Tasavvuf ve Halvetilik



Tasavvuf, İslamiyet'e mahsus bir tefekkür sistemidir. İslamiyet'in doğduğu Arabistan yarımadası ve sonradan yayıldığı Anadolu ve İran gibi coğrafyalar çok daha önceleri büyük medeniyetlerin beşiği idi. Bu ülkelerde birçok devletler kuruldu, birçok dünya görüşleri doğup yaşadı, pek çok bilgin ve filozof yetişti. İslamiyet, Arabistan yarımadasından dışarıya taşınca, gittiği her ülkede kendisinden daha eski bir din ve dünya görüşü ile karşılaştı. Çinliler Budist, Hintliler Brahman, İranlılar Zerdüşt, Türklerin çoğu Şamanist ve Maniheist, Yahudiler ve Hazar devleti Musevi, Ermeni ve Rumlar Hıristiyan idiler. Ege denizinden Hindistan içlerine kadar uzanan bölgede Hint, Çin, Türk, Moğol, Ermeni, Yunan, İran medeniyetlerinin tesirlerinden doğma karama karışık bir duygu düşünce ve dünya görüşü zemini vardı. Bu kozmopolit haritada hangi unsurun hangi milletten geldiğini tahlil edip meydana çıkarmak bugün için bile zordur. Medeniyet tarihi şimdilik bu konuda kat'i söz söyleyememektedir. İşte tasavvuf bu karmakarışlık zeminde şekillendi ve belki de her milletten, her medeniyetten bir şeyler aldı.

Tasavvufun yalnız Kur'an-ı Kerim’den çıktığını iddia eden bilginlerde vardır. Kur'an-ı Kerim tasavvufun çıkmasına müsaittir ama tasavvuf hareketi, İslamiyet'in ilk asırlarında doğmamış, bu yeni dinin öbür medeniyetlerle tanışmasından sonra şekillenmiştir. Böyle de olsa, şekillenmesi bittiği zaman bu sistem yalnız ve yalnız İslamiyet'e dayanmış ve ona münhasır kalmıştır.

Ortadoğu Müslüman edebiyatlarında kendisini çok kuvvetle hissettiren tasavvuf, hareket noktasında Kur'an-ı Kerim ile tam bir uygunluk halindedir. Gerek şeriat gerek tasavvuf her duygu ve düşünceye temel olarak Allah'ın birliği fikrine dayanırlar. Bütün büyük dinlerde olduğu gibi zamanla İslamiyet'te de birlik kayboldu. Önce mezhepler, sonra da tarikatlar doğmaya başladılar. Tarikatlarda kendi içlerinde birçok kollara ayrıldı.

Edebiyata aksedişinden anlıyoruz ki Müslümanlar önce şeriatçılar ve tarikatçılar diye ikiye ayrıldılar. Şeriatçılara göre; İslamiyet'in anayasası olan Kur'an-ı Kerim dünya hayatına ait hükümleriyle kelimesi kelimesine uyulması gereken bir kanundur. Gerçek, onun anlattığıdır. O ne derse; o olmalıdır. Tarikatçılara göre; Kur'an-ı Kerim çok vecizdir, tefsir edilmeye muhtaçtır. Bu tefsirde de insandan insana anlayış ve duyuş farkları meydana gelir. Kur'an-ı Kerim'in her sözünü lügat manası ile anlamak mümkün değildir.

Şeriatçılar, tarikatçıları küçük görürler, tarikatçılar da şeriatçıları. Her iki zümre arasında karşılıklı söz kavgaları yüzyıllarca sürüp gitmiştir. Biz de medreseye bağlı din adamları şeriattı tutarlar, şair - edip- mütefekkir zümresi tarikattan yanadır.

Tarikatların hepsi, kurucu olan bir şeyhin Müslümanlığı anlayış tarzına dayanır. Mevlevilik Mevlâna'dan, Bektaşilik Hacı Bektaş'tan türer. Zamanla her tarikat, giyinişi, törenleri ve ibadet tarzları ile öbürlerinden tamamen ayrılmıştır. Sarık ve külah şekilleri bile farklıdır.

Her bakımdan çok münevver şeyhlerin başkanlığındaki tarikatlar cemiyet için faydalı olmuşlar; böyle yerlerden şair ve bilginler yetişmiştir.

Cumhuriyet çağında çoğu miskinler yuvası haline gelmiş bulunan tekke ve zaviyeler kapatıldı. Ondan sonra ki tarikatçılık daha çok perde arkası bir faaliyet olarak sürmüş sayılabilir. Bugün için artık hepsine medeniyet tarihimize mâl olmuş hatıralar gözüyle bakılmaktadır.

Tarihte ilk mutasavvıf olarak tanınan Ebu Haşim El- Kûfî'dir. Ondan sonraki meşhur mutasavvıflar arasında şunları sayabiliriz; Süfyân-ı Servî, Zu'n Nun, Beyazid-i Bestami, Hallac-ı Mansur, Farabi İmam Gazali ve İbn-i Rüşt.

Tasavvuf'un muhtelif çağlarda muhtelif mutasavvıflar tarafından yapılmış tarifleri de vardır. Bir Kısmını zikredelim:

  • Tasavvuf, nefsin hoşlandığı şeyleri bırakmasıdır. • Tasavvuf, hoş görünen ahlâktır. • Tasavvuf, her iyi şeyi âdet edinmek, onun bezenmek ve karşılığında da her kötü şeyden kalbi boşaltmak ve temiz tutmaktır. • Tasavvuf, öyle bir ahlâktır ki o en iyi bir zamanda, en iyi bir toplulukta, en bir kimseden çıkmıştır. • Tasavvuf ancak iyi huydur. O kimse ki iyi huyda senden ileridir, gönül sefadasın da senden ileridir. • Tasavvuf, her güzel huyla huylanmak her çirkin huydan kaçınmaktır. • Tasavvuf, Allah'ın seni senliğinde öldürmesi, kendi benliğinde seni diriltmesidir. • Ve Muhiddin-i Arabî’ye göre de tasavvuf, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır.

    Tasavvuf'un bir İslamî fikir sistemi olarak biçimlenmesi İslamiyet'ten çok sonra olmuşsa da mutasavvıfların başı Hz. Muhammed'dir.( S.a.v.) Cenâb-ı Resûlullah, tasavvuf yolunu hadisleri ve sünneti ile açmıştır. Hz. Peygamber’den sonra gelen dört halife onun yolunda yürümüşler; Hz. Ebu Bekir ilhamı, Hz. Ömer dünya lezzetlerinden sıyrılıp Allah'a bağlanmayı, Hz. Osman temkin ve doğruluğu, Hz. Ali bilgiyi ilme çevirmeyi getirmişlerdir. Farabi, Gazali ve İbn-i Arabî de tasavvufu İslam felsefesi mertebesine yükseltmişlerdir.

    İmam Gazali (1058-1111) Allah'a ulaşmayı şöyle anlatıyor; "Allah'a ulaşmak için duygu ve akıl ülkesinin ötesine geçmek gerekir. Bu yüksekliğe erişen ruh olgunluğa, gerçek bilgiye ve tam mutluluğa ulaşır."

    Mutasavvıflar, her peygamberi bir özelliğin sembolü sayarlar. Onlara göre Hz. İbrahim cömertliği, bereketi ve tevhidi, Hz. İshak kaza ve kadere tevekkülü, Hz. Eyyüb sabrı, Hz. Zekeriyya Allah'a yalvarıp-yakarmayı, Hz. Yahya garipliği-kimsesizliği, Hz. Musa Allah'ı görme arzusunu, Hz. İsa mücerretliği ve gezginciliği, Hz. Muhammed'de yokluğu temsil ederler. Mutasavvıflar, bu sekiz peygamberin en göze batan huyları ile karakter kazanmayı iftihar vesilesi ve hayat parolası bilirler. Ortadoğu Müslüman edebiyatlarında da yukarıdaki hususiyetler çok makbul tutulmaktadır.

    Mutasavvıflara göre tasavvuf yolculuğunda üç basamak vardır. Birincilere sûfî derler ki, bunların maksatları Allah'a kavuşmaktır. İkincilere mutasavvıf derler ki, bunlar usul sahibidirler ve tarikatlarına göre davranırlar. Üçüncülerine mustavsıf denir; bunların akıl ve ruh seviyeleri tasavvufu hazmedecek durumda değildir. Fakat tasavvufa heveslenmişlerdir. Gerçeği de pek göremezler.

    Sûfî, var olarak ne kendini sayar ne de başka bir insanı. Sûfî kendisi ile değil, Allah'la var olan ve bâkî olan adamdır. Halka pek yanaşmaz, kendisini Allah'a bağlamıştır. Sûfî, Allah'ı bütün varlıklara tercih eden ve Allah rızasını bu tercih ile kazanan kimsedir. Abdülkadir Geylani'ye göre sûfî; bütün uzuvları kontrol altına alınmış, rahatlığa ulaşmış, kalbi doymuş ve gönlü ferahlığa açılmış, içi-dışı nur ile yıkanmış Allah'a olan bağlılığından ötürü öbür varlıklar ile olan ilgisini kesmiş insandır. Mutasavvıflar arasında ehl-i hâl diye bir söz vardır. Kendini dünyadan ayırıp yalnız Allah'ı düşünen ve anan tasavvuf yolcusunda zaman ile bir çeşit zevk ve ruhanî hâl başlar. Bu zevki alanlara bütün öbür tatlar yavan gelir. İşte bu yüksekliğe erişebilenlere Ehl-i hâl derler ve Ehl-i kalden, yani her şeyi sözle anlatmaya çabalayanlardan ayrılırlar. Ehl-i hâl, hakikati keşfetme konusunda daha şanslı kimselerdir. Keramet dedikleri de bunlara vergidir.

    Tasavvufu bir sistem haline getirebilmek için bütün ömrünce çalışıp-çabalayan büyük bilgin İmam Gazali, İslamiyet'i üç esaslı temele dayandırmaktadır.
    1. Nakil
    2. Akıl
    3. Keşif

    Birincisi Kur'an-ı Kerim ve hadislerdir. İkincisi insan aklıdır ki bu dünyada ondan başka terazimiz yoktur. Üçüncüsü de mutasavvıfların ilhamıdır. İyi bir mutasavvıf, birinci ve ikinci temellerin ışığında keşif yolu ile de bir takım gerçeklere ulaşabilir ki bundan Allah ilhamı hareket noktası olur. İmam Birgivi de Allah ilhamı olmaksızın insanın hiçbir şey keşfedemeyeceğini söylemektedir.

    Çevremizde bizi saran dünyayı ve kâinatı, Allah'ın bize verdiği beş duygu ile hissediyoruz. Bu beş duygunun hudutları da pek fazla ileriye gidemiyor. Zelzele ve benzeri felaketleri insanlardan önce duyabilen bir takım hayvanlar olduğu gibi, içimizde yaşayan insanlar arasında bizim duyup göremediklerimizi hissedenler vardır. Biz dudak bükerek onlara ‘çocuk, deli, meczup, şair, derviş...’ deriz. Fakat herhalde onlar normal insanlardan Allah'a daha yakındırlar ve Allah'ın lütuf ve ilhamı ile bizlere yasaklanmış hudutların ötesini de görebilirler. İlhamın değerini büyük Türk mutasavvıfı Yunus Emre bir kıtasında şöyle anlatıyor;

    Yerde gökte bu aşk bile
    Aşk'tan gelir bu söz dile
    Biçare Yunus ne bile
    Ne kara okudu, ne ak

    Mutasavvıf şair Hallac-ı Mansur, Allah aşkında coşup ‘Ene-l Hakk’ dedi. Koyu şeraitçiler Mansur'u Allahlık iddia ediyor diye derisini yüzerek öldürdüler. Aslında Mansur'un anlattığı tasavvuf felsefesinin de bel kemiğini teşkil eden Vahdet-i vücut’tur. Buna göre Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. Bütün mutasavvıfların bu düşünce ile doğduklarını, yaşadıkları ve düşündüklerini Yunus Emre şöyle anlatıyor:

    Ezelden benim fikrim
    Enel-Hakk idi zikrim
    Henüz daha doğmadan
    Ol Mansur-i Bağdadi

    Yine Yunus Emre'ye göre Hallac-ı Mansur'un Ene-l Hakk demekte şahsi bir suçu yoktur. Çünkü ona bu sözü söyleten de Hakk’tır.

    Mansur Ene-l Hakk söyledi
    Hakktır, sözü Hakk söyledi

    Mutasavvıflara göre kâinatta tek görünen ve tek yaşayan yalnız ve yalnız Hakk'tır.

    Ya ilahi cümle sensin cümle sen
    Sen dururken dimezem ben bana ben
    Zatı Hakk’a vasıl olmaz ol kişi
    Geçmeyince kendi kendinden içi

    Mevlâ Celalettin-i Rumî'nin oğlu Sultan Veled bir şiirinde bu fikri şöyle dile getiriyor:

    Ben bilmez idim gizli, ayan hep sen imişsin
    Canlarda ve tenlerde nihan hep sen
    Âlemde nişan tapmaz idim ben sana senden
    Ahir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin

    Hakk aşığı başka bir şair de şöyle söylüyor:

    Aks-i rûy-i yarsın ayinede
    Sanma ey âşık vücudun var senin

    Yani; ey âşık, sen kendini başlı başına bir varlık sayıyorsun, sevgilini de başka biri sanıyorsun; aslında sen diye bir kimse yoktur, sevgilin diye de bir kimse yoktur. Seven de O sevilen de O, sizleri aldatan da O. Büyük irade Hakk'ın elindedir. Bizlere de küçük iradeler vermiş, yine de küçük iradeler büyük ve asıl iradeye bağlıdırlar. Biz Hakk'ın istemediğini zaten yapamayız. Yunus Emre'nin de buyurduğu gibi;

    Bu dilimde söyleyen
    Kendisidir vallahi
    Kulağımda söyleyen
    Kendisidir vallahi

    Gördüm iki âdem der
    Biri ben biri sen
    Hakikatte sen ben yok
    Kendisidir vallahi