habîb-i Acemî oraya geldi ve "Ne bekliyorsun?" dedi. O da "Gemiye bineceğim, onu bekliyorum" dedi. Hz. Habîb, "Gemiye ne hacet, suyun üzerinden yürüyerek geçiniz" deyince, Hz. Hasan-ı Basrî "Suyun üzerinde gitmeye sebep gemidir. Biz sebeplere yapışarak hareket ederiz. Onun için gemiyi bekliyeceğiz" dedi. Habîb-i Acemî: "Siz, yakîn mertebesine ulaşmamışsınız" diyerek, su üzerinde yürüyerek karşıya geçti. Derecesi, kendisinden çok büyük olan Hz. Hasan-ı Basrî ise "Sen de, ilm-ül-yakîn derecesine kavuşamamışsın" dedi ve geminin gelmesini bekledi.

Hz. Habîb, bir gece elindeki iğneyi düşürdü. Çok karanlık idi. İçerisi birden aydınlanıverdi. Hemen elleriyle yüzünü kapattı ve "Hayır! Hayır! Biz düşürdüğümüz iğneyi çıra ile bulmaktan başka bir şey bilmeyiz. Fevkalâde hâller istemeyiz" buyurdu.

Habîb-i Acemî'nin (r.a.) evinde bir hizmetçi kadın vardı. 30 sene evinde bulunduğu halde, bir defa olsun hizmetçisinin yüzünü tam olarak görmemişti. Bir gün, bir hacet için çıkarken o hizmetçiyi gördü. "Ey mestûre hanım! Bana hizmetçimi (cariyemi) çağırır mısın?" dedi. "Sizin hizmetçiniz benim ve 30 senedir evinizdeyim. Beni nasıl bilmezsiniz" dedi. "Ben ömrümde, Allahü teâlâdan başkasına nazar etme cesaretimi kendimde bulamadım ve seninle ilgilenemedim" buyurdu. Her an Allahü teâlâyı hatırlar, başka şey düşünmezdi.

Horasanlı bir kimse, Basra'da yerleşmek için, Horasan'daki evini 10 000 dirheme satıp, hanımı ile beraber Basra'ya geldi. Hacca gidecekti. Basra'da, bu onbin dirhemi kime emânet edebilirim? diye sordu. Habîb-i Acemî hazretlerini gösterdiler. Horasanlı zât Habîb-i Acemî'ye geldi ve şöyle dedi: "Ben hanımımla beraber hacca gidiyorum. Bu onbin dirhem ile burada (Basra'da) bir ev almak istiyorum. Münasip bir ev bulursanız, bu para ile alırsınız." Horasanlı böyle dedikten sonra hanımı ile beraber Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Bu sırada Basra'da kıtlık meydana geldi. Habîb-i Acemî (r.a.) dostlarıyla istişare edip, bu parayla gıda maddesi almaya ve muhtaçlara dağıtmaya karar verdi. Ba'zıları dediler ki, "O kimse bu parayı, kendisine bir ev satın almanız için bırakmıştır." Buyurdu ki, "Bu parayla aldığım gıda maddelerini tasadduk ederim sonra, o kimse için, azîz ve celîl olan Rabbimden, Cennette bir köşk satın alırım. Eğer Horasanlı bu duruma râzı olursa ne a'lâ, ama râzı olmazsa paralarını geri veririm." Böylece paraları muhtaç olanlara yiyecek temin etmekte kullandı. Nihayet, Horasan'lı hacdan dönüp Habîb-i A-cemî'ye (r.a.) geldi. "Ben, onbin dirhemin sahibiyim. O para ile ev almış iseniz onu istiyorum. Yok almamış iseniz bana paraları iade edin ben kendim ev alayım" dedi. Habîb-i Acemî hazretleri buyurdu ki, "Sana öyle bir köşk satın aldım ki, bahçesinde ağaçlar, meyveler, nehirler bulunmaktadır." Horasanlı hanımının yanına döndü ve "Bizim için, sultanlara mahsus azamette ve güzellikte bir ev satın almış" dedi. İki-üç gün sonra Habîb-i Acemî'nin yanına gelip, evi sordu. Habîb-i Acemî hazretleri Horasanlıya, Basralıların çektikleri yiyecek sıkıntılarını, insanlara hizmet etmenin fâidelerini, buna mukabil Cennet ni'metlerinin güzelliklerini münâsip bir lisanla anlattı ve sonra buyurdu ki, "Senin için Rabbimden, Cennette bir köşk aldım ki, sofaları, nehirleri fevkalâdedir." Horasanlı bunları dinledikten sonra tekrar hanımının yanına döndü. Olanları anlattı. Her ikisi de bu duruma çok sevindiler. Adam, Habîb'in yanına gelip "Bizim için satın aldığını kabul ettik. Lâkin bize bunun senedini de yazsanız" dedi. Hz. Habîb, "Peki" buyurdu ve bir kâtip istedi. Şöyle yazdırdı. "Bismillahirrahmânirrahîm. Bu, Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, azîz ve celîl olan Rabbinden, şu Horasanlı için satın aldığının senedidir. Habîb-i Acemî, bu kimse için Rabbinden onbin dirheme Cennette öyle bir ev satın aldı ki, o evin köşkleri, nehirleri, ağaçları, sofaları ve daha nice güzel sıfatları vardır. Allahü teâlâ bu güzel evi bu Horasanlıya verecek, böylece Habîb'i onbin dirhem borçdan kurtaracaktır." Horasanlı bu yazıyı alıp hanımının yanına döndü. Böylece kırk gün daha yaşadı. Nihayet vefât ânı geldi. Hanımına vasiyet etti. "Beni yıkayıp kefenliyenlere bu yazıyı ver, kefenime koysunlar." Adam vefât edince vasiyyeti yerine getirildi ve defn edildi. Sonra bu kimsenin kabrinin üstünde bir kâğıt buldular. Kâğıtta bulunan yazılar parlıyordu ve şöyle yazılıydı. "Ebû Muhammed Habîb-i Acemî'nin, Allahü teâlâdan şu Horasanlı için onbin dirheme satın aldığı köşkün berâtıdır. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, Horasanlıya Habîb'in arzu ettiği köşkü verdi ve Habîb'i onbin dirhem borçtan kurtardı." Habîb-i Acemî mektubu alınca, hem okuyor, hem öpüyor, hem ağlıyor, hem de dostlarının bulunduğu yere doğru yürüyor ve "Bu Rabbimden bana berâttır" diyordu.

Hasan-ı Basrî hazretleri, Habîb-i Acemî hazretlerini çok sever ve ona çok iltifat ederdi. Hattâ ba'zan meclisinde Habîb'in sohbet etmesini söyler, Habîb de emredildiği için sohbet ederdi. Ba'zı kimseler bu durumu merak ederler, "Siz burada bulunduğunuz halde, onun sohbet etmesini istemenizin hikmeti nedir?" diye suâl ederlerdi. Hasan-ı Basrî hazretleri "Habîb, kalbinden konuşur ve konuştuğunu insanların kalbine yerleştirir. Ben onun için onu konuşturuyorum" buyururdu.

Habîb-i Acemî hazretleri, çok ibâdet ederdi. Devamlı tefekkür hâlinde idi. Ba'zan bu halde iken kendinden geçer ve öyle olurdu ki yanındakiler uyuyor zannederlerdi. Komşularından, İsmâil bin Zekeriyya diyor ki, "Ben akşam olduğu zaman Habîb'in ağlamasını, sabah uyandığımda yine onun ağlamasını" duyardım. Hâl böyle devam edince yoksa mâlî bir sıkıntıları mı vardır diye düşünüp evlerine suâl ettim. Evinden, "O hep ölümü düşünür de onun için ağlar. Sabah olunca da artık ben akşama ulaşamam der. Akşam olunca da artık ben sabaha ulaşamam der, onun için ağlar" dediler. Hanımı Umrete de sâliha bir hanımefendi idi. Kendisi ile beraber ibâdete devam ederdi. Ba'zan gece yarısı Habîb'i uyandırır, ibâdet ederlerdi. Habîb-i Acemî Basra çarşısında ticâret yapar, kazandığını fakîrlere verirdi. Bir defa Sâbit bin Eslem el-Benân sadakanın fazîletini anlatıyordu. Habîb-i Acemî (r.a.) oraya geldi. Sohbetten sonra bir kese altın çıkarıp Sâbit hazretlerine verdi ve "Bunu fakîrlere dağıtın" dedi. Sâbit çok memnun olup, duâ etti. Az kâra kanâat eder, doğruluğu sebebiyle herkes tarafından sevilirdi. Allahü teâlâdan nasıl korkmak lâzım ise öyle korkardı. O'nu nasıl ta'zîm etmek lâzım ise öyle ta'zîm ederdi. Dünyâda ve dünyâda olan şeylerin hiç birisinde gözü yoktu. Hep Allahü teâlâyı düşünür, dünyâ zevklerinden uzak dururdu. Âhıret ticâreti ile meşgul olurdu. Yanına ticâret ehli kimseler gelirdi. Onlara önce ticâretten, dünyâ işlerinden bahseder, sonra âhıret bilgilerini anlatırdı. Böylece o kimseler çok istifâde ederlerdi.

Bir gün bir kimse, Habîb-i Acemî hazretlerine gelip "Sende üçyüz dirhem alacağım vardır" dedi. Habîb, "Ben hatırlayamadım. Nerede, ne zaman borcum oldu?" buyurdu. O kimse, "Ben de bilmiyorum. Fakat benim sende üçyüz dirhem alacağım vardır" dedi. Habîb, o kimseye, "Bugün gidin de yarın gelin" buyurdu. Gece olunca, abdest alıp iki rek'at namaz kıldı ve namazdan sonra şöyle duâ etti: "Yâ Rabbi! Eğer o kimse doğru söylüyorsa, borcumu ona ödememde bana yardım et. Şayet yalan söylüyorsa sen bilirsin." Sabah olunca o kimsenin, bir tarafının felç olduğunu gördüler. Habîb o kimseye, "Sana ne oldu?" diye sordu. O kimse, "Tövbe ettim, tövbe ettim. Ben sizden alacağım olmadığı halde üçyüz dirhem istedim. Bunun için bana bu hastalık geldi. Ben tövbe ettim" dedi. Habîb "Peki niçin böyle yaptın?" dedi. O kimse "Kendi kendime dedim ki, (Habîb Allahü teâlâdan ve kullardan çok utanır. Ben bu parayı istersem bana verir)." Habîb-i Acemî merhametinin çokluğundan o kimseye acıdı ve "Yâ Rabbi! Doğru söylüyorsa ona şifâ ihsan eyle" diye duâ etti. Allahü teâlâ o kimseye şifâ verdi ve hiç felç olmamış gibi ayağa kalktı.

Bir kimsenin bir ayağında şiddetli ağrı vardı. Bir meclisde Habîb-i Acemî hazretlerine bu durumunu arz etti. Habîb, ona oturmasını söyledi. Diğer kimseler kalkıp gittikten sonra ayağa kalkıp, o kimsenin şifâ bulması için duâ etti ve "Yâ Rabbi! Habîb'in yüzünü kara çıkarma şifâ ihsan eyle" dedi. O kimsenin ayağında hiç ağrı kalmadı. Diğer ayağından daha sağlam oldu. Bir defa kapılarına bir fakîr geldi. O sırada hanımı, hamur yoğurmuştu. Ekmek yapmak için komşudan ateş istemeye gitmişti. Habîb gelen fakîre, "Hamuru al" buyurdu o fakîr hamuru alıp gitti. Habîb'in hanımı gelip hamuru sorunca "Hamuru ekmek yapmaya götürdüler" buyurdu. Biraz sonra bir kimse bir sepet dolusu ekmek ve et getirdi. Habîb'in hanımı ekmek ve eti hazırladı ve "Hamurlar ne çabuk ekmek oldu?" diye hayretini bildirdi.

Hammâd, Habîb-i Acemî hakkında, şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: "Bir kadın gelerek Habîb'e dedi ki: (Hiç ekmeğimiz yok). O da (Aileniz kaç kişidir?) diye sordu. Kadın söyledi. Sonra Habîb kalktı abdest aldı. Huzur içinde namaz kıldı. Namaz bitince (Yâ Rabbi! İnsanlar benim hakkımda hüsn-i zan ediyorlar, güzel düşünüyorlar. Sen ise benim günahlarımı örtüyorsun. Beni insanların hüsn-i zanlarına lâyık eyle.) diye duâ etti. Sonra namaz kıldığı hasır seccadeyi kaldırdığında orada elli dirhemin olduğunu gördüler. Elli dirhemi kadına verdi ve bana (Ey Hammâd! Bu gördüğün şeyi ben hayatta iken kimseye söyleme) dedi."

Kıyâmet günü Allahü teâlâ bana "Ey Habîb! Şeytanın vesvesesinden uzak olarak, bir gün namaz kıldın mı? bir gün oruç tuttun mu? bir rek'ât olsun namaz kıldın mı? bir tesbih çektin mi?" diye sorarsa "Evet yâ Rabbi" demeye gücüm yetmez. "Evet yâ Rabbi." demeye yüzüm olmaz, böyle bir söz diyemem. Habîb-i Acemî hazretleri "Boş oturmayınız. Çünkü ölüm peşinizdedir." buyurmuştur.

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.
(Bakara, 151)
ÖZLÜ SÖZLER
  • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
  • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
  • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
  • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
  • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
  • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
  • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
  • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
  • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
  • Mutaşabih ayetler ledünidir.
  • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
  • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
  • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
  • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
  • Her zorluğun çözümü sevgidir.
  • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
  • Allah de ötesini bırak.
  • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
  • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
  • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
  • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
  • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
  • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
  • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
  • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
  • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
  • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
  • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
  • Kalıcı dostluklar edinin.
  • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
  • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
  • İslam dini istişare esaslıdır.
  • Allah için affet, Allah için paylaş.
  • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
  • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
  • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
  • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
  • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
  • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
  • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
  • Kullukta devamlılık esastır.
  • Önce emin insan olmalıyız.
  • Derviş, halinden belli olmalıdır.
  • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
  • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
  • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
  • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
  • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
  • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
  • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
  • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
  • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
  • Bu âleme kavga için gelmedik.
  • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
  • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
  • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
  • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
  • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
  • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
  • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
  • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
  • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
  • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
  • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
  • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
  • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
  • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
  • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
  • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
  • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
  • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
  • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
  • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
  • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
  • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
  • Hakkı görmeyen gözler amadır.
  • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
  • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
  • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
  • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
  • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
  • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
  • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
  • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
  • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
  • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
  • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
  • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
  • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
  • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
  • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
  • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
  • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
  • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
  • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
  • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
  • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
  • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
  • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
  • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
  • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
  • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
  • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
  • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
  • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
  • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
  • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
  • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
  • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
  • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
  • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
  • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
  • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
  • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
  • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
  • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
  • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
  • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
  • Sevginin tezahürü ibadettir.
  • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
  • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
  • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
  • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
  • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
  • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
  • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
  • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
  • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
  • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
  • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
  • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
  • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
  • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
  • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
  • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
  • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
  • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
  • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
  • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
  • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
  • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
  • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
  • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
  • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
  • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
  • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
  • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
  • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
  • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
  • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
  • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
  • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
  • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
  • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
  • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
  • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
  • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
  • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
  • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
  • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
  • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
  • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
  • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
  • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
  • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
  • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
  • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
  • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
  • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
  • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
  • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
  • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
  • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
  • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
  • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
  • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
  • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
  • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
  • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
  • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
  • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
  • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
  • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
  • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
  • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
  • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
  • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
  • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
  • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
  • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
  • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
  • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
  • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
  • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
  • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
  • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
  • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
  • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
  • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
  • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
  • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
  • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
  • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
  • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
  • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
  • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
  • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
  • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
  • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
  • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
  • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
  • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
  • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
  • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
  • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
  • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
  • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
  • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
  • Gayret, kulluğun esasıdır.
  • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
  • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
  • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
  • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
  • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
  • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
  • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
  • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
  • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
  • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
  • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
  • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
  • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
  • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
  • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
  • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
  • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
  • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
  • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
  • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
  • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
  • Her şeye rağmen seveceğiz
  • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
  • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
  • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
  • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
  • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
  • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
  • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
  • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
  • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
  • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
  • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
  • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
  • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
  • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
  • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
  • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
  • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
  • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
  • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
  • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
  • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
  • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
  • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
  • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
  • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
  • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
  • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
  • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
  • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
  • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
  • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
  • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
  • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
  • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
NAMAZ VAKİTLERİ